Trump ile İsabella Lövin’in resmi*

Toplumsal cinsiyet perspektifinin iklim politikalarına entegre edilmesi, verimli bir politika yapılması ve küresel çapta iklim adaletini başarabilmek için elzem bir araç Linea Engström

İklim değişikliği, günümüzde en büyük insan hakları sorunu olarak mevcut ve gelecek kuşakların karşı karşıya olduğu küresel adaletsizliktir.

İklim değişikliği cinsiyet körü de değil. Kadınlar, iklim değişikliğinden erkekler ile karşılaştırıldığında daha orantısız bir şekilde etkileniyor. Öte yandan, kadınlar, iklim değişikliğinden en çok zarar gören ülkelerde, etkileri azaltma (mitigation) ve uyumlaştırma (adaptation) yönünde kurulmuş olan iklim fonlarının sadece küçük bir kısmından yararlanabiliyorlar.

İklim fonlarından yararlanma konusunda ciddi bir toplumsal cinsiyet temelli ayrımcılık var ve aynı ayrımcı bakış açısı iklim değişikliğinin reddinin de temelini oluşturuyor.

Yeni yayınlanan bir araştırmaya göre, iklim değişikliğini reddetmek ile patriyarkal ve hiyerarşik yapıları kabul etmek arasında ciddi bir korelasyon var. Bunun en önemli örneği ise son zamanlarda iklim değişikliğine karşı ve cinsiyetçi söylemleri ile son derece görünür olan Amerika Birleşik Devletleri başkanı Donald Trump. Trump, kadınların doğurganlık haklarına saldırıda bulunuyor, cinsiyetçi konuşmalar yapıyor, iklim değişikliğini bir gırgır, oyun olarak görüyor ve onlarca yıl sonra, iklim değişikliği alanında en azından bir belirsizliğin üzerini çizmiş olan Paris Konvansiyonu’ndan Amerika’nın çıkacağı, Amerika’nın konvansiyonda olmayacağı konusunda konuşmalar yapıyor[1].

İklim değişikliğinin reddi söylemi, Avrupa’da da eski moda bir inanç olarak kömür ve petrolün istihdam yaratan bir para makinesi olduğu, milliyetçi bir bakış açısından besleniyor. İklim değişikliğini kabul etmek ve ona karşı mücadele etmek milliyetçi bakış açısına ters bir gerçeklik oluşturuyor. Çünkü bu sorun ulusal çapta çözülebilir bir mesele değil. Ancak ve ancak tüm toplumların bütün kesimlerinden, tüm aktörler ile devletler arasında kolektif mutabakat ve mücadele ile çözülebilir küresel bir tehdit bu.

Düşük gelir seviyesi, düşük enerji tüketimi ile bağlantılandırılırken yüksek karbon ayak izi[2] sonucunu doğuran yaşam tarzları yüksek gelir seviyesi ile ilişkilendiriliyor. Paranın ve gücün geleneksel olarak dağıtımına baktığımızda, erkeklerin refah ve hareket özgürlüğüne sahip olduğunu görüyoruz; bu da, erkeklerin sera gazı emisyonlarından daha yüksek oranda sorumlu oldukları sonucunu doğuruyor. Her ne kadar, batı toplumlarında, gelir seviyesi yüksek kadınlar, gelişmekte olan ülkelerdeki yoksul kesimlerdeki erkeklerden daha yüksek karbon ayak izine sahip olsa da aynı gelir seviyesi içindeki gruplarda farklılıklara baktığımızda, kadınların hâlâ erkeklere oranla daha düşük karbon ayak izi olduğu bir gerçek.

Araştırmalar, erkeklere atfedilen kirletme davranışının, geleneksel erkeklik ve kadınlığı tanımlayan norm ve değerlerin bir sonucu olduğunu gösteriyor. Tüketimi artıran, güzelleyen reklam kampanyalarının dayattığı imajlar çok güçlü. Örneğin bir araba, bir erkeğin refah ve sosyal statüsünün sembolüdür. “Gerçek erkek et yer” söylemi de benzer bir yaklaşımın parçası. Hegemonik erkeklik, neden bazı erkeklik formlarının hakim olduğunu ve diğerlerinin ikincilleştirildiğini, neden belirli karakterlerin gerçek erkeklik olarak tanımlandığını açıklıyor. Bu karakterler, zamana ve kültürlere göre değişse de, genellikle güç, egemenlik, agresyon ile birleşiyor.

Geleneksel tüketim normlarını kırmak, daha cinsiyet eşitlikçi bir toplumu ve iklim değişikliğine karşı mücadeleyi ve her iki cinsiyeti de toplu taşıma kullanma ve vejeteryan bir beslenme biçimini benimsemesi yönünde teşvik eder. Bu durum daha yenilikçi erkekler için sorun teşkil etmiyor gibi görünürken daha muhafazakarları da kapsayan diğer grup, gelenekselleşmiş erkeklik nosyonunda devam eder. Bu durum, yeşil politikaları daha provaktif hale getirir; toplumsal cinsiyet kimliğine meydan okurlar.

Toplumsal cinsiyetin gözetilmesi aynı zamanda dünya nüfusu üzerinde iklim değişikliğinin negatif etkilerini sınırlandırmak amacıyla çalıştığımız için gereklidir. Küresel olarak kadınlar erkeklere oranla, iklim değişikliğinin etkilerine göre daha savunmasızdırlar. Çünkü öncelikle, kadınlar dünyanın yoksul kesiminin üçte ikisini oluşturur ve kadınların geçim kaynakları erkeklere oranla daha çok doğal kaynaklara dayalıdır. Ve bugün doğal kaynaklar iklim değişikliğinin yoğun tehdidi altında.

2015 yılında, Dünya Bankası’nın yayınlandığı bir rapora göre, iklim değişikliği, Sahraaltı Afrika ve Güney Asya gibi daha yoksul ülkelerde, 2030 yılına kadar 100 milyon civarında bir nüfusu müthiş bir yoksulluğa sürükleyebilir. Kaynakların adaletli dağıtımının olmadığı bir düzende, milyonlarca iklim mültecisi gerçeği ile karşı karşıyayız. Birleşmiş Milletler, 2050 yılına kadar 200 milyon iklim mültecisi olacağını öngörüyor. Hızlı, kapsayıcı ve toplumsal cinsiyete duyarlı ve değişen iklim koşullarına uyuma odaklanan bir ajanda ile, hâlâ bu etkilerin önemli bir kısmı önlenebilir.

Alma Sheppard-Matsuo, USA**

İklim adaleti, toplumsal cinsiyet politikasının gerekliliği ve iklim değişikliğinin sonuçları konularında bilinç yükseltme, karşılaştığımız sorunları ele almak için bir ön koşuldur. Bugün, uyum ve azaltma arasındaki denge adaletsiz ve en çok ihtiyacı olanlar, en az alanlar. İklim fonları “big business” haline geldi ve en çok etkilenenler ile savunmasızlar bu pazarlıkların bir parçası değil. Paris Konvansiyonu, ilk defa, iklim konusunda karar alıcılara insan hakları ve toplumsal cinsiyet perspektifine odaklanmaları için bir şans tanıyor. İnsan hakları perspektifinin gereklerini tehlikeye atmadan, uyum ve azaltma yönündeki iklim politikalarının düzenlenmesi için bu kritik bir yaklaşım.

Gelişmekte olan ülkelerde, kırsal kesimlerde yaşayan kadınlar ve erkekler iklim değişikliğine karşı özellikle savunmasız gruplar. Isınma, gıda, su gibi temel ihtiyaçlarını güvence altına almada büyük zorluklarla karşılaşıyorlar. Kadınlar için bu durum, sınırlı hareket alanı, hem kaynaklara hem de karar yapım aşamalarına eşitsiz erişim ile birleşince çok daha zorlayıcı hale geliyor. Kısacası, kadınlar sıklıkla, kendi baş etme kapasitelerini sınırlayan sosyal, ekonomik ve politik bariyerler ile karşılaşıyor. İklim değişikliği kaynaklı insani ve çevresel krizlere müdahale ederken toplumsal cinsiyete duyarlı stratejileri tanımak bu yüzden hayatidir.

Toplumsal cinsiyet perspektifinin iklim politikalarına entegre edilmesi, verimli bir politika yapılması ve küresel çapta iklim adaletini başarabilmek için elzem bir araç. Karar alıcılar, toplumsal cinsiyet perspektifini iklim politikalarına entegre ettiklerinde, cinsiyet, eğitim, gelir ve yaş gibi farklı sosyal faktörlerin, kaynaklara erişimimizi ve iklim-dostu şekilde hareket etme imkanlarımızı ne şekillerde etkilediğini gözetmek zorunda kalacaklar.

Toplumsal cinsiyete duyarlı bir yaklaşımın sonucu, iklim politikalarının formüle edilmesinde, sosyal grupların heterojenliğinin dikkate alınmasıdır. Bu nedenle, toplumsal cinsiyet analizi, iklim politikalarının toplumsal olarak adaletli olmasında bir başlangıç noktası olabilir ve bu yüzden iklim değişikliği açık bir şekilde feminist bir meseledir.[3]

Bu makale, İsveç Yeşiller Partisi Avrupa Parlamentosu Milletvekili ve Avrupa Parlamentosu Balıkçılık Komitesi Başkan Yardımcısı Linea Engström tarafından kaleme alınmış ve Europe’s World adlı dergide yayınlanmıştır.

Çeviren: Deniz Bayram

[1] Ç.N. Atmosferdeki sera gazı birikiminde Amerika’nın payı ve tarihsel sorumluluğunu düşündüğümüzde bu tüm dünyaya karşı ciddi bir tehdit bu.

[2] Ç.N. Karbon ayak izi: birim karbondioksit cinsinden ölçülen, üretilen sera gazı miktarı açısından insan faaliyetlerinin çevreye verdiği zararın ölçüsü.

[3] Bilimsel araştırmalar, kadınların fizyolojik olarak da iklim değişikliğinden farklı biçimlerde etkilendiğini gösteriyor. Bu konuda İsveç’te yaşları 65 ve üzeri olan kadınların açtığı dava buna ilişkin. Daha fazla bilgi için: http://www.greenpeace.org/turkey/tr/news/blog/mavi-gezegen/agarmis-saclarin-iklim-mucadelesi/blog/58651/

*Trump, oval ofiste erkek ekibi ile kadınların doğurganlık haklarına karşı olan yürütme kararlarını imzalıyor. İsveç’in feminist başbakan yardımcısı İsabella Lövin, yanındaki kadınlarla İsveç’in gelecek hükümetlerini de bağlayıcı sera gazı emisyonu kısıtlama yükümlülükleri hakkında yasal düzenlemeyi imzalarken, Trump’ın kadın ve iklim düşmanlığına gönderme yapıyor.

**Kadınların iklim adaleti konusunda, artivizm kapsamında düzenlenen poster yarışmasında tasarlanan diğer posterler için şu web sitesini ziyaret edebilirsiniz. http://womenclimatejustice.org/art-activism-design-winners/

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.