Maalesef kadınların cinselliği ve doğurma kapasiteleri patriyarkal kültür tarafından kadınları aciz, korunmaya muhtaç veya özel bir muameleye ihtiyacı olan aşırı hassas varlıklara çeviren özellikler olarak yorumlanmakta.

1

Fantazya ve gerçeklik her ne kadar birbirinden ayrı düşünülse de fantazyada gerçekliği bulmak, gerçekliğimizde de fantazyanın izlerini sürmek mümkün. Örneğin binlerce yıllık yaratılış mitlerindeki cinsiyet sembolizmini inceleyerek insanların doğum olayını nasıl algıladıklarını ve doğal çevreleriyle kurdukları ilişkiyi yorumlayabiliriz.[1] Kimi antropolojik araştırmalar insanların, sembolizmlerini savunmasızlıklarının çeşidine bağlı olarak inşa ettiği görüşünü destekler. Buna göre, yaratılış mitlerindeki doğaüstü güç sahibinin cinsiyeti insanların neye ihtiyaç duyduğuna göre değişebilir. Yakın ve uzak gelecek koşulları kolayca tahmin edilemeyen bir habitata bağlı, besinini avlanarak sağlayan bir topluluk görünürde topraktan hiçbir şey elde etmediğinden doğaya harici güç kaynaklarını referans alarak yönelmeyi tercih ederken, av hayvanlarının bulunmadığı, bitkilerin temel besin kaynağını oluşturduğu topluluklar doğaya içsel bir güç kaynağı atfederek yaklaşır.

Erich Neumann mitlerdeki ve sanattaki feminen arketipi beden, göbek, yumurta, su gibi büyük bir taşıyıcı kaba benzetmiş (great container) ve topraktan çıkan bitki, bedenden çıkan bebekler ve suların üzerindeki gemiler gibi bu sembollerden türeyen her şeyin feminen olana işaret ettiğini söylemiş. Yaratılış mitlerindeki dişil ögeler (içeriyi temsil eden) doğal süreçlerle ilgiliyken eril ögeler (dışarıyı temsil eden) gökyüzü ve büyüyle ilişkilidir. Babalık ve annelik deneyimleri de buna göre şekillenmektedir. Babalığın soğuk bir disipline edici mekanizma olarak işlerlik gösterdiği toplulukların yaratılış mitleri kadının doğurganlığını dışlar. Sanday, bu çıkarımları istatistiksel verilerle destekler. 112 yaratılış mitinin %18’i kadının doğurganlığını yüceltmekte ve bu mitlere sahip toplulukların % 63’ünde babalar çocuklarıyla direkt bir duygusal iletişim içerisindedir. Eril doğaüstü güçlerin vurgulandığı mitlere sahip topluluklarda bu oran % 17’dir.[2]

Erkeğin otoritesini erkeklik hakkı olarak sergilediği evlilik içi iktidarından farklı olarak babalık, gücünü babalık hakkından alır. Fakat babalık, doğal ve aynı zamanda toplumsal bir gerçeklik olan annelikten farklı olarak keşfedilmek veya icat edilmek zorunda olan bir gerçekliktir.[3] Yaşam veren, doğurganlıkları kutsanan Ana-Tanrıçaların tarihsel süreçte erkek Tanrılar tarafından tahtından edildiklerini biliyoruz. Hayvancılığın ilerlemesiyle erkeğin döllenme (procreation) sürecindeki rolü daha açık bir şekilde anlaşılmış, ilerleyen zamanlarda da Ana-Tanrıçalar mutlaka bir partnerle eşleştirilmiştir.[4] Bu süreç, kadının yaşam veren üreme kapasitesi ideolojik olarak ondan alınıp erkeğe, en sonunda da erkek bir Tanrıya aktarılana değin sürmüştür.[5]

Babalık öyle kavramsallaştırılmıştır ki erkek, yaşamın kaynağı olurken kadın yalnızca doğum yapan bir varlığa dönüştürülmüştür. Bunu tek-kaynaklı (monogenetik) yaratılış olarak düşünebiliriz.[6] Daha açık bir ifadeyle, doğurgan olmayan erkeğe yaratma gücü bahşedilirken doğurgan olan kadın üreme gücünden yoksun bırakılmakla kalmamış, aynı zamanda yaratılmış bir varlığa evrilmiştir. Bu süreçte erkeğin rolü Tanrının dünyayı yaratma gücünü fani düzeyde tekrarlamaktır:

panguTıpkı, tanrının evrenin yaratıcısı olması gibi, erkekler de çocukların yaratıcısıdır. Kadının bedeni ise, yalnızca, tohumu taşıyıp besleyen verimli topraktır. Dolayısıyla, kadın bedeni, dölütün fiziksel gelişimini, büyümesini etkilese bile onun kimliğini, özerkliğini etkilemez. (Bu açıdan, Türkçe’de kadın bedeninin üremeyle ilgili bölgelerinin de erkeğin can verme/dölleme işlevine göre tanımlanması anlamlıdır: Döl yolu, döl yatağı, dölüt.)[7]

Zamanın biyolojik boyutunda kadınlar erkekleri doğururken, kutsal boyutunda her şey tam tersidir. Kronoloji kimin ne kadar güçlü olacağına karar verendir ve her şeyi öncelleyen Tanrı her şeyden ve herkesten güçlü olmalıdır. Tüm sonradan gelenler ona itaat etmelidir çünkü zaman kimin güçlü olacağını kararlaştırandır.[8] Soyut düşünce tarihsel süreçte yaratılmanın bir kavramla, bir isimle ve bir nefesle temsil edilmesi şeklinde kendine ifade bulmuştur.[9] Kutsal nefes tek bir üfürmeyle, dünyadaki hiçbir insanın deneyimleyemeyeceği şekilde, döllenme (procreation) ve yaratma (creation) arasında hiçbir bağ olmaksızın yaratma eyleminde bulunurken, isim vermek anlam ve düzen getirir ve Adem isimlendirme yetkisi verilen tek kişidir. Tanrı bu yetkiyi ona vermiştir çünkü ilk yaratılan odur.

Kanayan beden

Menstruasyon üzerine tartışırken Young (2005) çocuğa öğretilse de öğretilmese de bu olay daima iğrenç ve aşağılayıcı olarak kabul edilir diyen Beauvoir’ın görüşlerini paylaşır ve bunun yarattığı utancın kız çocuğunun dişil konumda olmayı reddetmesine yol açtığını söyler. Bu durum, kadınlara menstruasyon dönemindeyken canlarının istediği her şeyi yapabileceklerini aynı zamanda da menstruasyon yaşadıklarını gizlemek zorunda olduklarını empoze eden kültürden bağımsız değildir. Bu iki mesaj eş zamanlı olarak görev başındadır ve normal olarak kabul edilen kadının menstruasyon döneminde olduğunu gizlemesidir. Menstruasyon döneminin “kirliyim” veya “hastayım” şeklinde yorumlandığını birçok kişi duymuştur. Kristeva (1982) beden içindeki kirletici nesneleri kategorize ederken iki türden bahseder; dışkı ile ilgili olanlar ve menstruasyon kanı. Menstruasyon erkek ve kadın tarafından tiksinti veren bir şey gibi algılanır çünkü o kan bir kadın bedeninden gelen köklerimizi hatırlatır. Tiksindirici bulunur çünkü kendimizi annelerimizden ayrıştırabilmek için gösterdiğimiz çabayla inşa ettiğimiz kendimiz ve diğerleri arasındaki sınırları kaybetme korkusu yaşatır.[10] Dahası, kontrol edilemez bir biçimde akan menstruasyon kanı kadınlar için çocukluk döneminde bittiğine inandığımız kontrol dışı bir durumu temsil eder.[11]

Kanayan bir bedenin deneyimlenişine daha yakından tanıklık edebilmek amacıyla Ekim 2014-Mart 2015 tarihleri arasında Türkiye’nin altı farklı ilinde yüksek lisans tezim için 27 katılımcıyla gerçekleştirmiş olduğum görüşmelere başvurmak istiyorum. Yaşam öykülerini dinleme fırsatını bulduğum görüşmeciler arasındaki bazı kadınlar babalarından ve çocukken çevrelerinde bulunan erkeklerden ilham alarak erilliğe öykündüklerini aktarmıştı. Özellikle iki anlatıda bu durum kristalleşmişti. Çocukluk döneminde zihninde bir erkek figürüne sahip olup olmadığını sorduğumda Candan’ın cevabı şu şekildeydi: “Ben mesela on yedi on sekiz yaşımda falan böyle erkek pantolonu diktirmiştim böyle beyaz gömlek kravatlı filan böyle onunla geziyordum … Ya çok güzel, çok zevkliydi.”

Bir kadın figurüne sahip olup olmadığı sorusunu ise şu şekilde cevaplamıştı:

“Yoktu … kadın boşluk çok acayip bir boşluk bende, şöyle bir şey tanıdığım ilk kadın annemdi sonra babaannemdi. Yani annemi de kaybettikten sonra yani ee kadın benim beynimde kadın yok… bende bir kadın profili yok yani hani erkek çok çıkartabilirim çünkü sağım solum önüm arkam her yer erkekti. Yani köy ee köyde amcalar erkek, şunlar erkek kadınlar hep yoktu ya piyasada kadınlar hep bastırılmış arka tarafta yemekte, aşta, şurda burda hiçbir kadın göremiyorsun … Yani ben ilk adet olduğum zaman bana ayıp kimseye söyleme dediklerinde bunun bir ayıp olduğunu kadınlığın kötü olduğunu [anladım] … bana kadınlığı hep şey gösterdiler kötü, kadın bu dünyada üçüncü dördüncü şey işte kadın sadece s.kilmek için var. Kadın sadece doğurmak için var. Kadın ekmek yapar… Anladım ki kadın olmak kötü yani. Bunu ne zaman taa düzelttim düzelttim yani son iki senedir belki de düzeltiyorum yeni yeni … benim dedem benim babaanneme bunu aşıladı benim babaannem bana bunu aşıladı.” (Candan)

Vajinayı ters çevrilmiş bir fallus olarak sunmanın eril olanın her şeyin nihai ölçütü olduğu prensibinin bir uzantısı olduğunu söyler Bourdieu (2001). Dahası, cinsel organlarımızı algılayış biçimimizin toplumsal ilişkiler içerisinde yer alan tahakkümün kurucusu olduğunu iddia eder. Erkek dışarıyla ilgili, resmi, toplumsal, normal, yüksek ve devamsızlık içeren şeylerin tarafında yer alırken kadın, içeriye ait olan, sönük, alçak olan şeylerin tarafındadır ve yükümlülükleri özel, gizli hatta görünmez veya utanılacak olan şeylerden ibarettir. Bourdieu, kadının tüm bunları düşünüş biçimi tahakküm ilişkilerinin dayattığı biçimde şekillenirse bunun, bilme yetisi (cognition) değil, kabul (recognition) olduğunu ileri surer. Candan tam olarak bu kabul (recognition) eylemini nasıl gerçekleştirdiğini paylaşmıştır.

Bir diğer görüşmeci Ayşe de kız çocuk olmanın nasıl bir şey olduğunu aktararak görüşmeye başlayanlardandı:

“Annemin saçımı örmesi bile sanki benim gururuma ya da ne bileyim onurumu zedeliyormuş gibi hissederdim …  Ee forma almasını istemiştim babamdan karşı çıkmıştı hani sen kız çocuğusun nasıl olur diye. Tabii ki ee köyde sürekli erkeklerle bir arada ee oyunlarımız oynuyoruz falan fakat belli bir saatten sonra hani kız çocuğu ne yapmaz dışarda bulunmaz. Ee yani o yüzden ben sadece herhalde çocukken yediğim dayağı o sebepten yemişimdir aileden. Neden işte belli bir saatten sonra sen dışarıdasın neden erkeklerle oyun oynuyorsun şeklinde. Ee tabii daha sonra ilkokula başlayacağım zaman benim için işte o okulun üniforması etek giyeceğim hiç giymemişim reddetmişim çok zor gelmişti bana ee hayal ediyordum işte saçımı kestirsem erkeğe benzesem o şekilde gitsem nasıl olur hani bunu düşünmüştüm çünkü hep onu görmüşüm model almışım kendime. Ee model aldığımı düşünüyorum ee yani cinsel yönelimim bu değil hani bu şu an biliyorum ama o dönem … o eşitliği kendimce sağlamaya çalışıyordum.” (Ayşe)

Çocukken zihninde bir kadın imgesi olup olmadığına dair soruma Ayşe’nin yanıtı şuydu:

“Yok aslında hiçbir zaman olmadı kadın figürü bende çünkü erkekleri model aldım. Nedir işte ee kendi yaşam tarzları, nasıldı, istedikleri zaman istediği şeyi söyleyebilir, sakıncası yok. Kadın söylediğinde kullandığı kelimelerden, oturuş şeklinden, işte saçını bağlayışından, gülümsemesinden işte bakışından hepsi etken. Ee fakat ondan mıdır bilmiyorum ben hiçbir zaman kadın rolünü de kabullenmedim aslında hani bize biçilen kadın rolünün … basit örnekler vereyim mesela, nedir, ee hani kız çocukları anneye yardım eder rolünü, yoo ben babama yardım etmeyi tercih ederdim hani o tamir vesaireyle uğraşırdı benim ilgi alanım o ne bileyim bir radyoyu bile içini açıp tamir etmek istemiştim hala bile yaparım yani.” (Ayşe)

Bu anlatılar Young’ın Erwin Straus’un erkek ve kız çocukları arasındaki farkları aktardığı çalışmasını incelediği Kız Gibi Atmak “Throwing Like a Girl” (2005) makalesini çağrıştırıyor. Young, kadınların çekingenlik, belirsizlik ve ikircikli bir tavırla hareket ettiğini çünkü kadınlardan bedenlerini sınırsızca kullanmamalarının beklendiğini söyler. Kız çocuklarının oyunları yerleşik, kapalı olmaya meyilliyken aynı zamanda da eve yakın olmaları beklenir ancak erkek çocukları keşif yapmak için küçük gezintilere çıkabilirler. Kız çocuklarına yaralanmamaları, kirlenmemeleri, elbiselerini yırtmamaları ve onlar için tehlikeli olabilecek şeyleri yapmamaları tembihlenir. Böylece kız çocuğu yaşla birlikte artan bedensel bir çekingenlik geliştirir. Eğer bu kurallara uymazsa, bedenini dilediği biçimde kullandığı takdirde bilir ki başkalarının gözüne çarpmayacak biçimde bedensel saldırılara veya en aşırı haliyle tecavüze maruz kalabilir. Bu durum, kadınların otururken neden bacaklarını birbirlerine, kollarını da gövdelerine yakın tuttuklarını açıklıyor. Mekanı, öğretildiği ve onlardan beklendiği gibi, olabildiğince sınırlandırılmış ve dışarıya kapalı bir biçimde deneyimliyorlar.

Sonuç olarak, patriyarkal toplum kadını yalnızca bir beden olarak tanımladığı sürece kadınlar kendi bedenlerini hem nesne hem de özne olarak deneyimlemeye devam edecekler çünkü öznellik bakmayla inşa edilir. Bir özne bakarak kendisini diğerlerine karşı konumlandırır ancak erkeğin her şeyin nihai ölçütü olduğu toplumda bakma eylemi (gaze) erile aittir. Bu durumda Candan ve Ayşe de bir kız çocuğu kendini ne kadar dişil addederse o kadar kırılgan ve durağan olması gerektiği gerçeğinden kaçmaya çalışmışlardı. Ayrıca Ayşe, fazla detaylandırmadan görüşme esnasında, Candan da kayıt cihazı kapalıyken oldukça detaylı bir şekilde çocukken uğradıkları cinsel tacizleri paylaştılar. Cinsel taciz kadınları bedenleri vasıtasıyla aşağılamanın yalnızca bir yolu ve erkekler ve kadınlar biyolojik olarak farklı olabilirler ancak bu farklılıkların nasıl yorumlandığı ve değerlendirildiği yalnızca kültürel bir sonuçtur. Maalesef kadınların cinselliği ve doğurma kapasiteleri patriyarkal kültür tarafından kadınları aciz, korunmaya muhtaç veya özel bir muameleye ihtiyacı olan aşırı hassas varlıklara çeviren özellikler olarak yorumlanmakta.[12] Öyle görünüyor ki üreme (procreation) kapasitesinin erile aktarılışı, kadının doğurganlığının ve bedensel fonksiyonlarının onu ikincil derecede bir varlığa dönüştüren ana sebepler olarak algılanışıyla sonlanmış.

[1] Reeves Sanday,  Peggy. Female Power and Male Dominance: On the Origins of Sexual Inequality (New York: Cambridge University Press, 1990).

[2] Ibid.

[3] Pateman, C. The sexual contract (Cambridge: Polity Press, 1988).

[4] Lerner, G. The creation of patriarchy. (New York; Oxford: Oxford University Press, 1986).

[5] Berktay, F. Tek tanrılı dinler karşısında kadın (İstanbul: Metis, 1996).

[6] Delaney, C. Tohum ve toprak. Çev. S. Souncuoğlu and A. Bora (İstanbul: İletişim, 2001).

[7] Berktay, Tek Tanrılı Dinler, 63.

[8] Sabbah, F. İslam’ın bilinçaltında kadın (İstanbul: Ayrıntı, 1995).

[9] Lerner, The Creation.

[10] Young, I. M. On female body experience: “Throwing like a girl” and other essays (New York: Oxford University Press, 2005).

[11] Grosz, E. Volatile bodies: Toward a corporeal feminism (Bloomington and Indianapolis: Indiana University Press, 1994).

[12] Grosz. E. Jacques Lacan: A feminist introduction (London and New York: Routledge, 1990).

 

1 Yorum

  1. bence müthiş bir yazi. atıfları da cok anlamli buldum ve birçok şey ogrendim, anladım..

    bazı şeyler var ki, kiz cocuklarinin hepsi istisnasiz olarak maruz kaliyor. hepimiz neden oyle dusunuldugu hic açıklanmayan bir çok kural ve anlamsız kisitlamalarla büyüdük.. cevap aradığımızda yine ayni duvarlar çıktı karşımıza..

    buarada bütün bu kurallar, cinsiyet rollerini de beraberinde getirdi. biyolojik cinsiyetimiz ne ise oyle davranmak zorunda bırakıldık.. hepsi birbirini besleyen karmasik bir yumak gibi..

    okudukca, farkli fikirleri duydukca anladim boyle olmasi gerekmedigini..

    genel olarak bu tur konulari okumayi bu sebeple seviyorum.. teşekkürler yazi için..

Cevapla

Please enter your comment!
Please enter your name here