Lambo’da gece yürüyüşüne hazırlanırken fark ediyorum ki büyümenin tarihi yürüyüşün tarihiyle iç içe geçiyor. Zevk utanç olmaktan çıkıyor. Dünyanın alaşağı oluşunun değil, bir mücadelenin içine yerleşmenin zamanı önümde açılıyor.

An: Yerleşmek
8 Mart günü Nevizade’deyim. Saat henüz erken. 24’üncü Feminist Gece Yürüyüşünün gecesine daha var. Sabahtan yola koyulan kadınlardan biriyim. İçimde geceye kadar tutamayacağım, görmüş geçirmiş, capcanlı bir istek. Bu isteğin peşinden sokağa çıktım. Onun tüm ışıklardaki halini, renklerini görmek, duymak için sokaktayım. Yürümek istiyorum. Ne isem o halimle, kendi iç sesime dayana dayana yürümek. Başka kadınlarla güçlene güçlene yürümek. Dünyayla arama giren şeyleri söke söke yürümek.
Mekanik, çelişkisiz, kadın deneyiminden arındırılmış, zorba yollar var dışarıda. Dünyayla arama bu yollar giriyor. Bir seçim yapmak mümkünmüş gibi, seçmenin koşulları önceden belirlenmemiş gibi “beni seç, beni seç” diyen gürültülü yollar bunlar. Dünyayla arama bu gürültü giriyor. Beni kendimden uzağa savuran bu yollarda yıllar geçirmiş olmanın sisi her yerde. Dünyayla arama bu sis giriyor. Neyse ki bu 8 Mart güneşli. Tepeye yavaş yavaş tırmanıyor güneş. Tarlabaşı Bulvarı’na, İstiklal Caddesi’ne, Çukurcuma’nın, Tomtom’un kıvrımlı sokaklarına, terasında oturmakta olduğum Lambo’ya sere serpe yayılıyor. Önümüze umutlarıyla, kavgalarıyla, geçmişli bir şehir seriyor. Yoksulluğun ağırlığından, her yeri sarmış betonluktan, gündelik şiddetin türlü biçimlerinden, kaynakları, zamanı, insanları tüketmenin bir mutlak gibi dayatılmasından, erkek bedenlerinin nobranlığından sıyırıyor kendini; bize ulaşıyor, kemiklerimizi ısıtıyor. İki yıl önce bugün nasıl dardaydım, hem de ne sağanak vardı… Yanımdaki kadınlara bakıyorum. Keyifleniyorum. Bir bira söylüyorum.
Mekan: Lambo
Gündüz birası ihtişamlı. Mayıştırmıyor. İç gıcıklıyor. Heves veriyor. Öfke tazeliyor. İsteğe cisim kazandırıyor. Edebiyatı sektörleştiren tüm girişimleri reddeden, geçmiş zamanda Lambo’nun masalarındaki erkek ittifakını eserlerinde tek tek ifşa eden bir Leylâ Erbil portresiyle bakışmamın da bu lezzetli öfkede payı var. Cumhuriyet tarihi boyunca kanonların kurulduğu muhterem masalara buyur edilen, birbirlerinin yolunu açmış, birbirlerinin kusurunu örtmüş, birbirlerinin sesini çoğaltmış erkeklerin de portreleri asılı Lambo’nun duvarında. Zamanında burada vakit geçirirken sevmenin, sevilmenin, oturmanın, kalkmanın, konuşmanın raconunu kesmiş; bize türlü ilişkiler dayatmış büyük yazarlarımızı onurlandırıyor duvar. Varislerine ışıltılı bir gelecek vaat ediyor. Oturduğumuz masadan bakınca, tümü Erbil’in bıçak gibi mizahı, egemenlere duyduğu keskin hınç yanında bücür kalıyor, komikleşiyor. Tarihi düz bir çizgi olmaktan çıkaran, düşen, kalkan, çuvallayan; bazen yeniden başlayan, bazen de başlamayan kadın kahramanlarıyla Erbil, duvardaki erkekler geçidini bir çırpıda dağıtıyor. Bizim deneyimimize dahil oluyor.
Bir kısmımız o sırada telefonuna sarılmış organizasyon yapmakta. Bir kısmımız basın metinlerini son kez gözden geçiriyor. Bu yılın metni Epstein’le kol kola veren istismarcı elitlerin[1], etrafında gürül gürül sular akan toprakları çitleyip Orta Doğu’yu çöle çevirenlerin iktidarını sorguluyor. Bir kadına şiddet uyguladığında arkasına bir devleti, bir tarikatı, bir patronu, bir çeteyi alabilen erkekleri, keyfini sürdükleri cezasızlığı, sessizliği, dayanışmayı ifşa ediyor. Her yeri talan edenlere, düzleyip sentetikleştirenlere inat yılmamanın yollarını kuruyor: “Bildiğimiz dünyanın alaşağı olduğu şu günlerde bu karanlığa kapılmamak, umutsuzluğa alışmamak ve erkeklerin yarattığı bu düzene razı gelmemek gerektiğini birbirimize hatırlatıyoruz”[2].
Bildiğimiz dünya alaşağı oluyor, evet. Birçok şey yüzünden. Erbil’in sözleriyle “sinsi bir tarihçi gibi… her şeyi başkalaştırma… belleksizleştirip asılsızlaştırma”[3] derdindeki güç ittifakları yüzünden dünya alaşağı oluyor. Kadınları ve kız çocuklarını aile denetiminden belki bir nebze özgürleşmek için Ravive Kozmetik’te gece yarılarına kadar yok denecek ücretler karşılığında çalışmayı kabul etmek zorunda bırakan patriyarkal kapitalizm yüzünden alaşağı oluyor. Yıkımların, yerinden edilmelerin, yoksulluğun bedelini erkekler kadınlara ödettikleri için dünya alaşağı oluyor. Uyuşturucu ticaretinden fuhuş sitelerine her türlü suça bulaşıp ihraç edilmiş bir polis memuru seri kadın cinayeti işleyebildiği, bunu emniyet dahil organize bir erkek şebekesiyle yapabildiği için dünya alaşağı oluyor. Bir kadına aşık olmayı, yaşam hakkını savunmayı, örgütlenmeyi suç sayan, nefret operasyonları düzenleyen sistem çocukları ve kadınları korumadığı, istismarı önlemediği için dünya alaşağı oluyor. “Makbul” ailelerde erkek şiddeti kol gezdiği, tüm kurumlar tarafından yeniden yeniden üretildiği, türlü bahanelerle cezasız bırakıldığı ve hatta ödüllendirildiği için dünya alaşağı oluyor.
Zaman: Tarihe bir yürüyüşün içinden bakmak
Her 8 Mart’ta patriyarka, heteroseksizm, kapitalizm ve savaşlar karşısında hınçla büyüyen isteğime daha yakından bakıyorum. Dünya darala darala üstümüze kapanırken o her yıl kendisinin daha farkında, çoğalmış bir istek olarak karşıma çıkıyor. Gezi’den darbeye, İstanbul Sözleşmesi’nden depreme, aşırı sağın yükselişinden örgütlü nefrete uzanan o yokuş aşağı güzergâhta[4] ufalanıp dağılmaktansa kendisini inkar etmemeyi beceriyor. Yürüyüşlerde iç didişmelerimi dışarıda bırakıp sırt çevirdiğim, burun kıvırdığım, geçmişte bıraktığımı sandığım kadınlık deneyimlerini yeni bir dilin içinden anlamlandırmamdan belki… Eşitliğin aynılık anlamına gelmediğinin yüzüme yüzüme çarpmasından ya da. Bu sistemin bizi kayırmayacağını, konumumuza, sınıfımıza, nereli olduğumuza bağlı olarak değişen ölçülerde, ama mutlaka, sömürdüğünü fark edişimden aynı zamanda. Çocukluğumu hatırlamamdan, bugün evrildiğim kadına hangi cenderelerden geçerek vardığıma yeniden bakmamdan. “Bu, demek ki şu yüzden olmuş” dedirten aydınlanma anlarından. Annemle barışmamdan… Yürümek biraz da böyle bir şey. İnsanı kendisiyle yüzleştiriyor, sorular sorduruyor. Sorular ne kadar çoğul ve incelikli olursa yanıtlar da o kadar çoğul ve incelikli oluyor. Birbirimize baka baka soruyoruz soruları, yanıtları birbirimize eşlik ederken buluyoruz. Belki de hep bildiğimiz bir şeye yeniden kavuşuyoruz o zaman. İlkyazlarda ıhlamurun kokusu, çiğli sabahlarda deniz tuzunun tadı gibi bir bilgiye. İşte o bilgi büyüdükçe dünya bizim oluyor. Feminist Gece Yürüyüşleri köşeleri erkekler tarafından tutulan, hafızası muktedirin ağzından yazılan, kullanımına belirli sınırlar konmuş bir şehre kadınların bilgisini getiriyor. Tahakkümden özgürleşmiş bir bilmenin gücünü açığa çıkarıyor. Cinsiyetçiliğe, ırkçılığa ve tacize maruz kaldığımız sokaklarda başka türlü yer kaplamanın yolunu açıyor[5]. Yürüdükçe, hep içeriye batan dikenler dışarıya çıkıyor. Şair “bekle, büyük kavgayı bekle” diyordu Küçük Kızın Türküsü’nde.[6] Yaşam sevincine ve öfkeye sımsıkı tutunan bir kavgaymış bu meğer, ve ne mutlu ki bedenin ta orta yerinde yaşanıyor bu kavga, ne mutlu ki insanı dümdüz yollarda uyuşmaktan, tükenmekten alıkoyuyor.
Ve feminist gece yürüyüşlerinin bir zamanı var. 24 yıldır kendisini örgütleyen bir yürüyüş, tarihe tanıklık demek[7]. 24 yıl, feminizmin hayatlarımızı yıl be yıl nasıl dönüştürdüğünün izini sürebilmek, zamanla ilişkiyi yeniden kurabilmek demek. Patriyarkanın zamanının karşısına yürümenin zamanını koyuyorum böylece. Bir kanepe kenarına top yapılıp bırakılmış çorapları toplamanın, bir çorbanın tuzunu erkeğin damağına göre hesaplamanın, yıllar boyunca kazandığın parayı bir erkeğe teslim etmenin zamanının karşısına “hayır” diyebilmenin zamanını. İçi donuk, içi oyuk adamların[8] hep kırılgan, hep mağdur, hep haklı konumlarıyla zehirledikleri zaman karşısına kendi arzularını keşfetmenin, kendi doğrularının peşine düşmenin zamanını. Hep bir yanlışımızı yakalamak üzere bekleyen, hep bir performans isteyen bir kamusal alanın zamanı karşısına kadınlarla o kamusal alanı bize ait kılmanın, cümlelerimizi sokakta dolaşıma sokmanın zamanını. Akıp giderken bizden bir şeyler koparıp götüren zamanın karşısına kendini ciddiye almanın zamanını: Şiddetten uzaklaşmak için zaman, üstümüze boca edilen utancı silkelemek için zaman, tedirgin başlamak ama sonra adımlarını sıkılaştırmak için zaman, güçlenmek için zaman. “Kurtlu bir tarihin”[9] kayda geçirmediği merakı, iştahı geri kazanmak için zaman. Patriyarkanın gaspından kurtarılacak zaman. Bugün Lambo’da gece yürüyüşüne hazırlanırken fark ediyorum ki büyümenin tarihi yürüyüşün tarihiyle iç içe geçiyor. Zevk utanç olmaktan çıkıyor. Dünyanın alaşağı oluşunun değil bir mücadelenin içine yerleşmenin zamanı önümde açılıyor.
Altı ay sonra: Yazarken dönüşmek
Bu yazıyı Nisan 2026’da, yani altı ay önce yazmaya başladım. Aklımda farklı yürüyüş deneyimlerimi iplikler gibi yan yana dizip bir yumak yapmak vardı[10]. 24 yılın bilgisinin içine kendi bildiğimi yerleştirmek ve çeşitli yürüyüş yıllarından anları politikleşme deneyimime bağlamak için yumak metaforu kullanmak iyi fikir gibi göründü ilk bakışta. Ama iddialıydı bu fikir, mütevazı değildi. Nitekim bu anlar çok kendilerine özgüydü, hayli kişiseldi, yalnızca benden ibaretti. Gece yürüyüşleri ise birlikte eylemenin alanıydı, kolektifti. Kaldı ki bir kadın “ben” demeyi öğrenirken ipin diğer ucunu bir sürü kadın tutuyor olmalıydı. Yürüyüşler bu yüzden asla kişisel bir hikayenin fon müziği değildi. Aksine, “ben”in “biz”le ne kadar ilişkili, ne kadar geçişli olduğunu görmenin yeriydi.
Ama tıpkı yazmak gibi, dönüşmek de lineer bir süreç değildi. Kimi zaman ayrıcalıklarımı fark ederek, kimi zaman hayatın her köşesine sızmış, bizi gafil avlayan erkek dolayımlarında sendeleyerek, ama en çok başka kadınlardan öğrenerek dönüşmekti feministleşmek. Altı ay boyunca yazdıkça, 8 Martlardan hangi anların diğerlerine kıyasla daha önemli olduğunu, hangisinin bende iz bıraktığını ayırt edemez, yaşadıklarıma yürüyüşlerin dışından bakamaz hale geldim. Zaten iplikler gibi çözülmesi, periyodikleştirilmesi, nizama sokulması gereken bir karmaşa değildi yaşadığım. İnişleri, çıkışları, saçakları vardı. Değişen biçimleri vardı. O yüzden elimdeki bir yumak değil, bir daireydi. Benden başlayıp bana geri dönen, ama döndüğü yerde hep başka şeyler görmeye başlayan bir daire.[11]
Şimdi bu daireyi masaya koyup kalabalığa karışacağım. Daire kendi kendisini çizmeye devam edecek. Yer yer incelecek, yer yer sağlamlaşacak. Ama tek bir noktaya asla sabitlenmeyecek. Dönüşmenin hikayesi mi? Yazılacaksa, tadını tuzunu ancak feminist mücadelenin içinde bulacak bir hikaye olacak bu. En dürüstünden “yaşıyorum” demenin hikayesini yazmak… Bu kara ufukta hayallerimize inadına, cesurca tutunmak! Bunun hakkını vermek için kaç on yıl daha yürümek gerekiyordur, kim bilir? Belki de bu yazı, bu hikaye için ufak, naif bir başlangıçtır.[12]
[1] Hülya Akpınar’ın Epstein dosyasını, etrafındaki sansasyon uğultusundan arındırıp ait olduğu çerçeveden, patriyarkal kapitalizmden okuyan sarih yazısı için bkz: https://catlakzemin.com/epstein-dosyasi-ve-patriyarkal-kapitalizmin-ifsasi/
[2] 24. Feminist Gece Yürüyüşünün tam metni için bkz: https://bianet.org/haber/kurtulus-birlikte-feminist-dayanisma-ile-mumkun-317493
[3] Karanlığın Günü, Leylâ Erbil
[4] Evrim Gürenin’in solun son 10 yılda aldığı ağır hasarı, yoksul mahallelerde güçlenen çete kültürünün ardındaki toplumsal değişimi, bunun kadınların yaşamlarındaki karşılığını sorgulayan vurucu yazısı için bkz: https://catlakzemin.com/ceteler-solcu-mahalleler-suca-suruklenen-cocuklar-ve-erkeklik/
[5] Bu yüzden feminizm ezilenlerden yana bir hareket, bu yüzden feminizmde bir ırkı, milleti diğerinden üstün tutmaya yer yok: https://www.instagram.com/p/DVqgimyDON7/?img_index=1
[6] “Dünya uçurtmayla balonken/ Kırmızı ve mavi tayfın bütün renkleri/Sana zehir zindan edenleri/Bağışlayacak mısın”, Gülten Akın
[7] Feminist Gece Yürüyüşlerinin öncesi, sonrası ve tarihi için bkz: https://feministbellek.org/feminist-gece-yuruyusu/
[8] Modern insanın, ekseriyetle erkeklerin, 1. Dünya Savaşı’ndan sonraki ruhsal çöküntüsünü Hollow Men şiiriyle anlatarak 1925’ten bu yana nasıl bir sistemsel süreklilik içinde olduğumuzu gösteren T.S. Eliot’a ve Çorak Ülke’ye saygı.
[9] Cüce, Leylâ Erbil
[10] İplik fikrini ilk açtığımda mesafeli yaklaşan; dikişe, iğneye, ipliğe verdiğimiz referansların bolluğunu feminist bir yerden sorunsallaştıran canım Güliz, sayende iplikleri bir kenara bıraktım, yazı asıl formunu buldu.
[11] Bu yazıyla cebelleşirken yazmanın bir cebelleşme süreci olduğunu bana hatırlatan, metni okuyarak beni yüreklendiren Selime, iyi ki varsın.
[12] Dapdar zamanlarda ölmeye yatmakla başlayan bir değişme isteğini aynılaşmaya, tekrarlayışa karşı “hayır” demeye dönüştüren Adalet Ağaoğlu’na, en çok da Tezel’e selam olsun. Ben de tıpkı Aysel gibi onunla iftihar ediyorum. Evet, “hayat değişecekse, kendini değiştirebilenlerle değişecek, yinelenişe ayak uyduranlarla değil.”









