Kayyum atamasıyla görevden alınan Van Büyükşehir Belediyesinin seçilmiş eş başkanı Bedia Ertan Özgökçe ile yerel yönetimin kadınlar için ne anlama geldiğini, kayyum atamalarının öncesini-sonrasını, yapmayı planladıklarını ve eş başkanlığı konuştuk. Biz bu söyleşiyi yaptığımızda henüz savaş ilan edilmemiş, kayyumlara karşı yapılan demokrasi nöbetleri yasaklanmamış, Nusaybin, Yüksekova, Hakkâri, Kayapınar, Bismil, Kocaköy, Erciş, Kulp ve Karayazı belediye başkanları tutuklanmamış, yerlerine kayyum atanmamıştı. Hakikatlerin, özellikle de Kürt kentlerine dair hakikatlerin sesinin bunca kısıldığı, her suçu meşrulaştıracak bir yalanın dolaşıma sokulduğu bu dönemde demokrasi, özgür irade, barış ve kadınlar için başka türlü bir yerel yönetim mücadelesine ses olmak dileğiyle…

Van, Mardin ve Diyarbakır ile birlikte, 19 Ağustos 2019’da kayyum atanan üç büyükşehirden biri oldu. Sizinle, özellikle sayıları çok az olan kadın belediye başkanlarından biri olarak, bu süreci konuşmak istedik. Ama öncelikle bu noktaya gelene kadar olanları dinlemek isteriz. 11 Eylül 2016’da başlayan kayyum atamalarıyla seçilmişlerin yerini atanmışların aldığı 95 belediye arasında Van da vardı. Sonrasında bir seçim sürecine girdiniz ve kayyumun üzerine, 2014 yerel seçimleriyle arada herhangi bir puan düşüşü olmadan seçilmeyi başardınız. Bu seçim süreci nasıldı? Zorlu koşullarda nasıl bir seçim kampanyası yürütebildiniz veya yürütebildiniz mi? 

Bunun için son 4 yılı değerlendirmek gerekiyor. 1 Kasım (seçimi) atmosferine girildiği andan itibaren, daha doğrusu Suruç patlamasından itibaren, bütün seçim kampanyalarımız, yürüttüğümüz her çalışma zordu. Aslında öncesinde de zordu yani bizim her seçimde hileyle baş etmek gibi bir derdimiz vardı. Sandıkları koruma yükümlülüğü hep bize düşerdi. Ama her şeye rağmen başardık. 1 Kasım 2015 genel seçimi dâhil, referandum ve sonrası -yani yeniden genel seçim ve son yerel seçim- devletin bütün imkân ve olanaklarının AKP lehine kullanıldığı, bizim ise propagandamızın dahi engellendiği bir süreç oldu. Baskı had safhadaydı. Seçim kanununu değiştirdiler. Alınan yeni sandık taşıma kararları özellikle partimize yoğun oy çıkan köylerde uygulandı. Köylüler yaşadıkları yerlerden 60-80 km ötedeki köylere gitmek zorunda kaldı. Sandıklar onların kavgalı olduğu köylerde ya da korucu köylerinde birleştirildi gidemesinler diye. 2016’dan sonraki seçimlerde baskı daha da arttı. Müşahitlerimiz, yöneticilerimiz gözaltına alındı, tutuklandı, herkes tek tek fişlendi, mitinglerimiz engellendi… Yani her adım için biz kıyasıya mücadele etmek zorunda kaldık. Eşit koşullarda değildik dolayısıyla. “Eşit koşullarda değildik” demek de çok hafif kalıyor aslında. Keskin nişancıların gölgesinde miting yapardık. Biz orada konuşurken aşağıda insanlara polis müdahale ederdi. Yine de % 54 oy oranı ile seçildik son seçimlerde.

Ama insanlara ulaşmak zor oldu. Kadınlara ulaşmak için ev ev dolaştık açıkçası. Ev, ev, kendi kıt kanaat imkânlarımızla… Köy köy dolaştık. Herkese sesimizi duyurmaya çalıştık. Zaten bu süreçte her şeyi yakından izleyen Kürt halkı oldukça politik bir duruşa sahip. Ne olup bittiğini kendileri takip ediyor, ne yapılacağını da kendileri biliyorlar. “Ne olursa olsun o sandığa gidilecek” gibi bir algı vardı ve gittiler de.

Peki, 2016’dan itibaren kayyumla yönetildikten sonra Van’da belediye başkanı olmak nasıldı? Mesela kadın kazanımları veya bütçeler açısından ne durumda buldunuz? 

“Kayyum” dediğiniz, büyük bir tahribat yaratmak üzere zaten yaratılmış bir sistem. Bu bir rejim aslında. Kayyum rejimi. Anlayış olarak da uygulama olarak da böyle. Bölgemizde tarih boyunca OHAL valileri gibi sıkça yaşadığımız, sömürge anlayışının tam bir yansıması olarak, topluma ait bütün kaynakların bilerek ve isteyerek heba edilmesi söz konusu. Yani kayyum olarak atanan vali ya da kaymakam, valiliğin ve kaymakamlığın imkânlarını öyle hor kullanamayacağını biliyor ve kullanmıyor zaten ama belediyenin kaynaklarına gelince bambaşka. Belediye bunun tam aksine borçlandırılmış. Kurum mağdur edilmiş. Yandaşlar, birileri zengin edilmiş. Kurumun hem suçlu kılındığı hem de bizzat mağdur edildiği bir çalışma yürütülmüş. Bu özel bir çalışma çünkü kimse bu kadar pervasız olamaz. Hiçbir seçilmiş zaten bu pervasızlığı yapmaz, hangi partiden olursa olsun.

Dolayısıyla öncelikle heba edilmiş kaynaklarla karşılaştık: 1,2 milyar borç, belediyenin 653 personeli ihraç edilmiş. Kurumda fazlalık var ama kalifiye personel yok. Personel almamız da imkânsız çünkü güvenlik soruşturması gibi bir durum var. Güvenlik soruşturmasının da nasıl yapıldığını hepimiz biliyoruz. Kişinin ailesinden birisinin dahi tutuklanmış olması ya da gözaltına alınmış olması, herhangi bir vesileyle tariflerinin dışında birinin olması, o kişinin dünyanın en başarılı insanı bile olsa güvenlik soruşturmasından geçmesini engelliyor. Bu yüzden de Van’dan birilerini işe almak imkânsız hale geliyor. Yani sadece basit bir kuyu kazmak için alacağınız birisi bile o güvenlik soruşturmasına takılıyor ve olmuyor. Borç yükü çok fazla. Seçildiğimizde bir anda kapıya alacaklılar dayandı. Haftada 100’den fazla icra takibi gelmeye başladı. Dolayısıyla kıpırdayamaz hale geldik. Enerji firması sürekli elektriği keseceğini söylüyor. Elektriği kesmek demek sular idaresinin, kanalizasyon idaresinin, Van’ın susuz kalması demek. Bir şekilde para ödemeniz gerekiyor ama sonu gelmiyor bunun. Tamamen gelir-gider dengesi bozulmuş bir durumla karşı karşıyaydık. Maaşları ödemekte güçlük çekiyorduk. Kayyum döneminde hiç kesilmeyen bütçe her ay kesiliyor, 10, 15, 20 milyon gibi kesintilerle geliyordu. Bunlar çok büyük rakamlar. Dolayısıyla çok zordu yeni bir şeyler yapabilmek. Yine de her şeye rağmen kendi kaynaklarımızı kullanarak 4 ayda hayata doğrudan dokunan işler yapmaya çalıştık.

Kadın sığınma evlerinin kapatılmış olması zaten başlı başına bir sorundu. Kadın Daire Başkanlığı kapatılmıştı. Kadın çalışması yürüten birimler kapatılmıştı. Kadın çalışanlar işten çıkarılmıştı. Bir farkındalık yaratmak, kadınlara alan açmak üzere kurduğumuz bütün mekanizmalar yıkılmıştı. Kreşler, kültür merkezleri vs. kapatılmıştı… Biz bunları yeniden hayata geçirmek üzere çalışmalarımıza başladık. Kadın Politikaları Daire Başkanlığını yeniden oluşturduk. Meclis kararı aldık ve kadınlardan başvuru almaya başladık. O başvurular çok kıymetliydi bizim açımızdan. Bizden talepte bulunmaları çok önemliydi. Her semte kadın yaşam alanları yani sosyal ve kültürel anlamda kullanabilecekleri kültür merkezleri; sosyal alanlar açmak, spor sahaları açmak, 24 saat hizmet veren kreşler açmak hepsi bizim çalışma alanımız içinde. Kadınların bütün bu hizmetlerden ve tesislerden indirimli faydalanmasını sağlamak üzere de meclis kararı almıştık. Yine bir kadın sığınma evi için yer belirlemiştik.

Kadınların toplu taşımadan indirimli faydalanmasını sağlayan “jinkart” da Van’da mı başlamıştı?

“Jinkart” uygulamasını başlatma kararı aldık biz. Batman Belediyesi de eşzamanlı olarak aldı. Zaten parti olarak temel vaatlerimiz arasında idi bu. O yüzden uygulamaya Batman geçebildi, biz geçemeden kayyum geldi zaten.

Van’da ilk kayyum dönemi sonrası KADEM de güçlenmeye başladı. Örneğin KADEM’in Van Belediyesi ile çocuk istismarı gibi konularda ortak projelere başladığını duyduk. Birtakım kadın derneklerinin veya belediyenin kadın birimlerine ait alanların KADEM’e devredildiğine ilişkin haberler oldu. Geldiğinizde bu konuda nasıl bir tabloyla karşılaştınız? Hala devam ediyor mu?

Ediyor. Belediyeye ait, Van TV olarak basının kullandığı bir bina vardı. O mesela bütün her şeyiyle KADEM’e devredilmişti. Ama örneğin bizim önceden sığınma evi ve istasyon olarak kullandığımız bir yer vardı, onun eşyalarını hiç bulamadık. Kime devredildi, ne oldu hiç öğrenemedik. Ayrıca Almanya’nın bir kentiyle ortak yürütülen bir proje kapsamında iş makinalarımız vardı kadınların atölyede kullanması için. Böyle çeşitli atölyeler kurulmuştu. Onların makinalarını da hiçbir şekilde bulamadık. Ne olduğunu bilmiyoruz.

KADEM’le kayyum dönemindeki belediyenin ortak proje yaptığına dair ise hiçbir iz yok.  Geldiğimizde tek gördüğümüz, bizim Kadın Yaşam Merkezi olarak kullandığımız binada Halk Eğitim ile ortak süren atölye çalışmaları olduğu. Kuaförlük, sanat, seramik, okuma-yazma kursları gibi şeylerdi bunlar. Bir de Kur’an kursları elbette. Bunun dışında başka bir şeyle karşılaşmadık.

Siz aynı zamanda bir hukukçusunuz. Van Barosu Kadın Hakları Merkezinin kuruluşunda yer aldınız. Genel olarak tüm bu son kayyum sürecinin, kadın hakları ve kadınların toplumdaki yeri açısından Van’daki etkisini nasıl gözlemlediniz? 

Ben kadın hakları merkezini kurarken baroda avukatların kadına yönelik şiddetle mücadelede mutlaka bir rol üstlenmesi gerektiğini, eğer bu mücadele bütünsel olarak devam ediyorsa avukatların, özellikle de kadın avukatların zincirin bir halkası olması gerektiğini savunuyordum. 9 kadın avukat arkadaşımızla başlamıştık. Baro Başkanlığının bize sadece küçük bir oda, bir bilgisayar ve bir tane telefon vermesi bile devasa bir çalışmayı başlatmıştı. Birçok baro bu çalışmamızı örnek aldı. Mesela Ankara Barosu, bizim gönüllü yürüttüğümüz bu çalışmayı, büyük bütçeli bir projeyle yaptı. Bir sürü olumlu etkisi oldu. Sivil toplum örgütlerini bir araya getirebildik. Hâkimleri, savcıları, vali yardımcılarını bile… Gerçekten de bir avuç kadınla, kaymakamlıkların sosyal yardım hizmetlerinin kadınlara aktarılmasına kadar varan bayağı kapsamlı bir çalışma yürütebilmiştik.

İşte belediyeler tam da bu imkânları çoğalttılar. Bir belediyenin alan açması, bir bina tesisi bile çok önemli etkiler yaratabiliyor. Başvuru alınan, avukatların hukuki yardım sunduğu, kadınların sosyal hizmet imkânlarından faydalandığı alanlar açtılar, genişlettiler. Dolayısıyla bu çalışmayı ciddi anlamda rahatlatmışlardı. Sonra kayyum geldi. Kayyum ile birlikte İçişleri Bakanı, “Kapılarına kilidi vurduk gitti, şimdi açsınlar bakalım. Hepsi terör yuvası” gibi bir cümle kurmuştu. Bu cümleyle kadın dernekleri ve belediyelerin merkezlerine el konuldu. Oradaki başvurular, arşivler, kadınların hikâyelerinin tamamı yok oldu. Bu aynı zamanda çok korkunç bir güven sarsıntısı yaratır. Bilgisinin güvende olmadığını düşününce bir daha hangi kadın gider? Ama tüm bu çalışmanın yine başlaması, kadınların yeniden belediyeye gelebilir olması önemliydi. Çünkü savunmasız ve nereye gideceğini bilmez bir halde bırakılmaları tam bir güvencesizlik yaratıyor. Sığınma evi yok mesela, o zaman nereye gidebilirsin? Biz bunu değiştirmeye çalıştık. Mesela Urfa’da bir olay vardı, şiddet mağduru 11 çocuklu bir aileyle ilgili hatta basına da yansıdı. O aile Van’a geldi bizim zamanımızda. Biz onlara ev sağladık, çocukları için okul planlaması yaptık. Bunu yapabilmek büyük bir imkân aslında ama şu anda yok. Çünkü o çalışmalar tekrar durduruldu hem de Van ve ilçeleri her gün bir cinayet haberi ile sarsılırken… Her gün gerçekleşen, korkunç ve hunharca işlenen kadın cinayetleri söz konusu.

Daha “özel” (ama kadınlar açısından pek de “özel” olmayan) bir konuya gelecek olursak; 3 çocukla siyaset nasıl gidiyor? Siyasetçi olmak önceden aklınızda mıydı?

En küçük çocuğum 13 yaşında. Hakikaten çok zor. Ben milletvekili olduğumda 8 yaşındaydı. En zor dönemde ben milletvekili oldum, tabii onlar da çok zorlandılar. Her zaman yanlarında olan anneleri, her şeylerini yapan, okullarıyla ilgilenen, ödevlerine destek olan, hafta sonları mutlaka beraber vakit geçiren, onlara kahvaltı hazırlayan “anne” bir anda yok. Nereye gitti, belli değil. Kızım beni aradığında, “Anne neredesin?” diye sorduğunda iş seyahatindeyim, diyordum. “Şırnak’tayım, Hakkâri’deyim, iş seyahatindeyim.” Şimdi evde siyaset konuşulmasından bile rahatsızlar. En büyüğü 18 yaşında; yani 18, 16 ve 13. Endişeliler tabii. Kolay değil onlar açısından.

Siyasetçi olmak önceden hiç aklımdan geçmezdi. Çok ani oldu. Normalde 22:30’dan sonra gelen hiçbir telefona cevap vermem ama bir gece ısrarla çalıyordu açtım. Arayan Figen Yüksekdağ idi. 17 Eylül gecesiydi, hiç unutmuyorum. 1 Kasım seçimlerine giderken birçok kesimin önerdiği bir isim olduğum için aday olmamı teklif etti. Yani 7 Haziran’da girmedim ben meclise, 1 Kasım’da girdim. Figen Başkan arayınca alelacele, bir anda karar verdim. Tabii aileme sormalıyım dedim. Eşimin ve çocuklarımın görüşünü alarak “tamam”, dedim. Ertesi gün adım açıklandı ve hayat bir anda bambaşka bir şey oldu benim için o günden sonra. Daha önce hakkımda hiç soruşturma, gözaltı yoktu mesela. Ben insan hakları savunucusuydum; kadın ve mülteci hakları konularında çalıştım, işkenceye karşı çalıştım. Milletvekili veya belediye başkanı olana kadar da birçok açıklamam oldu. Belki milletvekiliyken yaptığımdan çok daha sert açıklamalardı bunlar. Raporlar sundum birçok yere. Yurtdışında, uluslararası çalışmalarda da yer aldım. Ayrımcılık çalıştım. Ama tek bir soruşturma bile açılmadı. Ne zaman ki HDP’den milletvekili oldum, hemen ilk soruşturmam geldi: 2911 sayılı toplantı ve gösteri yürüyüşleri kanununa muhalefetten. Yürümemize bile izin vermemişlerdi hâlbuki. Orada durduğumuz için soruşturma başladı, fezleke geldi. Sonra bir 8 Mart konuşmama fezleke geldi. Onu da unutamıyorum: “Biz kadınlar barış istiyoruz, biz kadınlar barikatların önünde ya da ardında çocuklarımızın ölmesini istemiyoruz,” demiştim. Bir fezleke geldi, “barikatların ardındaki teröristleri savunduğu anlaşıldığından terör örgütü propagandası” diye. Terör örgütü propagandasından dava açıldı, dokunulmazlıklar kaldırılınca yargılama başladı. Şu an ağır cezada bu cümlemden ötürü yargılanıyorum. Ayrıca “Pervin Buldan’ı protesto etmeden dinlediğim için” hakkımda propaganda davası var. Konuştuklarımızdan, konuşmadıklarımızdan, duyduklarımızdan… Artık gözümüzün üzerinde kaşımız var diye yargılanacağız.

Kayyum atandıktan sonra da benim hakkımda soruşturma başlattılar, “ilçe belediyeleri arasında ayrım yapmak”tan. AK Partili ilçe belediyeleri dururken Kozluk Belediyesine yardım yapmışım. Sendika değiştirme baskısı yapıyormuşum, bir de daire başkanlarının yerini değiştirmişim. Kadrolarını iptal etmişim. Ettiğim doğru, çünkü rüşvetçiydiler. “Van, VASKİ, rüşvet” yazın, arama yapın, karşınıza çıkan isimler bunlar. Videoları var. Ben onların kadrolarını ilk gün iptal ettim. Şimdi kayyum gelir gelmez bir tanesini VASKİ Genel Müdürü, bir tanesini de daire başkanı yaptı. Yani ben öyle isimlerle nasıl çalışayım? Ama beni görevden uzaklaştırma sebebi olarak gösterdikleri de bunlar işte. Hâlbuki idari ve mali özerklik belediyelerin en önemli özelliklerinden biri. İdari özerklik tam bunu gerektiriyor: Kiminle çalışmak isterseniz onunla çalışırsınız.

Göç çalışıyorum dediğiniz için sormak istedik. Van, aslında çok göç alan bir yer. LGBTİ mültecilerle uluslararası STK’ların çalışmaları var. Belediyenin yaptığı veya yapmayı düşündüğü bir şey var mıydı bu alanda?

Ben düşünüyordum açıkçası. Mesela son günlerde Afgan sığınmacılar çok sayıda gelmeye başlamışlardı. Otogarda sürekli 1000’in üzerinde Afgan var. Biz yemek çıkarıyorduk ara ara, onlara yemek götürüyorduk. Ama yetecek bir şey değildi. Kardeş belediyemiz, Almanya’da Karlsruhe Belediyesi ile görüşmelerimiz vardı. Almanya’da bazı mülteci çalışan derneklerle ortaklaşıp birimler kurmayı planlıyordum. Eskiden belediyenin böyle bir birimi yoktu zannediyorum ama biz konuyla ilgileniyorduk ve açacaktık yani. Çok önemli bir konu bu. Mesela bir geri gönderme merkezi var Van’da. Hapishane gibi, koşulları korkunç. Bütün geri gönderme merkezlerindeki dramın aynısı orada da yaşanıyor.

Biz kayyum atamalarını medyadan izlemiş olduk. Dolayısıyla sizin nasıl deneyimlediğinizi merak ediyoruz. Haberi duyduğunuzda ilk aklınıza ne geldi? Kayyum olarak atanan Van valisi ilk ne yapmaya koyuldu? İnsanların ve özellikle kadınların tepkileri nasıl oldu?

Tabii sadece kadınların değil bütün toplumun üzerinde çok büyük travmatik etkisi var. İnsanlar doğrudan özgürlüğüne, kişiliğine, toplumuna, geleceğine müdahale ve saldırı olarak görüyor kayyum atamasını. Kendilerini yok sayan bir anlayışla tekrar karşı karşıya geliyorlar. Yani umutlar kısmen de olsa biraz yeşermeye başlamışken kayyum atanması yeniden o kâbusa, o kaosa geri dönüşü çağrıştırıyor. Dolayısıyla çok büyük bir öfke var. Sadece bize oy verenler değil oy vermeyenler de yani Kürt halkından kimse kabul etmiyor bunu. Belediye meclisini kapatmak nedir mesela? Buna her kesim tepki gösterdi. İlk gün gittiğimizde bizi tabii belediyeye almadılar. İnanılmaz düzeyde güvenlik önlemi vardı. Van’da 3 yılı aşkın süredir sürekli yasak kararları uygulanıyor. Bunlar idari yasaklar üstelik. İnsanların anayasal haklarını tamamen geçersiz kılan bir yaklaşım. Sokağa çıkmak yasak, konuşmak yasak, toplantı yapmak yasak vs. İnsanlar ya doğrudan tutuklanıyor ya da işinden ediliyor. Toplumu sessizleştirmeye dönük bir anlayış hâkim.

Kayyum atandığı günün hemen öncesinde biz geceden beri haberleşiyorduk belediyenin etrafı hareketlenmiş diye. Zaten biz orada olduğumuz süre boyunca da en az 5 tane zırhlı araç belediyenin bahçesinde duruyordu. Belediyenin etrafındaki büyük beton bariyerleri insanların rahat gelebilmesi için kaldırmak istediğimizde, valilik hemen “kaldırırsanız yenilerini koyacağız, daha büyük baskı olacak” dedi. Bizi eski karakol görünümüne tekrar sahip olacak diye tehdit ettiler. Nitekim bazı belediyelerimizde bunu uyguladılar da. Tekrar belediyelere girişler GBT kontrolünden geçerek olmaya başladı. Tabii büyükşehir belediyesinde bunu yapmamışlardı biz varken ama kayyum gelir gelmez yine aynı uygulama başladı. Birkaç kimlik kontrolünden geçerek içeriye ulaşılıyor. Vatandaşın kendisini ait hissetmesine izin verilmiyor. Belediyenin binalarında da, sosyal tesislerinde de durum aynı. Her yerde panzer var. Her sokağın başında panzerler ve gözaltı araçları duruyor. Sürekli silahlarıyla gezen güvenlik güçleri var. Bu kadınların o belediyeye erişmesini zaten imkânsız kılıyor. Vali bir gün vali olarak çıkıyor karşımıza “şunu yasakladım” diyor, ertesi gün kayyum şapkasını giyiyor, oradan konuşuyor. Şehri böyle tek başına yönetiyor. Yani otoriterliğin, faşizmin en görünür hali bu aralar yaşadığımız.

Kayyum atamaları sırasında “eş başkanlık” gerekçe gösterildi. Bize biraz bu açıdan eş başkanlık sistemini biraz anlatır mısınız? Neden kayyum atamaları bunu hedef aldı sizce?

Eş başkanlık ve eşit temsil devletin tekçi anlayışını ve kurgusunu tamamen yerle bir eden bir sistem çünkü. Demokrasi tahayyülümüze ulaşmada çok büyük bir adım. Aslında uzun yılların mücadelesi ile elde edilmiş bir kazanım. Kadınların kotalarla dâhil edilmesinden, bazı yerlerde sadece kadın belediye başkanlarının aday gösterilmesinden sonra birden radikal bir kararla 2014’te eş başkanlık ve eşit temsil uygulamasına geçilmesi bizler açısından da kolay olmadı. Kendi yoldaşlarımız bile bunu kendi alanlarını tehlikeye düşüren bir anlayış olarak karşıladı ama toplumda kısa sürede kabul gördü.

Eş başkanlık iktidarın iki kişi arasında paylaştırılması anlamına gelmiyor. Karar alma süreçlerine toplumun tamamının dâhil edilmeye çalışıldığı, birlikte kararın esas olduğu bir sistem. Bu konuda yaygın bir yanlış anlaşılma olduğundan tekrarlayayım: Eş başkanlık bir kişinin iktidarının ikiye bölünmüş hali değil. Yani bir kadın bir erkek eş başkanın karar vermesi “yetkilerin bir kısmını sen kullan bir kısmını ben kullanayım” değil; tam aksine meclis üyelerinin, ilgili tarafların ve kesimlerin görüşlerinin alındığı bir sistem olarak kurgulandı ve uygulanmaya çalışıldı. Biz hiçbir çalışmayı mahalleye sormadan, kadınlarla ilgili bir çalışmayı kadınlara sormadan yapmaya başlamadık. Toplumsal taleplerle ilerleyen ya da mahallede eksiklerin bizzat mahalleli tarafından söylendiği ve çözüme onların ortak edildiği bir karar alma süreci, mevcut sistemden çok daha öte, ileri ve demokratik. Bunu sağlamaya çalıştık. İşte bu iktidarın temel argümanlarını sarsıyor ve bu yüzden en büyük tehlike olarak görülüyor. Ama böyle ifade etmiyorlar, bunu manipüle ederek topluma farklı bir şekilde sunuyorlar. Hâlbuki eş başkanlığı tanımak, eş başkanlığı anlamak bence demokrasiye yaklaşmak anlamına da gelir. Bunu tabii hem anlatmak hem de uygulamayla göstermek gerekiyor ama buna imkân bile vermediler. Eş başkanlık yargılama konusu oldu. Ama bu arada, sadece HDP’nin bileşenleri olan partiler uygulasa da, eş başkanlık hâlihazırda siyasi partiler kanununda var aslında. Biz eş başkanlığı ve eşit temsili sağlayabilmek için her yerde bir kadın ve bir erkek adayla seçime katılıyoruz. Bu diğer partileri de zorladı mesela ve daha çok kadın aday göstermeye başladılar. Ama kadın belediye başkanı çok az. Çok çok az. Yani istatistiklere bakıldığında yokuz aslında. Ben rakamların bu kadar çarpıcı olduğunu bilmiyordum ama öğrendim ki Türkiye’de tarih boyunca 132.000 erkek belediye başkanı seçilirken sadece 150 kadın seçilmiş şu ana kadar. Bu kadar da olmaz yani.

Tabii siyasi partiler kanununda olsa da belediyelerde eş başkanlık kabul edilmediği için kadın eş başkanlar bu sayıya dâhil edilmiyor. 2014’ten beri bu sistemi uygulanıyor aslında, toplum benimsedi. Tam anlamda hayata geçmesi için yasalaşması gerekiyor. Yasal bir engel de yok aslında. Taraf olduğumuz uluslararası sözleşmeler uygulamada bu anlamda hiçbir sıkıntı olmadığını söylüyor zaten. Mevzuat da uygun. Yani imza konusunda yasaya aykırı bir hal olmadan karar alma süreçleri birlikte işletiliyor, yetkiler herkese dağıtılıyor. Belediyede mevcut haliyle yasal olarak meclis başkan vekilliği ya da başkan yardımcılığı kurumu var. Yani eş başkanların ikisi de seçilmiş: biri meclis üyesi olarak seçilmiş ve yasal olarak başkan yardımcısı pozisyonunda, biri de başkan olarak seçilmiş.

Yine de “resmi” başkan ve “eş” başkan arasında bir ayrım ortaya çıkıyor mu? Bunu merak ettik çünkü bir yandan bu süreçte eş başkanlık sistemi hedef alınmasına ve kayyum sadece “resmi” başkanlara değil her iki eş başkana atanmasına rağmen bir yandan da aslında eş başkanlar çok görünür değil. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Aslında kayyum herkese atanmış oldu. Bütün kente. Karar mazbata sahibinin görevden uzaklaştırılması şeklindeydi ama kayyumun yaptığı ilk iş “meclis üyelerini toplantıya çağırmayacağım” demek oldu. Meclis üyeleri o günden beri karar alma süreçlerinin dışında, belediyeye gidemiyor. Belediyeye girişleri bile engellenmiş vaziyette, kuruma alınmıyorlar. Böyle bir yasak uygulanıyor. Böylece aslında kayyum herkese atanmış oldu. Dolayısıyla AKP’li meclis üyeleri de karar alma mekanizmalarında yoklar şu an. Onların buna karşı hiç sesi çıkmıyor üstelik.

Ama şöyle bir şey var: Sanki birisi “başkan”, öbürü “eş başkan”mış gibi algılanıyor. Yani biri “başkan” ve o genelde erkek. “Eş başkan” da kadın olarak algılanıyor. Bu yanlış. Burada herhalde bizim anlatmamızla ilgili sorun oldu, topluma tam anlatamadığımız bir şey oldu. Ama örneğin benim olduğum yerde de başka yerlerde de bizim bütün çalışmalarımız hep birlikteydi.

Son olarak daha bir genel soruyla bitirelim: Yerel yönetim sizce kadınlar için ne ifade eder ve eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Belediyelerin sınırsız imkânları var aslında. Yani nefes aldığımız her şeyle ilgili yerel yönetimler. Hizmet alanları gözümüzün gördüğü, ruhumuzu okşayan, bizi iyi ya da kötü hissettiren her şeyi kapsıyor çünkü bizzat yaşadığımız yerle ilgili. Mesela sokakların, ışıkların planlanması ve yeri var bunun içinde. Bu tür hizmetlerin ve kaynakların nasıl kullanıldığı ve tasarlandığı hayatımızın bütününü ilgilendiriyor, dolayısıyla yerel yönetim kadınlar açısından her şeyi ifade ediyor bana göre.

Temiz su örneğin, temiz bir çevrede yaşama hakkı. Kadınların kendilerini güven içinde hissetmesi, bir yandan sosyal, kültürel ve başka açılardan kendilerini geliştirebilecek imkân bulmaları yerel yönetim politikalarıyla doğrudan alakalı. Dolayısıyla bu süreçlerin tamamının kadınların varlığını düşünerek yürütülmesi yerel yönetimlerin bizzat işi. Bunların erkekler tarafından nasıl yapıldığını bugüne kadar hep gördük, yaşadık, hissettik. Tepeden inme bir projenin, dünyanın en güzel projesi olsa bile, toplum tarafından nasıl bir tepkiyle karşılandığını yaşayarak gördük. Sonra kadınların yerel yönetimlerde nasıl bir farklılaşma yarattığına ve tepkilerin nasıl olumlu anlamda değiştiğine de şahitlik ettik. Toplumun istediğini, kadınların istediğini, taleplerini var etmeye, bunlara alan açmaya, alan açılınca oluşturdukları yeni talepleri duymaya çalışıyorduk aslında.

Kadınların talepleri derken bahsettiğimiz de şöyle bir şey: mesela güvenlik içinde yaşama hakkı. Bu çok önemli. Sokağa özgürce çıkabilme ya da alışverişe gidebilme, köyden kente örneğin alışveriş için, hastaneye gitmek için ya da başka bir sebeple geldiğinde kalacağı yerden tutun zaman geçireceği yere kadar, çocukları için sağlanan alanların yeterliliği ve temizliğine kadar birçok talebi var kadınların. Bunları doğrudan onlardan duyabilmek bizler açısından da heyecan vericiydi aslında. Yani yol gösterici onlardı, bizler sadece dinleyici ve uygulayıcıydık. Dinlemek de çok önemli. Çünkü dinlendiğini bilmek kadınlar açısından çok güçlü bir bağ. O yüzden belediyeler kendilerini ait hissettikleri, rahat hissettikleri, evlerinde hissettikleri bir alandı. Şimdi halkın evlerini halka kapattılar.

 

 

 

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.