İslam Cumhuriyeti tarafından özgürlük, adalet ve daha iyi bir yaşam mücadelesi verdikleri için vahşice katledilenlerin yasını tutarken, yıllardır süren halk direnişini kendi çıkarları için sahiplenmeye çalışan gerici güçlere karşı durmak gerekiyor.
Aşağıdaki metin, yakın zamanda İran’dan ayrılmış bir yoldaşın kaleme aldığı bir rapordur. Metin, 9 Ocak Cuma gününe kadar Tahran’daki bazı (sınırlı sayıdaki) mahallelerde yapılan doğrudan gözlemlere dayanmaktadır. Hükümetin Tahran’ın diğer bölgelerinde ve İran’ın diğer şehirlerinde gerçekleştirdiği yaygın ve dehşet verici katliamlara dair görüntüler ve haberler, metin yazıldığı sırada henüz yayımlanmamıştı. Ülke içindeki mücadele üzerine kurulu olan bu metin, gerici söylemlerin hegemonik söylem haline gelmesini engellemek için kolektif örgütlenme ve doğrudan müdahalenin acil gerekliliğini vurgulamaktadır. Yazar, hakim olan şok ve inançsızlık atmosferine rağmen, somut ve örgütlü eylemlerle, kendi anlatımızı ve taleplerimizi ileri sürerek mevcut gidişatı etkilemenin mümkün olduğunu savunmaktadır. Bu gereklilik, muhalefet güçlerinin esas merkezinin bulunduğu ve aynı zamanda müdahaleci devletlerle yüzleşme alanının da mevcut olduğu diasporada özellikle elzemdir.
Tüccarların grevi ve güvenlik güçlerinin yoğun varlığı
Son dönemde benzin fiyatlarındaki yükseliş ve mevsimsel artış planı ile birlikte, hükümetin açıkladığı kademeli uygulama planı —örneğin yeni tescil edilen araçlara ceza uygulanması gibi—geniş biçimde tartışılıyordu. Ancak en derinden hissedilen gelişme, doların hızla yükselmesi oldu. Farklı sektörlerdeki satıcılar, haftalık hatta günlük fiyat artışlarından söz ediyordu. Tahran’daki cep telefonu pazarında başlayıp, ardından altın piyasalarına ve nihayet Tahran’daki Pazdah-e Khordād Çarşısı’na yayılan protesto ve grevler, ben ve çevremdekiler için değişken ve çoğunlukla çelişkili haller ve analizlere sebep oldu. Zengin tüccarlar, simsarlar, güvencesiz ve/veya kayıt dışı çalışan işçiler ve seyyar satıcılardan oluşan çarşı, bana göre, yekpare bir bütün ya da homojen bir yapı değil. Ancak grev yapma ve dükkanları kapatma kararı, en kötü koşullarda ve güvencesiz biçimlerde çalıştırılarak sömürülen işçilere değil, sermaye sahibi tüccarlara aitti. Dükkanın açılıp açılmayacağına karar veren dükkan sahipleriydi, işten çıkarma tehdidiyle işçiler üzerinde denetim kuruyorlardı. Bu gerçeklik yani protestoların zamanlamasının o hafta (23 Aralık’ta) mecliste devletin yıllık bütçesinin açıklanması gibi belirli siyasi gelişmelerle çakışması ve çarşının rejimle ilişkilerindeki sicili ile birleşince, Kasım 2019’da olduğu gibi, bazı oligarşilerin piyasa üzerinden hükümeti sıkıştırdığı şüphesini doğurdu. Ben bu hareketliliği, çarşının üst düzey kadroları arasında kurulan bir koordinasyondan gelişen ve yukarıdan yönlendirilen bir hareket olarak okudum. Aynı zamanda, toplumun en küçük bir kıvılcımla tutuşmaya hazır olduğunu ve bir protestonun kökenlerinin onun gidişatını mutlak suretle belirlemediğini de biliyordum ki olaylar geliştikçe bu gerçeklik daha da netleşti.
Elbette, altın piyasası gibi bazı sektörlerde tüccarların grev çağrıları alım satımı tamamen durdurmadı. Resmi olarak grev ilan edilirken, birçok kişi alternatif kanallar üzerinden ticarete devam etti ve satış yapmayı bütünüyle reddetmemek için çeşitli taktikler kullandı. Grevlerin üçüncü gününde, sabah saat dokuz sularında bir arkadaşımla birlikte On Beş Hordad Çarşısı’na gittik. Metrodan çıktığımızda her zamanki gibi yayalar, satıcılar ve alışveriş yapanlarla karşılaştık. Ancak çarşının ana girişi kapalıydı ve güvenlik güçleri oradaydı. Yan sokaklardan çarşıya girdiğimizde, dükkanların açık olduğunu fakat müşteri olmadığını gördük. Yaklaşık bir saat sonra, dükkanların önündeki insan sayısı kademeli olarak arttı. Saat 11.00’e geldiğinde, geleneksel çarşıdaki dükkanların çoğu açılmış, görece kalabalık bir alıcı kitlesi ortaya çıkmıştı. Her zamanki yollar yeniden açılmıştı ve artık çarşıdan çıkmak için ara sokakları kullanmaya gerek kalmamıştı. Çarşıdan ayrılırken, polisler, özel birlikler, Besiçlerden oluşan çok sayıda güvenlik birimiyle ve yan yana park edilmiş çok sayıda motosiklet, otomobil ve minibüsle karşılaştık. Grev yapmayı amaçlayanlar bastırılmış ve işlerine geri dönmeye zorlanmıştı. Güvenlik güçlerinin bazılarının ne kadar genç olduğu dikkat çekiciydi, üniformaları bedenlerine bol gelirken ellerinde coplar vardı. Polislerin ve diğer güvenlik birliklerinin yanından başörtüsüz geçmek herhangi bir tepkiye yol açmadı. Onlara başka bir görev verilmişti.
Çarşıdan üniversitelere, üniversitelerden sokaklara: Tekil bir anlatıya karşı — ne monarşi ne dini liderlik; özgürlük ve eşitlik
Protestolar üniversitelere yayıldı ve sokaklara taştı. Tahran’ın farklı mahallelerinde insanlar sokaklara çıktı. Çarşıda ya da sokaklarda atılan sloganlar, bize göre ilerici, demokrasi talep eden bir hareketin yankısı değildi. Bir grup yoldaşla birlikte, protestolarla kurduğumuz ilişkiyi ifade etmek ve kendimizi aktif bir politik güç olarak konumlandırmak üzere harekete geçtik. Açık konuşmak gerekirse, süreç boyunca çelişkili duygu ve düşünceler içindeydik: İran halkının özgürlük, eşitlik ve adalet için bir asırdan fazladır süren mücadelesinin sahiplenilerek gerici bir talebe dönüştürüldüğüne şaşkınlık içinde tanıklık ediyorduk.
Şaşkın ve üzgündük. Üniversitedeki öğrenciler “Zalimlere ölüm, ister Şah olsun ister Dini Lider” sloganını attıklarında, “rejim değişikliği”nden ziyade devrime doğru aktif bir müdahalenin ve baskı altındaki protestocularla dayanışmanın gerekli olduğu sonucuna vardık. Bunun üzerine kamusal alanlara yazılamalar yoluyla müdahale etmeye başladık. Tahran, mobese kameralarıyla dolu bir şehir olduğu için kentte her türlü eylem son derece risk taşır. Yine de kendimizi olabildiğince korumaya çalıştık. Metro istasyonları ve otobüs durakları gibi kalabalık yerlere politik mesajlar yazarak ve çıkartmalar yapıştırarak taleplerimizi, duruşumuzu ve isyanımızı ifade ettik:
- Kadın Yaşam Özgürlük – Ekmek, İş, Özgürlük
- Ne Monarşi Ne Dini Liderlik — Özgürlük ve Eşitlik
- “Zalimlere ölüm, ister Şah olsun ister Dini Lider”
- Ne Monarşi Ne Dini Liderlik Ne de Rajavi’nin Gericiliği
Haft-Hoz eylemine katılanların çoğunluğu kadındı
7 Ocak Çarşamba öğleden sonra, birkaç yoldaşımla birlikte Keshavarz Bulvarı’na ardından Valiasr Meydanı’na gittik. Keshavarz Bulvarı her zamanki gibi görünüyordu. Valiasr Meydanı’nda güvenlik güçleri konuşlanmıştı fakat sayıları fazla değildi. Buna karşın Haft-e Tir Meydanı’na ulaştığımızda durum farklıydı, çok sayıda motosikletli güvenlik birimi meydanı çevrelemişti. Meydanın bir tarafında üzerinde iki silahlı görevli duran zırhlı siyah bir araç park edilmişti. Meydanda herhangi bir toplanma veya kitlesel mevcudiyet görünmüyordu. Halihazırdaki haberleri ve önceki günler farklı mahallelerden gelen bilgileri göz önünde bulundurarak Haft-Hoz’a yöneldik. Orada gergin bir atmosfer vardı. Ana meydana çıkan kaldırımlar ve yan sokaklarda maskeli ve maskesiz birçok kişi yürüyordu. Güvenlik güçleri başlangıçta meydanda konuşlanmıştı. Diğerleri gibi biz de kaldırımlarda dolaşarak fırsat kolladık. O an geldi ve yaklaşık 100 kişilik bir kalabalık oluştu. Biz de katıldık. Katılımcıların %70’ten fazlası kadındı. Başta alkışlayıp ayaklarımızla ritim tutuyorduk. Meydana yaklaştığımızda ön saflardakiler geri dönüp farklı yöne yürümemizi söyledi. Güvenlik güçlerinin bize doğru ilerlediği açıktı. Bazıları yön değiştirirken, bazıları ilerlemeye devam etmeyi sürdürdü.
Önce sloganlar atılmaya başladı. Kalabalıktaki bir kadın yüksek sesle, slogan atmamamızı, sadece yürümeye devam etmemizi söyledi. Ama ortalık oldukça gergindi. Sloganlar yükselmeye başladı ve kaldırım üzerindeki protestonun yönü değişti. Biz “Utanın!” (Bi-Sharaf! -kelime anlamıyla “şerefsiz/utanmaz”) ve “Diktatöre Ölüm!” (Marg bar Diktator!) ile “Hamaney’e Ölüm!” (Marg bar Khamenei!) sloganlarıyla başladık. Aniden, “Şah Çok Yaşa! diye slogan atılmaya başladı. Kadınların %70’ten fazlasını oluşturduğu bir kalabalığın bu sloganı attığını görünce şok olduk. Biz katılmadık. Grubumuzdaki bir kişi ya başka sloganlarla kalabalığa müdahale etmemizi ya da eylemi terk etmemiz gerektiğini önerdi.
Tam o sırada güvenlik güçleri saldırdı. Kalabalık etraftaki ara sokaklara, dükkanlara ve alışveriş merkezlerine kaçtı. Daha sonra bir AVM’den çıkarak, diğerlerinin toplandığı ara sokaklardan birine yöneldik. Güvenlik güçleri tekrar saldırdı. Biz de kalabalıkla birlikte aynı sokaktan kaçtık. Bazı binaların kapıları açıktı ve birkaç protestocu buralara sığındı. Güvenlik güçleri geri çekildikten sonra ne yapacağımızı tartıştık. Sayımız, kalabalığa doğrudan müdahale edecek kadar çok değildi, özellikle de hiçbirimizin o mahallede yaşamadığı düşünülürse. Önerilerden biri, grup dağılırken yardıma ihtiyaç duyabilecek eylemcilere destek olmaktı. Bu konuda hemfikir olduk.
İnsanlar tekrar toplandığında biz de yeniden onlara katıldık. Sokakta bir aşağı bir yukarı hareket ederek adeta güvenlik güçleriyle kedi-fare oyunu oynadık. Güvenlik güçlerinin sayısı giderek arttı. Aynı zamanda dükkanlar teker teker kapanmaya başladı ve ara sokaklar ve bazı binaların açık kapıları dışında kaçacak yer kalmadı. Güvenlik güçleri kalabalığı dağıtmaya başardı, ancak insanlar hâlâ kaldırımlar ve civardaki ara sokaklarda küçük gruplar halinde duruyordu. Dükkanların kapanması ve kalabalığın dağıtılması, protestocuların yeni bir rota düşünmesine sebep olurken, baskının tırmandığının da göstergesiydi. Bir süre sonra bölgeden ayrıldık. Saat 22.00’den önce, evdeyken sloganlar duyduk. Komşular pencerelerden bağırıyordu: “Diktatöre Ölüm! Hamaney’e Ölüm!” Bir kişi, “Bu son savaş, (Pehlevi geri gelecek)” diye bağırdı ama karşılık bulmadı; yerine biri hemen “Diktatöre Ölüm” diye karşılık verdi. Biz de ekledik: “Zalimlere ölüm, ister Şah, ister Dini Lider.” Bu da tekrar edilmedi, ancak herhangi bir karşı ses gelmedi. Sonrasında, “Diktatöre Ölüm” ve “Hamaney’e Ölüm” sloganları baskın hale geldi. Sloganlarımız başkalarında yankı bulmasa da, tekdüze ve tek sesli bir atmosfer yanılsamasını kırmak için müdahalede bulunmanın gerekli olduğunu hissettirdi.
Dini Lider (velayet-i fakih) ile Şah arasında seçim yapmak zorunda değiliz
Perşembe günü, kentin bazı bölgelerinde duvar yazıları gördük. Sayıları sınırlı olsa da şu tür sloganlar yazılmıştı:
- Kadınların her türlü tahakküme karşı isyanı!
- Eski diktatörün oğlunun mücadelemizi gasp etmesine izin vermeyeceğiz.
- Rıza Pehlevi, emperyalizmin kuklası!
- Soykırımcı hükümetlerin elleri devrimci mücadelemizden çekilsin!
- Karşıdevrime hayır, devrime evet!
- Kadın, Yaşam, Özgürlük
- Ekmek, İş, Özgürlük
Perşembe akşamı Keshavarz Bulvarı civarındaydık. Saat 19.30 civarından itibaren araç trafiği arttı ve insanlar korna çalmaya başladı. Saat 20.00 sularında çevredeki binalardan tek tük slogan sesleri duyduk. “Diktatöre Ölüm” ve “Hamaney’e Ölüm” sloganları atılıyordu. Bir kez “Bu son savaş, Pehlevi geri gelecek” sloganı duyuldu, ancak tek bir sesten ibaret kaldı ve tekrarlanmadı. Saat 20.30’dan itibaren bulvar üzerinde küçük gruplar belirmeye başladı. Bunlar arasından üç-dört kişilik bir grup “Şah Çok Yaşa!” diye bağırdı. Bir başka grup ara sokaklardan birine kaçtı. Trafikte kornalar çalıyordu. Saat 21.00’den önce, bulvar üzerinde daha büyük bir kalabalık oluştu; başlangıçta kaldırımda slogan atan yaklaşık yetmiş kişi vardı ve biz de kalabalığa katıldık. “Diktatöre Ölüm” ve “Hamaney’e Ölüm” sloganları çok yüksek sesle atılıyordu. Ardından “Ne Gazze Ne Lübnan, Canım İran’a feda” ve onun peşinden “Bu son savaş, …” sloganı geldi. Biz “Ne Monarşi Ne Dini Liderlik — Özgürlük ve Eşitlik!” diye bağırdık ancak bizden başka kimse tekrarlamadı. İnsanlar sadece dönüp bize baktı. Bunun üzerine “Ne Şah Ne Molla — İktidar Halk Konseylerine!” diye slogan attık. Kalabalıktan biri, “Konsey de ne demek?” diye sordu. “Zan, Zendegi, Azadi” (Kadın, Yaşam, Özgürlük) diye bağırdık; yine kimse eşlik etmedi. Ama en azından sloganlarımız, insanlara herkesin aynı düşünmediğini gösterdi ve “Şah Çok Yaşa” ile “Bu son savaş, …” sloganlarını bir süreliğine susturdu. Yakınımıza biber gazı atılmasıyla biz de çevredeki ara sokaklara kaçtık; kapısı açık bırakılmış bir binaya girdik. Birkaç dakika sonra dışarı çıkıp Keshavarz Bulvarı’na açılan yan sokaklarda yeniden toplandık; belki 20–30 kişiydik. Bazı kişiler bir çöp konteynerini sokağın ortasına getirmiş, Ofogh Kourosh mağazasının kameralarına taş atıyordu. Sloganlar yeniden başladı. Bir grup “Şah Çok Yaşa” diye bağırıyordu. Bağıranlarla sohbete başladık. “Bir diktatörlüğün yönetiminden kaçıp başka bir diktatörlüğün yönetimi altına girmek istemiyoruz,” dedik. Onlar, “Peki ne yapalım? Ne slogan atalım?” diye sordu. “Üç yıl önce ‘Kadın, Yaşam, Özgürlük’ diye bağırıyorduk,” dedik. Genç bir adam, “Mesele artık kadın meselesi değil, kadınlar artık özgür,” dedi. “Ne Şah Ne Molla — İktidar Halk Konseylerine!” diye bağırdık. Onlar, “Konsey ne demek?” diye sordu. “Konsey biziz, sizsiniz!” dedik. “Ben daha kendime zor bakıyorum, başkası için ne yapabilirim?” diye karşılık veren genç adama, “Bak, bizi öyle güçsüz hissettirdiler ki, hep bir kurtarıcının gelip bizi bu durumdan çekip çıkaracağını düşünüyoruz. Oysa yıllardır sokağa çıkan, mücadele eden biziz; tek meziyeti babasının bir zamanlar Şah olması olan biri değil” diye cevap verdim. Bir yoldaş da “Biz nepotizme karşıyız; o halde neden başka bir ‘nepo bebek’ için alkış tutalım ki?” diye ekledi.
Kalabalığın geri kalanı araya girerek, “Şimdi bu tartışmaların zamanı değil; birlik olmamız lazım,” dedi. İçlerinden biri, “Kötüyle daha kötü arasında seçim yapmaya mecburuz,” diye ekledi. Biz de “Neden mecburuz? Başka bir seçenek var. Dini Lider’in yönetimiyle Şah’ın yönetimi arasında sıkışmak zorunda değiliz,” dedik. Tam o sırada başka biri, “‘Diktatöre Ölüm’ demek uygun mu?” diye sordu. “Haydi ‘Diktatöre Ölüm’ diye bağıralım,” dedik. Bir başkası, “Diktatöre Ölüm’de’’ hemfikir olduğumuzu duyurdu. Ama çok geçmeden “Şah Çok Yaşa” sesleri yeniden yükseldi. Biz bu kez “Özgürlük, özgürlük!” ve “Kadın, Yaşam, Özgürlük” diye slogan attık. Bir kişi, “Bakın, ben de Pehlevi’yi sevmiyorum ama alternatifi ne? Önce mollalar gitmeli,” dedi. Bazıları slogan atmaya devam ederken, diğerleri tartışmaya katıldı. Ardından “Ekmek, İş, Özgürlük!” diye bağırmaya başladık. Slogan o kadar yabancıydı ki biri, “Ne diyorsunuz? Neden ‘Özgürlüğe ölüm’ diye bağırıyorsunuz?” diye sordu. Biz de “‘Ekmek, İş, Özgürlük!’ diyoruz,” diye karşılık verdik. “Ha, tamam. ‘Özgürlüğe ölüm’ dediğinizi sandım,” dedi. Benzer durumlar aynı bölgede başka yerlerde de yaşandı. Bu diyalogların ve attığımız sloganların işlevi insanların herkesin aynı düşünmediğini fark etmelerini sağlamaktı. Biz de, sokağa çıkan kalabalığın illa ki monarşi yanlısı olmadığını, esasen İslam Cumhuriyeti karşıtı olduğunu ve bazılarının çaresizlikten Pehlevi lehine sloganlar attığını görmüş olduk. Özünde, sloganlarımız Pehlevi yanlısı sloganların yankısını zayıflattı. O gece, sokaklarda bulunduğumuz süre boyunca pek çok farklı insan gördük. Bir grup kadın öğrenciyle karşılaştık. Bir noktada, aramızdan biri onlardan biriyle göz göze geldi ve “Siz de mi Pehlevi lehine slogan atıyorsunuz?” diye sordu. Kadın öğrenci, “Bir öğrenci monarşist olamaz!” diye karşılık verdi. Birbirlerine sarıldılar. Sayımız azdı ama birlikte “Kadın, Yaşam, Özgürlük” ve “Zalimlere ölüm- ister Şah olsun ister Dini Lider” diye haykırdık; birbirimizi bulmuş olmaktan mutluyduk. Kalabalık defalarca dağıtıldı, ama her seferinde daha küçük gruplar halinde de olsa yeniden toplandı. Motosikletli birlikler üzerimize doğru gelerek “Dağılın, dağılın! Toplanmayın!” diye bağırırken, Keşavarz Bulvarı’ndan Kargar Caddesi’ne doğru ilerledik.
Kalabalık azalınca, Salsabil ve Azerbaycan Caddelerine geçmeyi planladık. Yolda, Enghelab Caddesi’nde büyük bir kalabalığın toplandığını fark ettik. Onlara doğru ilerlerken biber gazı atıldı ve kalabalık ara sokaklara dağıldı. Yine “Şah çok yaşa” sloganı yükseldi. Biz “Kadın, Yaşam, Özgürlük” diye slogan attık. Üç, dört kadın da bize katıldı. “Ne Monarşi ne de Dini Liderlik, Özgürlük ve Eşitlik” diye slogan attık. Aşağı yukarı bizim yaşlarımızda genç bir adam, yanımızdan geçerken bir şeyler mırıldandı. Ne dediğini tam anlayamadık ama tehdit gibi gelmişti. Birbirimize “Ne dedi?” diye sorarken, adam geri döndü ve “Sizi ‘ib**’ (aşağılayıcı bir ifade), yüzümü görebilmek için maskemi mi çıkarmamı istiyorsunuz?” diye bağırdı. Bu, bizim dışımızdaki protestoculardan sert ya da olumsuz tepkiyle karşılaştığımız tek andı. Şehrin diğer bölgelerine geçtik. Salsabil ve Azerbaycan Caddeleri’nde büyük kalabalıklar gördük. Sokaktaki dağılmış straforlar ve yakılmış çöp konteynerleri Tohid Meydanı’nda biz gelmeden önce protestocuların bulunduğunu gösteriyordu. Sattarkhan Caddesi’nde de nispeten büyük bir kalabalık toplanmıştı. Saat 23.00 civarında geri dönerken sokaklar görece boştu ve güvenlik güçlerinin kontrolü altındaydı. Yalnızca birkaç noktada, çöp konteynerleri ve başka şeyleri yakarak yolları kapatmaya çalışan küçük gruplar vardı. Güvenlik nedeniyle yanımıza cep telefonlarımızı almamıştık. Ancak arabayla ilerlerken, operatörlerden olan Hamrah Aval’ın kesildiğini, yalnızca Irancell’in çalıştığını fark ettik. Ertesi gün haberlerde, operatörlerden birinin kesinti emrine uymadığını okudum. Saat gece 01.00’e geldiğinde, geçtiğimiz yollarda protestoculara dair hiçbir iz yoktu ve şehrin merkezi bölgelerinde kontrol noktaları kurulmuştu.
Cuma: Karanlıkta protestocuların katledilmesi
Sabah itibariyle cep telefonu şebekeleri yeniden çalışmaya başlamıştı ve telefon görüşmeleri yapılabiliyordu; ancak mesaj gönderilemiyordu. Yalnızca banka ve benzeri kurumlardan gelen mesajlar ile devlet tarafından gönderilenleri alabiliyorduk. Örneğin polis, ailelere çocuklarına göz kulak olmaları çağrısında bulunan mesajlar gönderdi. İnternet kesintisi nedeniyle post cihazlarının bazıları da çalışmıyordu. İnternet perşembe öğleden sonra kesilmişti ve yalnızca “ulusal” internet çalışıyordu. Gün boyunca şehir sakindi. Otobüs duraklarının kırık camları, sökülmüş metal bariyerler gibi hasarlar ve duvar yazıları göze çarpıyordu. Akşam saat 19.00 civarında, şehrin bulunduğumuz bölgesi sıradan bir cuma akşamına kıyasla daha sessiz görünüyordu. Saat 20.00 civarında ise pencerelerden ve sokaklardan slogan sesleri yükselmeye başladı. Mevcut durum ve örgütsüzlük nedeniyle sokağa çıkıp çıkmama konusunda tereddüt ettik. Evde kalmak, gözlem yapmak için dışarı çıkmak, kalabalığa katılıp sloganlara müdahale etmek ya da kalabalıktan tamamen uzak durup bunun yerine duvar yazılaması yapmaya odaklanmak gibi seçenekler üzerine konuştuk. Bazılarımız, bir önceki geceki protestonun Pehlevi yanlısı çevreler tarafından tamamen ele geçirildiğine ve bu nedenle onun çağrısıyla eş zamanlı protestolara katılmanın doğru olmadığına inanıyordu. Diğerleri ise bir önceki gece diğer protestocularla kurulan diyalogları yeniden dışarı çıkmak için bir gerekçe olarak görüyordu. Toplu bir tartışmanın ardından, önceki gece bulunduğumuz yerlere gidip durumu kontrol etmeye karar verdik. Hafte Tir Meydanı, Valiasr Meydanı ve Enghelab Meydanı güvenlik güçleriyle doluydu. Perşembe ve cuma günkü gözlemlerimize dayanarak yaptığımız değerlendirmeye göre, gelinen aşamada, güvenlik güçleri belli noktaları kontrol altına almaya odaklanmıştı. Bunlar, Hafte Tir, Veli Asr ve Enghelab gibi ana meydanlar, sembolik caddeler ve Besic üsleri ve askeri karargahlardı. Bunun sonucunda insanlar ana caddeler yerine daha çok kendi mahallelerinde toplanıyordu.
Küçük şehirlerden gelen haberler, öldürülenlerin sayısının çok yüksek olduğunu gösteriyordu. Daha sonra büyük ve merkezi şehirlerde de çok sayıda insanın öldürüldüğü haberleri geldi. Yerel haber ajanslarının kendileri dahi Gilan eyaletinde acil kan bağışı ihtiyacı olduğunu yazdı. Bu, eylemlere müdahalelerin son derece vahşi olduğu ve yaralı sayısının çok yüksek olduğunu gösteriyordu. Bir arkadaş, cuma gecesi Tahran’ın bazı bölgelerinde askeri silahlara ait seslerin duyulduğunu söyledi. Telefon hatlarının yaygın biçimde kesilmesine ek olarak, devlet medyasının eylemler hakkında yaptığı haberler de yeni bir durumdu. ISNA, Fars, Entekhab vb. ajanslar protestoları her zamanki gibi rejim dili ve propagandasıyla yazıyorlar ancak alışılanın aksine olanı tamamen inkar etmiyorlardı. Öldürülen insanların olduğuna dair haberler yapıyorlardı. Bazılarına göre, internetin kesik olduğu bu ortamda bu tür haberler yaparak insanları korkutmayı amaçlıyorlardı. Kahrizak’ta çok sayıda cesedi gösteren bir video, videodaki cesetlerin protestocular tarafından öldürülen Besic güçleri ve rejim yanlıları oldukları yönünde sahte bir açıklama ile ilk olarak bizzat rejim tarafından servis edildi. Amaçları, internet yeniden geldiğinde ortaya çıkacak yüksek can kaybına kamuoyunu önceden hazırlamak ya da bu kadar çok ölümü göstererek insanları korkutmak ve sokağa çıkmaktan caydırmaktı.
Cuma gecesi Azerbaycan ve Salsabil’de, bir önceki geceye kıyasla daha az kalabalık vardı. Ancak Sattarkhan’da, sayıları belki bin kişiye varan büyük bir kalabalık toplanmıştı. Orada da güvenlik güçleri eylemcilere gaz bombalarıyla saldırdı ve bazı sokakları kapattı. Yadegar-e Emam Köprüsü’nde araçlar durmuş, insanlar köprüden aşağıyı izliyordu. Köprünün altında, bir önceki gece altı ya da yedi aracın yakıldığı yerde insanlar sokağı kapatmıştı. Ateşler yakıyor ve “Diktatöre ölüm! Özgürlük, özgürlük!” sloganları atıyorlardı. Bir kişi “Şah Çok Yaşa” diye bağırdı, ancak kimse bu sloganı tekrarlamadı. Perşembe ile karşılaştırıldığında, cuma gecesi Keşaverz Bulvarı, Salsabil ve Azerbaycan, Sattarkhan ve Sohrevardi mahallelerinde Pehlevi lehine atılan sloganları daha az; buna karşılık “Diktatöre ölüm” ve “Hamaney’e ölüm” sloganlarını daha fazla duyduk. Şehrin diğer bölgelerinde bulunan kişilerle konuştuğumuzda onlar da aynı fikirdeydi. Ancak gördüklerimiz ve duyduklarımıza göre, müdahale bir önceki geceye kıyasla daha yoğundu.
Son söz: Biz yıllardır sokaklardayız
Son birkaç gündeki gözlemlerimiz, daha örgütlü olsaydık küçük gruplar halindeki eylemlere müdahil olup çok daha etkili olabileceğimizi düşündürdü. Kuşkusuz olayların hızı ve bastırma taktiklerinin son derece çabuk değişmesi, bu tür küçük grupların işlevinin ancak kısa bir süre etkili olabileceğini düşündürüyor. Yine de, değişen durumlara göre bu gruplar için farklı görevler üretmek mümkün. Tanıdığımız pek çok sivil ve siyasi aktivist, bu protestoları, protestolardaki monarşizm çağrısı ve sürecin ele geçirilmesi endişesiyle kendi mücadele alanları olarak görmedi. Bu nedenle ve elbette baskının son derece ağır olması sebebiyle, birçok kişi protestolara katılmaktan kaçındı. Herhalükarda, bu durumda çoğulculuk yaratmak ve protestoların yüzünü değiştirmek önemliydi. Bu heterojenliğin “Şah Çok Yaşa” ve “Pehlevi geri gelecek” sloganlarını atanların arasında da olduğuna ve bu sloganları atanların tamamının Pehlevi’yi bir kral, lider olarak desteklediği veya monarşik bir sistemi arzuladığı anlamına gelmediğine tanıklık ettik. Ayrıca, monarşiye karşı olan insanların da sokaklarda “Diktatöre Ölüm”, “Hamaney’e Ölüm” ve “Özgürlük, özgürlük” sloganlarını attıklarını gördük. Tıpkı Pehlevi’nin çağrısından önceki gecelerde olduğu gibi, insanlar yine sokaklardaydı ve protesto ediyordu. Nitekim perşembe gecesi yapılan toplanmada biri bize, “Pehlevi’yi desteklemiyorsanız neden saat 20.00’de sokağa çıktınız?” diye sordu. “Önceki gecelerde de, önceki yıllarda da sokaktaydık. Halkın mücadelesi üzerinden siyaset yapmaya ve onu sahiplenmeye çalışan Pehlevi’nin kendisi. Biz, bu mücadelenin yıllardır olmadığı gibi şimdi de tek sesli olmadığını göstermek için buradayız” diye yanıt verdik. Pehlevi lehine atılan sloganların yaygınlığı inkar edilemez. Ancak tek tipleştirici propaganda ve medyanın temsili, Pehlevi’ye karşı olan politik güçler dahil pek çok kişiyi ya protestolara katılmamaya ya da bir yoldaşımızın ifade ettiği gibi “tarafsız” sloganlar atmaya itti. Bu şekilde, yıllara yayılan mücadele gözlerimizin önünde gasp ediliyordu. Gecenin sonunda bir araya gelerek müdahalemizi ve kurduğumuz diyalogları değerlendirdik. Son birkaç günün deneyimini konuşurken, halkın içinde örgütlü bir biçimde var olmanın denklemi değiştirebileceğine inanıyorduk. Oluşan diyalogların ve attığımız sloganların işlevi, toplanmalara katılan kişilere herkesin aynı şekilde düşünmediğini göstermekti. Aynı zamanda biz de, sokaktaki kalabalığın bir bütün olarak Pehlevi yanlısı olmadığını, esas olarak İslam Cumhuriyeti karşıtı olduğunu ve bir kısmının çaresizlikten Pehlevi lehine slogan attığını anlamış olduk. Pratikte ise sloganlarımız, Pehlevi yanlısı sloganların yankısını azalttı.
Önceki haftalar ve aylarda, Pehlevi’yi geçerli bir seçenek olarak gören kişilerle karşılaşmalarımız, bu tür gerici söylemlerin egemenliğinin kırılgan olduğunu zaten göstermişti. Bu da buna karşı durmak için hâlâ zamanımız olduğunu gösteriyor. Başka alternatifler sunulduğunda, bugün Pehlevi fikrine tutunanların birçoğu bu ihtimalden uzaklaşacak; bugüne dek sokağa çıkmamış olanların bir kısmı da harekete katılacaktır. Bu durum, çoğu zaman ciddi ve somut eylemler örgütlemek yerine meseleleri tartışmaya daha fazla vakit harcadığımızı, bunun yerine örgütlenmenin ve net bir eylem planı ortaya koymaya odaklanmamız gerekliliğini bir kez daha gösterdi.
Ayrıca maruz kaldığımız baskıyı ve grupların dağılışını da konuştuk. İçimizden biri, daha önce anlaşamadığımız kişilerle birlikte dahi olsa yeniden gruplar oluşturmaya çalışmanın gerekli olduğunu savundu. 1401 yılında (2022–23’e denk geliyor) İran’da olmayan olan bu yoldaş, müdahale imkanlarının altını çizdi. Hep İran’da olan diğer yoldaşlar ise, müdahale konusundaki bu görüş ayrılığının yaşadıkları sürekli baskının yoğunluğundan bir ölçüde kaynaklandığını ve belki de bu baskının gölgesinden çıkmaya çalışmaları gerektiğini belirttiler. Bir süredir İran dışında bulunan yoldaş da, yaklaşımının, kuşkusuz bir süredir İran içindeki baskıya maruz kalmamış olmasıyla şekillendiğini kabul etti. Bununla birlikte herkes, sokaklarda bulunduğumuz günlere dair deneyimlerimizi, birçok sivil ve politik aktivistin protestolara katılmaktaki isteksizliğini ve o geceki müdahaleyi konuşmamızın ve eylemlere müdahale etmenin gerektiği konusunda hemfikirdi.
Bu rapor, 19 Dey (İran takvimine göre 9 Ocak 2026), Cuma gecesinin sonuna kadar, bulunduğumuz mekanlarla sınırlı olmak üzere, küçük bir grup olarak yaptığımız gözlem ve müdahaleleri yansıtmaktadır. Olayların hızı o denli yüksekti ki—ve hâlâ da öyle— hem insanların direniş biçimlerinde hem de rejimin baskı stratejilerinde sürekli değişiklikler meydana geldi.
Çeviri: Cemile Gizem Dinçer
Bu yazının orijinali Feminists For Jina’da yayımlanmıştır.








