Melisa Kesmez’in Çiçeklenmeler’i ve Miranda July’ın Dört Ayak Üstüne’si: İki yazarın da durduğu en cesur yerlerden biri, kadın bedeninin belirli bir yaştan sonra toplumsal olarak uğradığı o “görünmezleşme” baskısını alaşağı etmeleri.

Edebiyat tarihi, arkalarında kendilerine alan açan, ev işlerini ve bakımı üstlenen kadınları bırakarak “dünyayı keşfetmeye” çıkan erkeklerin görkemli yolculuklarıyla dolu. Oysa kadınların yola çıkışı bu patriyarkal imtiyazdan çok başka bir yerde durur. Kadınlar için seyahat; hem omuzlardaki görünmeyen duygusal yüklerden ve bakım sorumluluklarından sıyrılmanın hafifliği hem de kendi merakının, arzusunun ve keşif neşesinin peşine düşme cesaretidir. Biri olmadan diğeri eksik kalır: Kadın sırtındaki yükü indirdikçe meraka yer açar, keşfettikçe de özgürleşir.
Son dönemde okuduğum iki kitap zihnimde tam da bu noktadan birbirine bağlandı: Melisa Kesmez’in Çiçeklenmeler’i ve Miranda July’ın Dört Ayak Üstüne’si. İki ayrı coğrafya, iki ayrı anlatı üslubu… Ama merkezde birbirine şaşırtıcı derecede benzeyen bir kendi olma ve kendi yolunu çizme arzusu var.
Biriken masalar, görünmeyen emek ve ilk eşik
Çiçeklenmeler’de Türkan’ın Orhan’ın ardından girdiği o yasta ve sonrasında karavanla çıktığı yolculukta, bir ömre yayılan o sessiz uyum sağlama emeğinin izlerini görüyoruz. Bir evi, bir ilişkiyi idare etmek… Nelerin hatırlanması gerektiğini akılda tutmak, ortamın duygusal dengesini gözetmek ve tüm bunları yaparken çaktırmadan kendi varlığını geri çekmek.
Silvia Federici’nin o çok temel tespitini hatırlamamak elde değil: “Sevgi adını verdikleri şey, aslında ödenmemiş emektir.” Kadınların evde, ilişkilerde veya gündelik hayatta sundukları o sinsi zihinsel ve duygusal yük, bir süre sonra “doğal bir kadınlık görevi” gibi algılanmaya başlar.
Miranda July’ın karakterinde de benzer bir sıkışmışlık var. Kötü bir evlilik yaşamıyor, büyük facialarla boğuşmuyor belki ama evin, eş olmanın ve o sinsi evsel lojistiğin yükünden tükenmiş durumda. Biri Türkiye’nin o tanıdık, sakin coğrafyasında bir karavanın direksiyonuna geçip yola koyulurken; diğeri Los Angeles-New York aksında yola çıkıp daha ilk otelde çakılı kalıyor.
İkisinin de yola çıkarken arkada bıraktığı şey; her gün sessizce sırtlandıkları o görünmeyen duygusal emek. Ancak direksiyona geçtikleri an eylem bir mağduriyet kaçışı olmaktan çıkıp bir keşif alanına dönüşüyor.
Bedenin uyanışı, arzu ve yaş almanın radikalliği
İki yazarın da durduğu en cesur yerlerden biri, kadın bedeninin belirli bir yaştan sonra toplumsal olarak uğradığı o “görünmezleşme” baskısını alaşağı etmeleri.
Belirli bir yaşı geçmiş, hayatının ortasını devirmiş bir kadının bedeni; ya estetik kaygılarla ya da annelik/bakıcılık rolleriyle tanımlanır genelde. Oysa her iki karakter de yolda kendi bedenlerini ve hazlarını yeniden keşfediyorlar. July, perimenopoz sürecini, değişen bedeni, cinsel arzunun ve arzusuzluğun o karmaşık hallerini son derece çiğ, cüretkâr ve direkt bir yerden masaya yatırıyor. Bedenini bir performans veya başkasına sunulan bir hizmet alanı olmaktan çıkarıp, kendi hazzının ve merakının merkezine koyuyor.
Kesmez ise bu hesaplaşmayı daha dingin, daha şefkatli bir yerden kuruyor. Bedenin yorgunluğunu, yaş almanın getirdiği o kaçınılmaz kabullenişi ve doğayla, mekanla kurulan bağ üzerinden gelen bir “kendiyle barışma” hâlini incelikle işliyor. Biri bir otel odasının halısını kendi arzusuyla yeniden döşerken, diğeri karavanın penceresinden dışarıya baktığında aslında aynı şeyi yapıyor: Bedenine ve hayatına koyulan sınırları esnetiyor.
Kendi yolunun öznesi olmak
Melisa Kesmez’in Türkan’ı ya da Miranda July’ın anlatıcısı, bir noktada arkalarında bıraktıkları yüklerden tamamen sıyrılıp kendi varlıklarının neşesine, bedenlerinin ve zihinlerinin ne istediğine odaklanırlar. Karavanın penceresinden görünen yeni bir manzara ya da yabancı bir otel odasının halısı, artık bir “sığınak” değil; kadının kendi merakını, neşesini ve hazzını yeniden kurduğu bir oyun alanıdır.
Türkan’ın karavanı ile July’ın otel odası, farklı coğrafyalardan aynı feminist soruya açılıyor aslında: Ben bu hayatın neresindeyim ve gerçekten ne istiyorum?
Belki de kadınların çiçeklenmesi dedikleri şey tam olarak burada başlıyor: Başkalarının hayatını idare etmekten bir anlığına vazgeçip, sadece kendi merakının ve arzusunun peşinden giderek kendi hayatının öznesi olabildiğinde.









