20. yüzyılın en önemli şairlerinden biri olan Sylvia Plath 27 Ekim 1932’de Boston, ABD’de doğdu. 1963 yılında hayatını sonlandırdığında, ardında sıkı bir takipçi ve hayran kitlesi oluşturmuştu bile.

Şiir yazmaya çok küçük yaşlarda başlayan Sylvia Plath’ın ilk şiiri henüz sekiz yaşındayken Boston Herald gazetesinin çocuk bölümünde yayınlandı. İlerleyen yıllarda da çeşitli dergilerde ve gazetelerde şiirleri yayınlanan Plath, 11 yaşında günlük tutmaya başladı. Oldukça yetenekli bir öğrenciydi ve daha çocuk yaşlarda yazdıklarıyla ödüller kazanmaya başlamış, liseden mezun olduktan sonra öğrenimine Smith Koleji’ne burslu devam etmeye hak kazanmıştı.

Hayatı boyunca peşini bırakmayan klinik depresyon hastalığı, lisans yıllarında yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlar. Bu hastalığını nasıl deneyimlediğini 1958 yılının 20 Haziranı’nda yazdığı bir günlük kaydında şu şekilde ifade eder, “Hayatım adeta iki farklı elektrik akımı tarafından büyülenmiş gibi idare ediliyor; keyifli bir pozitif ve ümidini yitirmiş bir negatif. Hangisi devredeyse hayatımın akışını o belirliyor.”

Sylvia Plath / Otoportre

1953 yılının Ağustos ayında 19 yaşındayken intihara teşebbüs eder. Bunun ardından hastaneye kaldırılır ve elektroşok terapisini de içeren bir tedavi sürecine başlar. Bu tedavi sürecinde yaşadıkları, 1963 yılında ölümünden kısa bir süre önce yayınladığı yarı-otobiyografik romanı Sırça Fanus’a ilham verir.

Sylvia Plath’in hayatındaki belirleyici olaylardan biri sekiz yaşındayken babasını kaybetmesi olur. En güçlü ve yalın şiirlerinden bazısında, en bilinenlerden Daddy ve Electra on Azalea Path de dahil olmak üzere, bu kaybın yarattığı etkileri görmek mümkündür.

Plath’in çarpıcı bir şekilde otobiyografik olan şiirlerinde, ruhsal dünyasının acılarını, kocası Ted Hughes ile olan problemli evliliğinin etkilerini, ebeveynleriyle olan çatışmalarını ve kendini nasıl gördüğünü okuyabiliriz. Edebi Biyografiler Sözlüğü[1] yazarlarından Thomas McClanahan, “En açık şekilde dile getirdiği, şiirsel ilhamlarının doğası üzerine tefekküründe Plath’ın sesindeki alaycılığı, umut ve gerçekler arasındaki sınırları sade bir şekilde betimleyişinde görmek mümkün. En gaddar halindeyse, ki Plath gaddar bir şairdir, şiirsel sesini kadınların intikamcısına dönüştürmek için gücünün sonuna kadar açar.” der.

İntihar teşebbüsünün ardından okuluna dönebilecek kadar iyileşen Sylvia Plath, kazandığı Fullbright bursuyla İngiltere’deki Cambridge Üniversitesi’ne kabul alır. Ted Hughes ile tanışması da bu şekilde olur. Tanışmalarından üç ay sonra evlenirler. 1960 yılında kızları Freida, 1962 yılında oğulları Nicholas doğar ancak kısa bir süre sonra ayrılırlar.

Ted Hughes ile olan evliliğinde ihanete ve ev içi şiddete maruz kalmış olan Sylvia Plath, terapistine yazdığı 22 Eylül 1962 tarihli mektubunda, 1961 yılında ikinci çocuğuna hamileyken kocası Ted Hughes tarafından dövüldüğünü ve düşük yapmasının bu olaydan iki gün sonra gerçekleştiğini yazar.

Otoriter bir baba ve şiddet uygulayan sadakatsiz bir kocaya maruz kalmış, iki küçük çocuğun bakımını tek başına üstlenmiş olan Sylvia Plath’ın dünyası gittikçe daralmaya ve negatif elektrik akımı etkisine girmeye başlar ve 1963 yılında mutfağındaki fırının gazını soluyarak hayatına son vermeyi seçer.

Birtakım hukuki güçlükler yüzünden Sylvia Plath öldüğünde Ted Hughes ile hâlâ kağıt üzerinde evli gözükmekteydi. Bu da Ted Hughes’a, Plath’ın mirası üzerinde yetki sahibi olma ve hatta mezar taşına zorla kendi soyadını ekletme hakkı verdi.

Yıllar sonra Plath’ın bazı günlüklerini yok ettiğini itiraf eden Hughes, okuma buluşmalarında sıklıkla haklı protestolara maruz kaldı.

[1] Dictionary of Literary Biography: İlk sayısı 1978’de yayınlanan Amerikan ve İngiliz edebiyatı hakkında 375 sayıdan oluşan ansiklopedi.

Cevapla

Please enter your comment!
Please enter your name here