Deliliğin bizim için önemli olduğunu düşünüyorum ve bunu asla bir hakaret olarak algılamıyorum. Tarihimiz, mücadelemiz “deli” diye anılan kadınlarla dolu.

“Feminist olmak bu dünyayla yüzleşmeyi içerir,” diyor Sara Ahmed. Bu yazı da, aslında bütün düşünme pratiklerimiz gibi yüzleşmeyi istiyor. İçeriğini de erkeklerin, erkek egemen düzenin sıkıştığı her an kadınları olay, mekan ve konu dışına atabilmek için başvurduğu, hiç eskimeyen; çünkü oldukça işlevsel olan bir yöntemden -ben buna etiketleme yöntemi diyeceğim- alıyor: delileştirilmekten. Yine oldukça evrensel ve her alanda karşılaştığımız bir durumdan bahsediyorum ama bu meseleyi özellikle son bir yılda medyaya yansıyan birkaç haber üzerinden ele almak istedim.

Çarpıtılmış hakikatler ve sorular

Amerikalı Serena Williams, dünyanın en iyi kadın tenisçisi olarak tarihe damga vurmuş bir kadın. Irkçılık ve cinsiyetçilikle mücadelesi de biliniyor. 2018 yılının Eylül ayıyla kariyerinin en zor zamanlarından birine adım attı. Amerika Açık’ta, 20 yaşındaki rakibi Naomi Osaka’ya yenildiği maçta, sandalye hakemi tarafından “koçunun tribünden kendisine taktik verdiği” gerekçesiyle uyarılması ve Serena’nın bunun doğru olmadığını ifade etmesiyle başlayan tartışmayı genel olarak “çirkin olay” diye lanse etmeye çalıştılar. Bana, “Williams düşse de vursak diye bekliyorlarmış,” dedirten bir andı açıkçası. Özellikle Türkiye’deki haber kaynaklarından herhangi bir yerde paylaşım yapmamaya dikkat etmiştim diye hatırlıyorum; çünkü “terör estirdi”, “çirkefleşti”, “yenilgiyi hazmedemedi”, “histeri krizine girdi” şeklinde derin analizler barındırıyordu her biri. Mesela ressam Bedri Baykam’ın nereye koysam bilemediğim birtakım yorumlarından biri: “Serena, ‘ben buraların kraliçesiyim, dokunulmazlığım var, sen bana hangi hakla bunları söylersin?’ şeklinde gelişen bir vurdumduymazlık içindeydi ve doğal olarak bedelini ödedi.” Baykam’ın bu kanaate nereden vardığını merak ediyorum doğrusu. Konuyla ilgili bir başka değerlendirme gazeteci Ayşe Özek Karasu’dan: “Amerikan Açık’ta Serana Williams ile Naomi Osaka’nın karşılaştığı tek kadınlar finalinde her iki kadın için de gözyaşı vardı. Müsebbibi de Portekizli sandalye hakemi Carlos Ramos,” diyor ve şöyle devam ediyor: “Kaybeden Serena ağladı; çünkü ortamı soğutacağı yerde kızıştıran erkek hakem marifetiyle cinsiyetçilik mağduru olduğunu düşünüyordu. Kariyeri boyunca zaten pek çok kez ırkçı hakaretlere maruz kalmıştı, şimdi de cinsiyet ayrımcılığına uğradığını söylüyor ‘Kadın hakları için savaşmaya devam edeceğim’ diyordu. Geçen yıl doğum yaparken ölümün eşiğinden dönmüştü, eski formuna kavuşup Avusturalyalı Margaret Court’un tek kadınlarda 24 Grand Slam Şampiyonluğu rekorunu yakalayacaktı. Doğal olarak gergindi.” Karasu’ya göre şöyle bir durum da var: “Serena Williams vahşi cazibesiyle yırtıcı bir raket.” Bir başka kadın tenisçi Billie Jean King, Williams’ı şu sözlerle desteklemişti: “Kadınlar duygusal davranınca “histerik”, erkekler aynı şeyi yapınca “sözünü sakınmaz” olur. Bu çifte standardı ortaya koyduğun için teşekkürler Serena.” Bu üç yorum arasındaki temel fark nedir?

Şişman kadınlar cennete giremez, diyen papazı sahneden aşağı iten kadın haberi sosyal medya mecralarında epey paylaşıldı. Saatler sonra, farklı nedenlerle beğenilen bu haberin doğru olmadığı, papazın öyle bir cümle kullanmadığı iddia edildi. Birkaç gazetede kadının “psikolojik sorunlarının olduğunu” okuduk. Akabinde, bir fırsatı beklermiş gibi “Gerçek buymuş. Acaba kadını iterken paylaşanlar şimdi ne diyeceksiniz?” diyen erkeklerle doldu ortalık ya da “Arkadaşlar doğru değilmiş, paylaşmayalım artık” diyerek adil olmaya çalışan kadınlarla. Peki kadının psikolojik sorunlarının olduğuna dair bizi böyle kendimizden emin kıldıracak ne vardı ortada? Okuduğumuz bu haberler miydi sadece bizi inandıran? Şüpheli bilgileri doğrulamak için teyid.org diye platform kuruldu yıllar önce. Benim de takip ettiğim bir oluşum. Bu habere de el attılar. Açıklamalarından bir alıntı: “14 Temmuz 2019 tarihli haberde yer alan Castro’nun ifadesine göre rahibi sahneden iten şüphelinin rahiple konuşmak için güvenlik görevlileriyle mücadele ettiği, daha sonra bir şekilde sahneye giren kadının heyecanlandığı ve kontrolünü kaybederek böyle bir eylemde bulunduğu söyleniyor. Haberde ismi gizlenen kadının psikolojik rahatsızlığı olduğu da belirtiliyor. Olaydan hemen sonra sahneye dönen Rossi’nin ise kadın hakkında şikayette bulunmadığı polis tarafından açıklanmış.” Benim bu okuduklarımdan sonra cevabını merak ettiğim bambaşka sorularım oldu: Yine mi psikolojik sorunları var açıklaması? Kadının ısrarla rahiple konuşmak istediği şey neydi? Neden? Olay sonrası kadının açıklaması ne? Neden her yerde polislerin söylediklerini okuyoruz sadece? Kadının herhangi bir baskıya maruz kalıp kalmadığını biliyor muyuz? Kadının kendi rızasıyla özür dileyip dilemediğini biliyor muyuz? Kadın güvende mi? Manipülasyonun dibine vurmuş bir ana akım medya ile yaşarken ve bırakalım sadece biz feministleri, tüm toplumsal muhalefet olarak yaşadıklarımızın nasıl ters yüz edildiğini görüyorken; delilleri yok eden, tanıkları susturan bir devletle, failleri cezasızlıkla taçlandıran erkek egemen zihniyetli bir yargıyla boğuşurken doğruluk peşine düşmenin yöntemi nasıl olmalıdır diye sorgulamak gerekiyor. Bu ve benzeri sorulara cevap bulmadan örneğin, hakikate ulaştığını düşünmek akıl alır bir şey midir?

İlgilendiğim bir diğer şey de bu haberlere neden bu kadar kolay inanabildiğimiz. İsrailli aktris Natalie Portman bu yaz verdiği bir röportajda kadınların öfkelerini bastıracak şekilde yetiştirildiğini söylemişti. Röportajı haberleştiren gazetede de şöyle yazıyor: “Sinirli hissetmediğimize inanmak üzere sosyalleştirildik. Sinirli değil üzgün, öfkeli değil canı sıkkın. Bunu fark ettiğimde aniden zihnimde bir şeyler değişti ve ‘Tanrım, gözyaşlarına boğulduğum bütün o zamanlarda aslında kızgınmışım!’ diye düşündüm. Sadece öfkemi nasıl ifade edeceğimi bilememiştim!” Düşüncelerimiz, duygularımız davranışlarımıza yansır. Heteronormativite; cinsiyetleri, cinsiyet rollerini, “normal”in ne olduğunu belirlerken; bize ne zaman ne hissedeceğimizi, nasıl hissetmemiz gerektiğini de söyler. Bu toplumsal inşaya göre sürekli mutluluk peşinde koşmalıyız (bizi neyin mutlu ettiği de belirlenmiştir), sadece iyi hissetmeliyiz, yas tutmamalıyız, kaygıdan uzak durmalıyız, asla korkmamalıyız. Uslu, uyumlu, sakin, uysal, sessiz gibi sıfatlara uygun bulunarak yetiştirilen kız çocuklarının gelecekte ve gerçekte ne hissettiğini bulması, ne hissettiğini anlaması yılları alabilir. İçine sokulduğumuz duygu durumlarından çıkmak bile ömürlük bir mücadele olabilir. Duygusunun adını koyabilmek de dahil olmak üzere, kendini bilen çocukların yetişmesi bütün egemenler, iktidarlar için büyük bir tehlike oluşturuyor. Yakın zamanda da ülkemizde dört çocuk kitabıyla ilgili “Kitapta yer alan bazı yazıların 18 yaşından küçüklerin maneviyatı üzerinde muzır tesir yapacak nitelikte olduğuna karar verildi,” diye açıklama yapıldı. TDK’ye göre muzır; sağlığı bozan, zararlı, yaramaz, cinsel gelişmeye zararlı; her şeyi bozan, karıştıran (çocuk) demek. Kitapların isimlerine ve içeriklerine bakınca bu kararın ne amaçla verildiği oldukça anlaşılır: “Erkek Çocuk Hakları Bildirgesi”, “Kız Çocuk Hakları Bildirgesi”, “Asi Kızlara Uykudan Önce Hikâyeler Olağanüstü 100 Hikâye”, “Sünnetçi Kız”. Tabii bu noktada, atanan cinsiyet meselesine gelemiyoruz bile.

Egemenler demişken Özbekistan vatandaşı Nadira Kadirova, AKP İstanbul Milletvekili Şirin Ünal’ın Ankara’daki evinde, Ünal’a ait silahtan çıkan kurşunla hayatını kaybetmişti; intihar deyip olayın üzerini kapatmaya çalıştılar. Bir süre sonra İnsan Hakları Derneği (İHD) Ünal hakkında suç duyurusunda bulundu ve “Nadira’nın taciz edildiğine ilişkin bilgiler elimizde,” diye açıklama yapıldı. Suç duyurusunun hemen öncesinde, ilk kez konuşan Şirin Ünal’ın şu sözleri söylemesi tesadüf müdür sormak istiyorum: “Son iki üç aydır psikolojik yapısındaki bozulmaları fark edince ikinci elemanı aldık, onu gönderemeden kendisini gönderdi, Allah rahmet eylesin.” Diyelim ki, “psikolojik yapısında bozulmalar” söz konusuydu, o zaman da şu sorular canlanıyor kafamda: Neden son iki üç aydır psikolojisinde böyle bir bozulma yaşandı? Madem bunun farkındaydınız neden herhangi bir önlem almadınız? Kadirova’yı bu noktaya getiren ne/ler oldu hayatında?

Deliliğe giden yol

Yeteneği görünmezleştirilen, ailesi ve sevdiği erkek tarafından akıl hastanesinde tutulan, 30 yılını hastanede geçiren Fransız heykeltıraş Camille Claudel, hapishane dediği yerden kardeşine yazdığı bir mektubunda şunları söyler: “Akıl hastanesi! Evim diyebileceğim bir yere sahip olma hakkım bile yok! Onların keyfine kalmış işim! Bu kadının sömürülmesi, sanatçının ölesiye ezilmesi… Mahsus kaçırdılar beni, onlara tıkıldığım yerde fikir vereyim diye, yaratıcılıklarının ne kadar sınırlı olduğunu biliyorlar çünkü. Kurtların kemirdiği bir lahana gibiyim şimdi, yeni filizlenen her yaprağımı büyük bir oburlukla mideye indiriyorlar… Bilmiyorum, kaç yıl oldu buraya kapatılalı; ama tüm hayatım boyunca ürettiğim eserlere sahip çıktıktan sonra şimdi de kendilerinin hak ettikleri hapishane hayatını bana yaşatıyorlar…’’, “…Gerçekten çok zor!.. Bir şey istememem için müebbet hapis cezasına çarptırılmam!.. Bütün bunlar Rodin’in şeytani başının altından çıkıyor. Kafasında bir tek düşünce vardı, o öldükten sonra benim sanatçı olarak atılım yapıp kendisini aşmam; yaşarken olduğu gibi öldükten sonra da beni avucunda tutmalıydı. O yaşarken olduğu gibi ölümünden sonra da ben mutsuz olmalıydım. Her bakımdan başarıya ulaştı gerçekten, çok mutsuzum!.. Bu… Bu esaretten çok sıkılıyorum… Eve hiç dönemeyecek miyim, Paul?’’ Bu sözlerin tamamına Anne Delbee’nin yazdığı Bir Kadın: Camille Claudel kitabından ulaşılabilir ama bir zamanlar tutkulu aşk yaşadığı Rodin’in Claudel’i rakip olarak gördüğü ve yaşamını fazlasıyla olumsuz etkilediği, onu “çıldırttığı” bilinen bir gerçek artık.

Özel alan kamusal alan fark etmeksizin, bir kadını kolaylıkla kendinden şüphe eder hale getirmek ve toplumu buna inandırmak isteyenlerin yapacağı ilk şeylerden biri, “akıl sağlığı yerinde değil” demek olacaktır. Eğer bir şeylerin üzerini örtmek istiyorsanız, birilerini hizaya sokmak istiyorsanız, sorumluluğu karşı tarafa yıkmak istiyorsanız; bir insanı susturmak, yalnızlaştırmak, suçlu hissettirmek, ezmek, güçsüz hale getirmek hoşunuza gidiyorsa yine bu yöntemi deneyebilirsiniz. Ancak bu durum tersinden de işletilebilir. Kadınlara, çocuklara, hayvanlara tecavüz eden, katleden erkeklerin başka bir biçimde “normalleştirilerek” raporlandırıldıklarını ve böylelikle hiçbir ceza almadan serbest bırakıldıklarını da biliyoruz. Bir tecavüzcü “akıl sağlığım yerinde değil” dediğinde rahatlıkla rapor alıp hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam edebiliyor. Yıllardır erkeklik meselesinin hastalığa eş tutulması da tesadüf değil. Yani bu akıl sağlığı denen şey o kadar tuhaf bir şey ki, kimine ceza kestiriyor, kimine ödül verdiriyor.  Örneğin 12 Nisan 2018 günü evinin önünde yaralı bulunup kaldırıldığı hastanede yaşamını yitiren Rabia Naz için adalet arayan babasını, “akıl sağlığının yerinde olmadığı” ifadesinde bulunan kardeşi sayesinde kısa süreliğine ruh ve sinir hastalıkları hastanesine yatırmaya karar verdiler. Kısacası; akıl hastanelerinin, cezaevlerinin varlığını da anlamını da sorgulamalı. Üstelik bu konulara dair yanlış bilgilerin dolaştığı, eğitimlisinden eğitimsizine bu konuların aslında pek bilinmediği, köklü önyargıların bulunduğu bir toplumda, gerçekten tedaviye ihtiyaç duyan insanlara telafisi olamayacak zararlar verildiğini; “dışlanma”, “yaftalanma” çekincesiyle kendilerini saklamayı tercih eden insanların büyük bir yalnızlığa mahkum edildiğini de özellikle belirtmeli.

Bütün bunlarla birlikte, deliliğin bizim için önemli olduğunu düşünüyorum ve bunu asla bir hakaret olarak algılamıyorum. Tarihimiz, mücadelemiz “deli” diye anılan kadınlarla dolu. Bir kadının özgürlük mücadelesi, karşısına çıkan-çıkarılan engellerle baş etme yöntemleri deliliğe kapı aralayabilir. Sınırları zorlamakla delilik arasında ince bir çizgi var. Bazen o çizgide yürüyor olabiliriz. Fakat ben burada daha çok, o çizgide yürümemiz gerektiğini söyleyeceğim, “yapıştırılan” bu kelimeyi sahiplenmemizi. Normalin dışına çıkabilmek, normali ortadan kaldırabilmek, deliliğin öngörülemezliği, yola devam etmemiz, kurtuluşumuz için ihtiyaç duyduğumuz şey belki de. Delirmeyi bile isteye tercih edebiliriz. Ölümün bu kadar ucuz olduğu bir ülkede “delirerek” bu “etiketi” kendimiz için kullanışlı hale getirebiliriz.

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.