Filmde de bahsettiğim gibi Roman kültüründen gelen göbek atmanın yeryüzüyle, köklenmeyle ilgili çok kuvvetli bir fiziksel önermede bulunduğunu keşfettim. Roman kültüründen öğrendiğim bu bedensel bilgelikten bol bol faydalandım.

Fotoğraf: Derin Cankaya

“9/8fight41: hepimiz için 9/8’lik bir dövüş” filmi, Sinti-Roma kökenli boksör Johann Rukeli Trollmann’ın (1907-1944) hikayesinden yola çıkıyor ve filmin yönetmeni Gizem Aksu’nun Rukeli’ye duyduğu yakınlık etrafında şekilleniyor. Nazi Almanyası’nda çingene gibi dans ederek boks yaptığı gerekçesiyle ayrımcılığa uğrayan Rukeli’nin Aryan stereotipini eleştirmek için bedenini unla kaplayıp saçlarını sarıya boyatarak çıktığı son maçında sergilediği adalet dövüşünden ilhamla, Gizem Aksu ve İstanbul’dan üç dansçı ve aktivist; Gizem Nalbant, Banu Açıkdeniz ve Sema Semih, kendi adalet dövüşlerini performe ediyorlar. Yakın zamanda Kuirfest’te Türkiye’den Kuir Kısalar seçkisinde gösterilen “9/8fight41: hepimiz için 9/8’lik bir dövüş” filmini, yönetmeni Gizem Aksu ile konuştuk.

Öncelikle seni biraz tanıyabilir miyiz?

Kendimi İstanbullu, son iki buçuk yıldır Berlin’de yaşayan dansçı ve koreograf olarak tanıtabilirim.

Rukeli’den ve senin onunla tanışma hikayenden bahsedebilir misin?

Sinti-Roma kökenli efsanevi boksör Johann Rukeli Trollmann’la Dresden’de, Hellerau European Center for the Arts’ta konuk olduğum üç aylık sanatçı misafir programı esnasında tanıştım. Merkezin bahçesinde bulunan ve kendisinin anısına Bewegung Nurr tarafından yapılmış boks ringi şeklindeki “9841” anıtı sayesinde, uğradığı ayrımcılıktan ve Holocaust kurbanı olduğundan haberim oldu. “Çingene gibi dans ederek boks yaptığı” için uğradığı ayrımcılık ve bu ayrımcılığa karşı son ünvan maçında ortaya koyduğu pasif direniş performansı    danstan yetişen bir sanatçı olarak beni harekete geçirdi ve aramızda özel bir bağ kurdu.

Koreografik araştırma sürecin nasıl ilerledi? Rukeli’nin “çingene gibi dans ederek boks yapması” ile ilgili nasıl bir görsel/yazılı arşiv kalmış geride? Sen filmdeki koreografileri oluştururken nasıl bir süreç izledin?

Belgeselin, Rukeli hakkında değil de benim onunla kurduğum hayali arkadaşlık üzerine ve onun mirasından ilhamla ifade özgürlüğü ve adalet arayışında sanatsal ifadenin yeri üzerine olduğunu belirtmek isterim. Kendisiyle ilgili yapılmış arşiv çalışmalarından çıkan başka sanatsal çalışmalar var ancak benim filmimin böyle bir izleği yok, böylesi bir niyet bambaşka bir hazırlık sürecini gerektirirdi. 9/8fight41; Rukeli’nin dövüşüyle, filmdeki diğer dansçı-aktivist arkadaşların katılımıyla şekillenen bizim adalet dövüşümüz arasındaki jenerasyonlar ve coğrafyalar arasındaki bağ üzerine kurulu. Bir sanatçı olarak Rukeli’nin izini onun anısına yapılmış ve kamusal alanda bulunan sanat eserleri üzerinden sürmeyi ve bu sanatsal izleğe bu belgeselle bir katkım olmasını umut ettim.

Rukeli’nin etnik kimliği nedeniyle uğradığı ayrımcılığı temsilen, anıtın zeminin eğimli olmasını kendi coğrafyamdaki Roman müziğinin 9/8’lik senkopatik yapısıyla paslaştırıp, Rukeli’nin ‘dans ederek boks yapma’ virtüözitesinden ilham alarak göbek atarak dövüşme olasılıkları üzerine denemeler yapmaya Dresden’de başlamıştım. Korona’nın izolasyon günlerinde anıtta bol bol zaman geçirip göbek atarak dövüştüm. Bu esnada bokstaki yumruk teknikleri ile Roman danslarındaki el-yumruk jestleri arasındaki benzerliklerden faydalandığım için melez bir hareket dili oluşmaya başladı.

Berlin’deki göç sürecimde ise göç, kök ve göbek üzerinden yeni bir bağ keşfettim. Göç deneyiminin getirdiği gölgelerle (korkularla, endişelerle) Rukeli’den öğrendiğim gölge boksuyla yüzleşirken bir yandan da yerleştiğim yeni şehre göbek atarak köklenmeye çalışıyordum. Filmde de bahsettiğim gibi Roman kültüründen gelen göbek atmanın yeryüzüyle, köklenmeyle ilgili çok kuvvetli bir fiziksel önermede bulunduğunu keşfettim. Roman kültüründen öğrendiğim bu bedensel bilgelikten bol bol faydalandım.

Zaten bu ana kadar, Rukeli’yle kurduğum arkadaşlığın ve bu denemelerin bir belgesel olma durumu yoktu. Bu arkadaşlığı ve Rukeli’nin dövüşünü İstanbul’a bağlama isteğim, kendi köklerime dönme ihtiyacım belgesel formunu sonradan doğurdu. O ana kadar keşfettiğim, oluşturduğum bu fiziksel bağlantıları Sema, Banu ve Gizem’le paylaşıp bunların onların kendi hikayelerinde ve bedenlerinde nasıl rezone ettiğine bakmaya başladık.

Rukeli’nin dövüşünden hepimizin kişisel bedensel anlatılarına ve toplu adalet dövüşü koreografisine evrilen danslarda tüm bu deneyim ve denemeler önemli oldu diyebilirim. Toplu koreografiyi Sulukule ve Fikirtepe’ye gidip anlık performe edeceğimiz için koreografik kompozisyonun anlaşılabilir ve bağ kurulabilir yalınlıkta kalması benim için önemli oldu. Bunun sayesinde Fikirtepe’de bize eşlik eden, dansa kalkan epey mahalleli oldu.

Filmde dans senin için Almanya’ya göç sonrası bir çeşit kök salma, kökleri genişletme eylemi olarak görülüyor. Bu aynı zamanda Türkiye’deki Romanların köksüzleştirilmesi, Sulukule örneğindeki gibi yerinden edilmesiyle de birleşiyor. Bundan bahsedebilir misin?

Romanlara dönük oluşturulmuş stereotip yaklaşımların hangi güç odaklarına nasıl hizmet ettiğini Sulukule ve Fikirtepe örneklerinde gördük. Göçebeleştirilen, yersiz yurtsuzlaştırılmaya çalışılan, işsizleştirilen, derin yoksulluğa itilen mahallelerde dansın ve müziğin yaşamla kurduğu direkt, pazarlıksız, bedensel ilişkinin toplumsal olarak çok önemli bir güç, duruş ve ifade oluşturduğunu düşünüyorum. Köke, göçebeliğe, kültüre, bedenin hapsedilemez enerjisine dair kalp açan, kafa karıştıran bir toplumsal itkiyle bizi baş başa bırakıyor.

Fotoğraf: Ece Latifaoğlu

Sana performanslarıyla üç dansçı ve aktivist (Banu Açıkdeniz, Sema Semih ve Gizem Nalbant) eşlik ediyor. Bu cast nasıl bir araya geldi? Filmde beden ve dans ne şekilde bir mücadele/direniş aracına dönüşüyor? “Adalet dövüşü”nü biraz açabilir misin?

Rukeli’nin mirasıyla jenerasyonlararası ve coğrafyalararası olarak ilişkilenir ve onun adalet mücadelesinin kendi coğrafyamdaki iz düşümlerini araştırırken bunu, buradaki mücadelelerin özneleriyle dansı kullanarak yapmak istedim.

Bu noktada ifade özgürlüğü ve adalet mücadelelerini sanatla sürdüren Banu Açıkdeniz, Sema Semih ve Gizem Nalbant’ı sürece davet etmek istedim.

Doğup büyüdüğü Sulukule mahallesine kentsel dönüşüm uygulanan Gizem Nalbant, feminist beden politikaları üzerine araştırmalar yapan Banu Açıkdeniz ve uzun yıllardır LGBTQİ+ hareketine gönül veren Sema Semih, dansın kendi adalet dövüşlerindeki yerini açık kalplilikle ve kendilerine özgü bedensel dilleriyle aktararak filmi bambaşka bir yere taşıdılar. Banu’nun filmin sonunda dediği gibi, bu dövüşün hepimizin dövüşü hepimizin dansı olduğunu taşıdılar. Kendilerine tekrar çok teşekkür etmek isterim.

Rukeli’nin kendisine dayatılmaya çalışılan Aryan stereotipini eleştirmek için bedenini unla kaplayıp saçlarını sarıya boyayarak ringe çıkmasına atıfla benim için adalet dövüşünü; kendimiz olmak için, bedenlerimizle ödediğimiz bedellerin bizi buluşturduğu mücadele olarak açıklayabilirim.

Filmde kimi zaman insanların camlardan size eşlik ettiğini görüyoruz. Bir sahnede ise Sema Semih’in performansı sırasında yanından geçen bir kişinin kameraya pek de dostane gözükmeyen bakışlarını yakalıyoruz. Kamusal alanda performans deneyimi ve etraftaki insanlarla kurulan temas üzerine neler söylemek istersin?

Dansı performatif, kamusal alanı beklenmedik, belgeseli yaşayarak belgeleyen bir tür yapan tam da bu bence. Sanatın, ifade özgürlüğü ve adalet mücadelesine yapabileceği katkının bu temaslarda olduğunu düşünüyorum. Bu temaslarda farklılıklarla tanışma, sesimizi taleplerimizi paylaşma, başka bir dünyanın var olduğunu hatırlatma bulaştırma şansımız var. Şu an her ne kadar tekinsiz olsa da olabildiğince kamusal temasları yaratmanın önemli olduğunu düşünüyor, buna çalışıyorum. Sanatın farklı biçimlerine bürünmüş temasların korkulara, daraltılmış algılara alternatif olarak başka zeminler sunabildiğine inanıyorum.

Hem senin hem de diğer performansçıların suratlarında ışıltılı bir aksesuar görüyoruz. Rukeli’nin kamusal alanda taşıdığınız portresine de aynı aksesuarı ekliyorsunuz. Bunun hikayesi nedir?

Rukeli’nin son ünvan maçına çıkarken bedenini unla kaplamasına atıfla, buradaki pasif direniş eyleminin değerini sanatsal bir katman olarak bedenlerimize eklemek istedim. Işık vurduğunda parıldayan reflektif bir malzeme seçmemin nedeni, onun terini; dans ederek boks yapan virtüöz bir sporcu olarak emeğini onurlandırmaktı. Bu onurlandırmayı, kendimizi süsleyerek yapmayı düşünmemde Türkiyeli Roman komünitesinden aldığım ilham da var, hiç şüphesiz. 🙂

Fotoğraf: Ece Latifaoğlu

Filmde bir spor olarak boks ve dans iç içe geçiyor. Filmin başında ve sonunda bir arada olduğunuz sahneler ise bir çeşit ritüeli hatırlatıyor. Janrlar/mecralar arası düşünmek ve çalışmakla ilgili neler söylemek istersin?

Bir araya gelmez gibi görünen şeylerin bedende, bedenle bir araya gelebildiğini; bedenin biraradalıklar evreni olduğunu düşünüyorum. Kendi vicdanıma, zihnime bedenime, hayal dünyama değen her şeyin bir ilişkisellik taşıdığını, farklı duyumsama biçimleri yolunda ip uçları verdiğini düşünüp bunların peşinden gidiyorum. Buna kuir bakış, cesaretin akış hali, derin dinleme/duyumsama denebilir. Onay ya da kabul beklemeden kalbimin attığı meselelere, kişilere, alanlara doğru hareket etmek benim özgürlük ve öz-şefkat pratiğim sanırım.

Film bu sene Documentarist İstanbul Belgesel Günleri’nde gösterildi ve Jüri Özel Ödülü’ne layık görüldü. Yakın zamanda ise Kuirfest’te Türkiye’den Kuir Kısalar seçkisinde gösterildi. Başka gösterimler olacak mı? Filmi izlemek isteyenler nereden takip edebilir?

2022’yi kapamadan Berlin, Kassel ve İstanbul gösterimleri var.

Ake Dikhea? International Festival of Romani Film kapsamında Berlin’deki bir gösterim, 25 Ekim Salı günü 20.30’da Babylon’da yapıldı. Ardından Sema Semih ve benim katılımımla bir soru cevap kısmı da oldu. Filmimizin, Romani komünitesinin hazırladığı bir festivalde yer almasından çok mutluyuz. Festivalin iki haftalık online programı dahilinde de Almanya içinden erişime açık olacak.

20 Kasım’da Kasseler Dokfest kapsamında Kassel Bali-Kinos’ta 18.00’de bir gösterim olacak. Filmimiz, Festivalin En İyi Kısa Belgesel ödülü olan Golden Key için aday gösterildi. Festivalin bir haftalık online seçkisi dahilinde de film gösterime açık olacak. Heyecanla bekliyoruz.

Aralık’ta İstanbul’da bir gösterim yapma planı var. İlgilenenler, gösterimleri ve yaptığım sanatsal çalışmaları kendi sosyal medya hesabımdan (daha çok Instagram hesabımdan) ve internet sitemden (http://gzmaksu.com) takip edebilirler.

Bu hoş sorular ve davetin için çok teşekkür ederim Sevgili Yasemin. Film vesilesiyle Çatlak Zemin’de buluşmak benim için harika oldu.

Bir cevap yazın

Please enter your comment!
Please enter your name here

13 − five =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.