Dışarıdakiler bizlerin içeride zamanımızın çok olduğunu düşünüyor, “cezaevinde yatmak” diye bir söylem var. Oysa cezaevinde de zamanın yetmediği anlar oluyor. İçeride de olsak yaşamımızı daha disiplinli ve verimli geçirmenin çabasındayız.

Çatlak Zemin olarak Sebahat Tuncel’in de sesi olmak istedik. Sebahat, 2007’de milletvekili seçilerek cezaevinden çıktığı günden bu yana mecliste, sokakta, panel ve etkinlik salonlarında her zaman yol arkadaşımız oldu. Bulunduğu her yere kadın hareketinin sesini, sözünü taşımaya çalıştı. Sebahat aynı zamanda TBMM tarihinde LGBTİ+ haklarıyla ilgili verilen ilk soru önergesinin sahibi oldu. 2008 yılında verdiği bu önergeden sonra sokakta ve mecliste LGBTİ+ haklarını savunmaktan hiç vazgeçmedi.

Sebahat Tuncel, cezaevine gireli beş yılı geçti. Hakkındaki tüm davalar Kobane davasıyla birleştirildi. Sebahat, bir süre önce Kobane davasına katılabilmek için Kandıra Cezaevinden geçici olarak Sincan Cezaevine nakledildi. Mektup ve kart yollamak isteyenler için adresi buraya bırakıyoruz: “Sincan 3 Nolu L Tipi Cezaevi, Ankara”.

Sebahat’ın ve tüm yol arkadaşlarımızın cezaevinden çıkacağı günleri özlemle ve sabırsızlıkla bekliyoruz.

Aysel Tuğluk ve Garibe Gezer’le birlikte gözler cezaevlerinde yaşananlara çevrildi. Sincan Cezaevinde kadın mahkûmlara, özelde kadın siyasetçilere daha baskıcı davrandıklarına ilişkin haberler kamuoyunda paylaşıldı. Neler yaşandığını aktarabilir misin? Cezaevi ile dışarısı arasındaki ilişkileri güçlendirmek için neler yapılabilir?  

Türkiye’de cezaevlerinde yaşanan hak ve özgürlük gaspları günümüzün bir sorunu değil ancak günümüzde iktidarın politikalarına paralel olarak ağırlaşan bir durum yaşanıyor. AKP iktidarının en çok övündüğü konulardan birisi yeni cezaevleri yapmaktı. Oysa her açılan yeni cezaevi Türkiye’de demokrasinin ortadan kalktığı, toplumsal sorunların derinleştiği, politik ve ahlaki anlamda toplumda ciddi bir yozlaşmanın, çürümenin yaşandığı anlamına geliyor. Demokratik ülkeler, önleyici tedbirler almayı, toplumda “suç” işlemenin önlenmesini esas alırken, Türkiye hukuk sistemi “cezalandırma politikasını” esas alıyor. Dikkat ederseniz bu sorunları çözmek yerine daha da ağırlaştırıyor. Cezaevinden çıkanlar tekrar aynı suçu işlemeye devam ediyor. Bu hukuk sisteminin matematiğinin yanlış olduğunu gösteriyor. Önemli olan eşitliğin, hak ve özgürlüklerin, barışın, demokrasinin hakim olduğu bir toplumsal yapıyı güvenceye almaktır.

Türkiye’deki hukuk sistemi sadece siyasi yargılamalarda değil adli yargılamalarda da başarısız. Cezaevlerinin kapasitesinin bu kadar dolu olmasının nedeni de budur. Yani zihniyet değişmez ise cezaevleri her zaman sorun alanları olmaya devam edecektir. Yargılamalarda yaşanan sorunlar, cezaevlerinde de farklı boyutlarda yaşanmaya devam etmektedir. Pratikte yaşanan sorunların çözümü için iktidar sürekli yargı paketleri çıkarmakta, çıkarılan bu yargı paketleri sorunları çözmek yerine yeni sorun alanları açılmasına neden olmaktadır. 

Cezaevleri aynı zamanda çözümsüz bırakılan Kürt sorunu açısından önemli bir merkez konumundadır. Diyalog ve müzakere yöntemlerini reddeden iktidar, Kürt sorununu mahkeme salonlarına, cezaevlerine taşımıştır. Kürt sorununun demokratik ve barışçıl çözüm olanağı İmralı işkence sisteminde ısrar nedeniyle ortadan kaldırılmaktadır. 2011 yılından bugüne sayın Abdullah Öcalan üzerinde mutlak bir tecrit uygulanmakta, sayın Öcalan’ın yasal, anayasal hakları gasp edilmektedir. Tecrit ve izolasyon politikası, sadece Kürtler açısından değil tüm Türkiye açısından ciddi sonuçlar açığa çıkarmıştır. Bugün Türkiye’nin içine girdiği kaotik durum, ekonomik kriz, “tecrit politikasının” bir sonucudur. Üstelik İmralı işkence sistemi 2020 Mart ayında ortaya çıkan COVID-19 virüsü nedeniyle ilan edilen pandemi de bahane edilerek tüm cezaevlerine yayılmıştır. Çıkartılan yargı paketleri ile adli mahkumlara af çıkarılmış, siyasi tutsaklar ise ağır tecrit ve birçok hak gaspıyla karşı karşıya bırakılmıştır. Devletin cezaevlerinde bir strateji olarak belirlediği baskı mekanizmaları, tecrit, tuksakların yaşamlarını daha da ağırlaştırmaktadır. Çıplak arama, hücreye koyma, süngerli odaya koyma, disiplin cezaları bahanesiyle infaz yakmalar, hak gaspları ikinci bir cezalandırmaya dönüşmüş durumda. Bu hak gasplarına, baskı şiddet politikalarına karşı direnmek, itiraz etmek, yeni cezalar almayı veya cezaevinden çıkmamayı göze almak anlamına geliyor. Tabii ki siyasi tutuklular insan onuruna aykırı bu uygulamalara karşı çeşitli yöntemlerle itiraz ediyor, direniyor. Ancak Garibe Gezer’in cezaevindeki uygulamalar nedeniyle yaşamını yitirmesi – ki aynı hafta içinde altı tutsak daha yaşamını yitirdi – tecrit, izolasyon, baskı politikalarının boyutunu gösteriyor. Cezaevlerinde yaşanan hukuksuzluğun, haksızlığın diğer bir konusu ise hasta mahpusların durumu. İnsan hakları örgütleri, aktivistleri bu konunun insani bir konu olduğu, yaşam hakkının güvenceye alınmasında devletin sorumluluğuna yıllardır dikkat çekseler de ne yazık ki cezaevlerinde cenazeler çıkmaya devam ediyor. Aysel Tuğluk arkadaşımızın bugün yaşadığı sağlık sorununun sorumlusu bu iktidardır. Şimdi de sağlık hakkı engellenerek cezaevlerinde kalmasının mümkün olmadığına dair hastanenin raporuna rağmen, cezaevinde ölüme mahkum edilmek isteniyor. Adli Tıp Kurumu insani, bilimsel değil, siyasi iktidarın politikalarına göre kararlar veriyor. Sizin sorularınızı cevapladığım sırada ATK başkanı değişmiş ve mahkemenin talebiyle Aysel arkadaşımız yeniden Adli Tıp’a sevk edilmişti. Umarım bu kez siyaseten karar vermezler.

Kendi durumumuza gelirsem, ben, Sibel Akdeniz ve Aynur Aşan Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmalara katılmak üzere Sincan L-3 cezaevine getirildik. Duruşmalar bittiğinde tekrar getirildiğimiz cezaevlerine döneceğiz. Bu cezaevi erkeklere göre düzenlenmiş ve pandemi cezaevi olarak kullanılmakta. Biz dokuz aydır kadın cezaevine geçmek için uğraşsak da ısrarla burada tutuluyoruz. Cezaevi idaresi mahkeme kararıyla burada tutulduğumuzu, mahkeme heyetinde kendi yetki alanlarının mahkeme salonuyla sınırlı olduğunu söylüyor. Sonuçta dokuz aydır başvurduğumuz tüm kurumlar topu birbirine atıyor. Ama esas amacın bizlerin diğer arkadaşlardan tecrit edilmemiz olduğunu biliyoruz. Çünkü duruşmalara gittiğimiz zamanlarda da kadın cezaevinden gelen arkadaşlardan ayrı tutuluyoruz. 

Burada yaşadığımız sorun daha önce kamuoyuna yansımıştı. Sayım sırasında değiştirilen uygulamaya karşı çıktığımız için şiddete maruz kaldık. Bu konuda bizim itirazlarımız dikkate alınmazken hakkımızda iki disiplin soruşturması açıldı. Sibel Akdeniz arkadaşa bir ay iletişim cezası, bana da iki ay ziyaretçi yasağı verildi. Yetmedi, Ankara Batı Cumhuriyet Savcılığı ve Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından da hakkımızda soruşturma başlatıldı. Oysa şiddete uğrayan biziz. Ama buna, baskı politikalarına itiraz ettiğimiz için yeni baskılara maruz kalan da biziz. Yukarıda, genel olarak cezaevlerinde yaşanan sorunların iktidarın politikası olduğu ortada. Bu politika ile siyasi tutsaklar teslim alınmak isteniyor aslında. Her geçen gün var olan haklar da gasp ediliyor. Pandemi bahanesiyle iki yıldır sosyal haklar, faaliyetler askıya alınmış durumda. Yeni Yaşam, Evrensel gazeteleri cezaevlerine alınmıyor. Kitap sınırlaması (ki bu cezaevinde ancak beş kitap alabiliyoruz yanımıza) vb. birçok sorun yaşanıyor. Yine kantinden aldığımız radyolar dışarı ses vermiyor, kulaklıkla dinlemek zorundasınız. Bu uygulama kapitalist kâr hırsıyla açıklanamaz sanırım. Esas amaç koğuştakilerin ortak bir iş yapmasını engellemek, bireyselliği dayatmaktır. Biz de bu soruna aynı anda aynı frekansı dinleyerek cevap veriyoruz. Kısacası cezaevleri de günlük direnişin, mücadelenin yürütüldüğü bir alandır. Dışarıdakilerin gündemlerinden birisi de cezaevleri, cezaevlerinde yaşananlar olmalı diye düşünüyorum. Sadece tutsak yakınlarının gündemi olmamalı. Sonuçta bizlerin dışarıyla bağ kurma olanağımız sınırlı. Cezaevlerinde yaşananların kamuoyuna yansıması, cezaevlerinin gündem olmasıyla mümkündür. Sadece sorun değil, bazen yazarak, mektup, kart göndererek de dayanışma gösterilebilir.

Cezaevi süreci insanın kendine dönmesi için de bir fırsat aynı zamanda. Bu süreçte “keşke yapsaydım” dediğin ya da “çıkınca mutlaka yapmalıyım” dediğin bir şeyler var mı?

Türkiye’nin tamamının açık cezaevine dönüştürüldüğü bir süreci yaşıyoruz. Bazen kendi aramızda esprisini yapıyoruz, kim daha özgür? Dışarıda olsak kesin tutuklanırdık diye. Fiziki olarak hapsedilmiş olmanın, dört duvar arasında olmanın elbette zorlukları var. Sürekli kameralarla izlenmek, önüne çıkarılan engeller, sınırlamalar ister istemez insanın yaşamını etkiliyor. Ancak tüm bu zorluklara karşı direnmenin, bu zorlu mekanlarda da yaşamı anlamlandırmanın, zamanı daha iyi ve verimli geçirmenin mücadelesini veriyoruz. Bizler halklarımız için, kadınlar için, çocuklar için, emekçiler için daha güzel bir yaşam istiyoruz. Bunun için mücadele ederken iktidar sahipleri tarafından hapsedildik. Fiziki olarak belki çalışmalarımızı engellediler ama zihinsel olarak özgürüz ve buradan da eşitlik, özgürlük, barış mücadelesini yürütmeye çalışıyoruz. Dışarıdakiler bizlerin içeride zamanımızın çok olduğunu düşünüyor, “cezaevinde yatmak” diye bir söylem var. Oysa cezaevinde de zamanın yetmediği anlar oluyor. İçeride de olsak yaşamımızı daha disiplinli ve verimli geçirmenin çabasındayız. Örgütlü bir yaşam disiplinine sahibiz. Zaman planlaması, günün daha üretken geçmesi, kendini her an geliştirmek, eğitmek için içerde de önemli. Evet cezaevinde beş yılı geride bıraktım. 2016 yılında da yine kasım ayında tutuklanmış, dokuz aya yakın Gebze Cezaevinde kalmıştım. O dönemin koşulları farklıydı, son beş yılı F tipi koşullarında geçirmek farklı bir deneyim: Bu süreci mümkün oldukça verimli geçirmeye, dışarıda iken zaman bulup okuyup, araştıramadığım konular üzerine yoğun okumalar yaparak geçirdim, geçiriyorum. Tabii bu süreçte aynı zamanda 25 yıllık pratik siyasi çalışmalarımı, kadın, ekoloji vb. çalışmalarımı da gözden geçirme, değerlendirme; yaptıklarımı, yapamadıklarımı, olanakları ne kadar doğru değerlendirdiğimin de muhasebesini yapıyorum doğal olarak. İnsan genel olarak “ben merkezci” bir eğilime sahip yani kendisinden yola çıkarak, kendisini hayatın merkezine alarak olayları, olguları değerlendiriyor. Bazen insanın kendisine dışarıdan bakması, kendisine bir ayna tutması, gelişim ve değişim açısından iyi oluyor. Sorunların kaynağında kendisini göremeyen, çözümün de kendisinde olduğunu göremiyor. Yaşananları dışarıyla izah eden, kendi gerçekliğini göremeyen birey veya grubun, siyaseti, değişimleri zamanında görüp kendini ona göre konumlandırması da kolay olmuyor doğal olarak. Bugünden bakınca bazı süreçlerde daha farklı da bir yaklaşım geliştirmemin daha iyi sonuç verebileceğini görüyorum. Bazı konularda inat etmemin, direnmemin de ne kadar doğru olduğunu da görebiliyorum. Tabii ki toplumsal yaşamın bir parçasıyız, kolektif bir yaşamın parçasıyız, tek başına değiliz. Ortak bir iradenin önemi kadar özgür bir birey olmanın da mücadeleyi geliştirmekteki öneminin farkındayız. Yeter ki bunun dengesini iyi kuralım.

Dışarıya çıkınca mutlaka yapmalıyım dediğim çok şey oluyor. Her tarafın gri betonla dolu, yüksek duvarlar ve tel örgülerle çevrili olduğunu düşündüğümüzde sanırım ilk önce sınırsız gökyüzüne bakarım. Yeşilin yasak olduğu bir alanda olunca insan yeşili, doğanın canlılığını özlüyor. Toprağı özlüyor.

Siyasette en “yetkili” mercilerde görev alsan da kadın ve feminist hareketten hiç kopmamaya gayret ettiğini biliyoruz. Bugün takip ettiğin kadarıyla Türkiye’de kadın hareketi için neler söylersin? Kadın hareketinde ittifaklar, güncel politik hedefler konusunda düşüncelerini aktarır mısın?

Ben ilk aktif çalışmalara İstanbul / Esenler’de mahalle kadın komisyonunda başladım. Bu süreç hem kadın özgürlük bilincimin gelişmesinde hem de bir kadın olarak var olma mücadelemizde önemli bir başlangıçtır. Sizin de belirttiğiniz gibi daha sonra siyasi partilerde çeşitli görevler üstlendim. Ama tüm çalışmalarımı kadın özgürlük bilinciyle yürütmeye çalıştım. Kadınların karar alma ve uygulamalarda yer almasının ne kadar önemli olduğunu bu süreçlerde deneyimledim. Kadınlar karma örgütlerde çalışırken eril zihniyetle günlük yüz yüze geliyor. Erkek egemen siyaset kültürü ile mücadele etmek durumunda kalıyor. Biz biliyoruz ki kadınların olmadığı hiçbir mekanizmada kadınlar lehine kararlar alınmadığı gibi kadın sorunları da gündem olmuyor.

Kürt özgür kadın hareketi özgürlük yürüyüşünde önemli bir desteğe sahip aslında. Eş başkanlık, eşit temsil, özgün özerk kadın örgütlenmesi, kadınların yerel yönetimlere, siyasete etkin katılımında örgütlü kadın gücünün olması kadar demokratik, ekolojik, kadın özgürlükçü paradigmanın da etkisi var. 1848 Mart’ında yayınlanan bir şiirde kadınlar “Ne istiyorsunuz? Ne yapmaya çalışıyorsunuz” diye soran erkeklere “Sizlerle birlikte barışın ve hakikatin hüküm sürdüğü yeni bir dünya kurmak istiyoruz. Her ruhta adalet, her yüreğe sevgi istiyoruz. Tam ve eksiksiz özgürlük istiyoruz,” diye sesleniyorlar ve diyorlar ki “Kız kardeşler elimizden bir şey gelmez demeyin.”, bu günümüz açısından da geçerli bir çığlık.

22. yüzyıl kadın yüzyılı olabilir. İlk iki cinsel kırılma (neolitikten merkezi uygarlık sistemine geçiş ve tek tanrılı dinlere geçiş) kadınlar aleyhine gelişmiştir. Üçüncü cinsel kırılma kadınlar lehine gelişebilir. Bunun için kadınların örgütlenmesi, kendi kurtuluş ideolojisini toplumla buluşturması gerekir. Türkiye’de hem feminist hem sosyalist kadın hareketleri kadın mücadelesi açısından çok önemli işler yaptılar. Cinsiyetçiliğe, milliyetçiliğe, militarizme ve savaşa karşı eylem, etkinlikler gerçekleştiriyorlar. Bu kadınların özgürlük mücadelesinde önemli kazanımlar da elde edildi. Ancak gelinen aşamada kadın kazanımlarımız tehlikede. İstanbul Sözleşmesi iptal edildi. Kadınlar sistematik şiddete uğruyor. Kadın katliamları, çocuk istismarları, taciz, tecavüz, ayrımcılık, yoksulluk, göç vb. birçok sorun alanı ile yüz yüzeyiz. Ancak bu sorunların takvimsel günlerde etkinlikler düzenlemek veya yaşanan olaylar sonrası açıklamalar yapmakla çözülmeyeceği de ortada. O nedenle yeni bir başlangıca ihtiyaç olduğu açık. 19 ve 20. yüzyıl siyaset tarzı aşılmayı zorunlu kıldığı gibi, kadın özgürlük mücadelesi de yeni bir yöntemi, bakış açısını geliştirmeyi zorunlu kılıyor diye düşünüyorum.

Kadınların Kürt sorununun çözümü ve barış politikalarının geliştirilmesinde daha aktif bir rol oynaması gerekir. Ortadoğu’da yaşanan savaş, Afganistan’daki son gelişmeler, kadınların barış mücadelesinin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha gösterdi. Kadınların sadece silahlı çatışmalara karşı değil, toplumsal barışın sağlanması, demokratik bir toplumun gelişmesinde öncü bir rol üstlenmesi gerekir. Son yıllarda özellikle Türkiye kadın hareketinde bu konuda bir zayıflık olduğunu, “barış” gündeminin gelişmediğini düşünüyorum. Özellikle Kürt sorununun demokratik ve barışçıl çözümünü engelleyen iktidarın savaş politikalarına itiraz konusunda yeterince güçlü bir refleks verilmediğini, dayanışmanın zayıf kaldığını düşünüyorum. Türkiye kadın hareketi ile birlikte oluşturduğumuz Barış İçin Kadın Girişimi, Kadın Özgürlük Meclisi dönemsel örgütlenmeler değildi. Tabii ki Türkiye’de kadınlar üzerinde, toplum üzerinde büyük bir baskının olduğunun, devlet tarafından korkutma, sindirme siyaseti yürütüldüğünün, demokrasi ev özgürlük alanlarının ortadan kaldırıldığının, toplumun nefessiz bırakıldığının farkındayız. Ama buna rağmen itiraz etmek, mevcut duruma kendimizi mahkum bırakmamak, kadınların geleceği açısından kritik bir öneme sahip. Kız kardeşlerimiz özgür değilse biz de değiliz. Kadın dayanışmasını örgütlemek, hem kadına yönelik şiddetin katliamların önlenmesi hem de toplumsal barış için çok kıymetli. Ancak günümüz koşullarında dayanışmayı aşan, geleceğimizi birlikte örgütlemenin birleşik mücadele araçlarını geliştirmek gerekiyor. Kadın özgürlükçü bir yaşamı örgütlemeyi feminist hareket de önüne koymalı. Yine sosyalist kadın hareketi sınıf mücadelesinde kadın örgütlenmesini yeniden ele almalı diye düşünüyorum. “Evet, biz ekmek kavgasındayız ama güllerin kavgasını da veririz.”. Kadınlar daha güzel, özgür, eşit ve barış içinde bir yaşamı hak ediyor. Yeter ki yan yana gelelim, örgütlü kadın gücünü açığa çıkaralım ve mücadelemizi toplumsallaştıralım.

Bu soruyu Gültan’a da sormuştuk: Eşbaşkanlığın HDP; HDK; DBP’nin mor çizgisi olduğunu biliyoruz. Ancak cezaevinde tutuklu eşbaşkanlık temsilinin kadınlar açısından güçlü olmadığını gözlemliyoruz. Sizce bunun nedeni ne olabilir?

Eşbaşkanlık sistemi kadınların özgürlük mücadelesi, toplumsal, siyasal, ekonomik yaşamın kadın özgürlükçü bir zihniyetle dönüştürülmesi açısından çok önemli bir mekanizma. Eşbaşkanlık sadece eşit temsil demek değil, eşbaşkanlık erkek egemen zihniyete karşı politik bir devrimdir. “Politik alanda kazanmadan hiçbir alanda kazanmak mümkün değildir.” değerlendirmesi en çok da kadın özgürlük mücadelesi açısından geçerlidir. Beş bin yıllık erkek egemen merkezi uygarlık sistemi kadınlara karşı savaş açmış, kadınların tüm birikimine, emeğine el koymuş, kadını toplumsal yaşamın dışına atarak, köleleştirmiş, evlere hapsetmiştir. Bu sistem değişmeden kadınlar açısından gerçek anlamda bir özgürlük mümkün görünmüyor.

Dünyada bizim uyguladığımız şekliyle eşbaşkanlık bir ilk. Sadece siyasi partide değil, yerel yönetimlerde örgütlü olduğumuz tüm kurumlarda eşbaşkanlık ve eşit temsil esas alınmaktadır. Kadınların siyasal, ekonomik, kamusal yaşamın dışına itildiği bir sistemde, bu uygulama kadınların yaşamını değiştirmekle kalmıyor erkeklerin de değişim dönüşümünde önemli bir rol oynuyor. Ancak binlerce yıllık erkek egemen sistemin alışkanlıkları, kendisini yaşamın her alanında her gün üretmesi, geleneksel kadınlık erkeklik rollerinin üretilmesi gerçeği ile mücadele ediyoruz. O nedenle kadınların sürekli bir mücadeleye ve toplumu örgütleyecek araçları geliştirmesine ihtiyaç var. Kadın özgürlük mücadelesinin toplumsallaşması, kadın-erkek eşitliğini güvenceye alacak kurumsallaşmaların ve Anayasal, yasal güvencelerin geliştirilmesi gerekir. O nedenle eşbaşkanlık bir temsiliyet sorunu değil, özgürlük yolunda kadınlara eşlik eden önemli bir mekanizmadır. 

Siyasi soykırım operasyonlarıyla “rehin” alınan kadın eşbaşkanlarımızın, kamuoyuna seslerinin yeterince yansımadığı bir gerçek. Ancak bu bizden çok devletin tecrit ve izolasyon politikasının bir sorunudur. Tabii bizde de hâlâ erkek egemen anlayışlar söz konusu. Bizler sisteme karşı verdiğimiz mücadele kadar içerde de günlük olarak mücadele yürütüyoruz. Ancak cezaevlerindeki eşbaşkanlarımızın sesinin halka, kamuoyuna yeterince ulaşamamasının sebebi, eşbaşkanlık sistemimizi kendileri için tehdit olarak algılayan, tehlike olarak gören iktidar blokunun politikalarının bir sonucudur. Sadece cezaevlerindeki eşbaşkanlarımızın değil, dışarıda büyük bir emek ve çaba içerisinde olan eşbaşkanlarımızın da görünür olması, sesini duyurması çok kolay olmuyor, hele medyanın iktidarın basın birimi gibi davrandığı bir süreçte.

Beş yılı aşkın bir süredir cezaevindesin. Girdiğinden beri yargılama sürecin devam ediyor. Son olarak hakkındaki suçlamalar Kobane davasında birleştirildi. Bu konuda neler söylemek istersin?

Kürtler Türkiye’de cumhuriyetin kuruluşundan bugüne mahkeme salonlarında dilini, kimliğini, kültürünü savunmak zorunda bırakılıyor. Dünyanın en kadim halklarından olan Kürtler halk olmaktan kaynaklı haklarını savundukları, eşit, özgür, demokratik bir toplumsal düzende yaşamak istedikleri için büyük bedeller ödemek durumunda bırakılıyor. İstiklal mahkemelerinden devlet güvenlik mahkemelerine, ağır ceza mahkemelerine… Devam eden yargılamalar, Kürtlere karşı yürütülen inkâr, imha, asimilasyon politikalarının bir parçası olarak yürütülüyor. Söz konusu Kürt halkı, Kürtler olunca “özel yasalar” devreye giriyor, Anayasa, yasalar, hak ve özgürlükler yok sayılıyor. Irkçı yargılamalar denince akla ABD ve siyahlar geliyor. Oysa Türkiye’deki yargılamalara bakınca, yargılamaların “ırkçı” bir zihniyet alt yapısı ile yürütüldüğünü görürsünüz. Türkiye’de onlarca farklı kimlik, kültür olmasına rağmen “Türk milleti” adına kararlar verilir, Türkiye halkları adına değil. Bu dilin kendisi bile bize çok şey anlatıyor diye düşünüyorum. Tabii bu yargılamaların iki boyutu var: birisi biraz önce söylediğim gibi, Kürtlerin kendi siyasetini, kültürünü, dilini savunmak zorunda bırakıldıkları yargılamalar. Diğeri de maruz kaldıkları saldırılar, hak ihlallerine, yaşam hakkı ihlallerine ilişkin yargılamalar. Bu ikincisinde yani Kürtlere, Kürt yurttaşlara karşı işlenen suçlar büyük oranda “cezasızlık” politikaları ile sonuçlanır. Örneğin faili meçhul (aslında belli) cinayetler, köy boşaltmalar, gözaltında kayıplar vb. birçok konuda failler cezalandırılmak şöyle dursun ödüllendirilmektedir. Yani söz konusu Kürtler olunca “ikili bir hukuk sistemi” devreye girmektedir. Yani Kürtlerin hak ve özgürlükleri, yurttaşlık hakları yok sayılıp anayasa ve yasalar askıya alınarak ayrı bir hukuk uygulanmaktadır. 

Kürt siyasi hareketine yönelik yürütülen siyasi soykırım operasyonları (KCK davaları, Kobane davası vb.), kayyım politikası, HDP’nin kapatılma girişimi, Kürt kurumlarının kapatılması, Kürt kadın hareketine yönelik zor ve baskı politikalarına bu anlamda bakmak resmin bütününü görmek açısından önemli diye düşünüyorum. Kürt halkının örgütlü mücadelesi, siyaseti kriminalize edilerek, devlet şiddeti ve baskısı meşrulaştırılmaya çalışılmaktadır. Tabii bu baskı ve şiddet politikası Kürtlerle sınırlı kalmamaktadır. Kürtlerin dostları başta olmak üzere, demokratik muhalefet, demokrasi ve özgürlük süreçleri, kadınlar doğrudan bu politikadan nasibini almaktadır. Hele günümüzde giderek otoriter bir yapıya dönüşen “başkanlık rejimi” ve onun kurumsallaştırılma çabaları toplum üzerinde büyük bir baskı, zor uygulamalarına yol açmıştır.

Yukarıda belirttiğim politikanın bir parçası olarak bizler de cezaevlerinde rehin olarak tutuluyoruz. Sizin de belirttiğiniz gibi Gültan Kışanak’la birlikte yargılandığımız Malatya’daki dava sürerken 12 Ekim 2020 tarihinde sevgili Aysel Tuğluk ve Gültan Kışanak’la “Kobane davası” olarak bilinen dosya kapsamında ikinci kez tutuklandık. Birkaç ay önce de Malatya dosyasının bir kısmı Kobane dosyasıyla birleştirildi.

Kobane davası bir intikam davasıdır. Türkiye’nin Kürt karşıtı politikasının bir parçasıdır. Kobane’de IŞİD vahşetine karşı direnen Kobane halkıyla dayanışma için sokağa çıkan, demokratik hakkını kullanan halkın eylemlerinin provoke edilmesi, paramiliter güçlerin devreye sokulması sonucu onlarca insanın katledilmesinin sorumlusu o dönemki siyasi iktidardır. Bu gerçeklik elbet bir gün tüm yönleriyle açığa çıkacaktır.

Kobane davası gerçekleri gizleme, demokratik siyaseti, demokratik muhalefeti baskı altına alarak Türkiye’nin demokratikleşmesini, Kürt halkının özgürlük sorununun çözümünü engelleme, tek adam rejimi olarak adlandırılan “Başkanlık sisteminin” kurumsallaşması politikasının bir parçasıdır. Bu dava bahane edilerek, demokratik hak ve özgürlükler, siyaset yapma özgürlüğü ortadan kaldırılmaktadır. HDP’nin kapatılma davası, HDP’ye yönelik zor ve zulüm politikaları, Kürt siyasetçilerin hapsedilmesi iktidarın demokratik siyasetten ne kadar korktuğunun da bir göstergesidir. Demokratik, ekolojik, kadın özgürlükçü bir yaşamı savunan HDP aynı zamanda umudun adıdır. AKP ve onun küçük ortakları halkların umudunu kırmak istiyor. Ancak bunu başaramayacaklarını kendileri de biliyor. Dikkat ederseniz AKP’nin 2015 yılında devreye koyduğu Kürt karşıtı politika, “çöktürme planı” kendisini çöküşe sürüklemiştir. Bugün elinde devletin zor araçlarından başka bir şeyi kalmayan iktidar topluma korku salarak, tehdit ederek ayakta durmaya çalışmaktadır. Bizler ise tüm baskılara, zulme rağmen dimdik ayaktayız. Bizler içeride, halkımız bulunduğu her yerde, HDP örgütlü olduğu her alanda, faşizme kayyım siyasetine zulme karşı direniyor, mücadele ediyoruz. Bu direniş ve mücadele Türkiye halklarının, Kürdistan halkının ortak mücadele partisi HDP’yi bugün Türkiye siyasetinin geleceğini belirleyecek bir konuma getirmiştir. Önümüzdeki sürecin nasıl olacağını belirleyecek olan faşist blok değil, demokratik bloktur. Kürt ve Türkiye halklarının birleşik mücadelesidir.

Kürt kadın siyasetçi olarak bugün ülkenin içinde bulunduğu ekonomik-siyasi duruma dair ne düşünüyorsun? Önümüzde bir seçim var. İttifaklar, güncel politik hedefler konusunda neler söylemek istersin?

Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik-siyasi krizin temel sebebi iktidarın “rejim krizi”, tekçi, otoriter bir rejim kurmak için, içine girdiği siyasi hattır. Bu politikanın merkezine Kürt karşıtlığı, düşmanlığı konulmuş, hem iç hem de uluslararası siyaset de buna göre düzenlenmiştir. Kendilerince 2. Cumhuriyet kurulurken, tıpkı 1. Cumhuriyetin kuruluşunda olduğu gibi Kürtleri dışında tutmak. Bu politik çizgi, savaş, çatışma, kutuplaşma, milliyetçilik, cinsiyetçilik, dincilik pratiklerini de beraber getiriyor. Kendi rejimlerini kurumsallaştırmak ve 2. Cumhuriyetin anayasasını yazmak isteyen iktidar, önünde engel olarak gördüğü Kürt siyasi hareketini, demokratik muhalefete yönelik 2015’ten bugüne sistematik bir hâl alan baskı, gözaltı, tutuklama, kayyım uygulamaları ile engellemeye çalışıyor. Bu zihniyet kadın özgürlük mücadelesini de kendi önünde ciddi bir engel olarak görüyor. Kadınlara yönelik ideolojik, politik alanda ciddi bir saldırı olmasının, kadın kazanımlarının gasp edilmesinin nedeni de bu.

Türkiye’de dünya genelinde yaşanan kapitalizm krizi ile 20 yıldır iktidarda olan AKP’nin yönetememe krizi birleşince toplum nefes alamaz hâle gelmiş durumda. Ekonomik krizin faturası halka ödetilmeye çalışılıyor. Cumhur İttifakı giderek taban kaybediyor, ancak anketlere göre hâlâ ciddi bir kitle desteğine de sahip. Bu onların gücünden değil, muhalefetin güçsüzlüğünden, topluma yeterince güven verememesinden kaynaklanıyor. Cumhur İttifakı taban kaybediyor ancak bu Millet İttifakına geçmiyor. Bu durumun ittifak ortakları tarafından analizinin güçlü yapıldığını düşünmüyorum. “Bekleyin sandık kurulunca her şey değişecek.” söylemi toplumsal muhalefeti erteleyen, iktidarın elini güçlendiren bir söylemdir. İktidar toplum özelinde korku iklimi yaratarak, devletin tüm baskı aracını kullanarak şiddeti toplumsallaştırıp kutuplaştırmayı, ayrımcılığı derinleştirerek, demokratik hak ve özgürlük taleplerini bastırıp görünmez kılarken, Millet İttifakı da sokağı mücadele alanı olmaktan çıkarıp, demokrasiyi sandık demokrasisine indirgeyerek, iktidarın elini güçlendiriyor, ömrünü uzatıyor.

Bu iki blok da Türkiye halklarının, demokrasi, eşitlik, adalet, barış ve özgürlük taleplerine, ekonomik sorunların çözümüne dair topluma yeni şeyler sunmuyor. Programları birbirine benzer her iki blok da sağ siyasetten medet umuyor. Bu nedenle Türkiye’deki rejim krizinin, ekonomik-siyasal krizin çözümünü geliştirme programından yoksunlar.

HDP’nin içinde yer aldığı Demokrasi İttifakı bu açıdan Türkiye’deki mevcut krizden çıkışın adresi olarak görülüyor. Demokrasi ve özgürlük mücadelesi, kadın, ekoloji, halklar ve inançların eşitlik, özgürlük mücadelesi, kadın hakları mücadelesi, sistem karşıtı sosyal hareketlerin bu süreçte yan yana durması, ortak mücadele zeminlerini yaratması tarihi bir sorumluluk aynı zamanda zorunluluktur. Türkiye’nin daha otoriter faşizan bir yöne mi evrileceği yoksa demokrasiden yana mı evrileceğini bu üçüncü çizgi, Demokrasi İttifakı belirleyecektir. Bu ittifak bazı taktik ittifaklar da geliştirebilir. Ancak Demokrasi İttifakını oluşturacak olan siyasetlerin uzun soluklu, toplumun tüm sorun alanlarına çözüm geliştirecek bir program ve eylem çizgisini geliştirmesi ve bunu toplumla buluşturması kritik öneme sahiptir. Bizlerin hedefi koltuğa kimin oturacağı değil, Türkiye’de nasıl bir sistemin inşa edileceği olmalıdır. Millet İttifakının etrafında birleştiği “parlamenter sisteme dönüş” eskiyi çağrıştırmakta, topluma yeni bir şey vaat etmemektedir. Dünyada birçok ülkede halkların değişim talepleri gibi Türkiye’de de güçlü bir değişim talebi var. Bu değişim talebini eskiyi çağrıştıran, eskiye dönüşü vaat eden bir siyasetin sağlaması mümkün değil. Bu açıdan da HDP’nin de içinde yer aldığı demokrasi bloğunun önü açık. Demokrasi İttifakını oluşturan siyasetlerin kendisine daha çok güvenerek, topluma öncülük etme sorumluluğunu yerine getirmek için seçim odaklı değil, demokrasi, eşitlik, barış ve adalet, başka bir yaşamın nasıl mümkün olacağının programını, eylem çizgisini geliştirmesi durumunda başarı mutlaka gelecektir.

Son söz olarak; beş yıldır içeriden dışarıya bu günlerin geride kalacağına ilişkin umudu ayakta tutan ve mücadeleden hiç geri adım atmayan biri olarak 2022 için neler söylemek istersin?

Mücadelenin var olduğu yerde umut da var demektir. Umut varsa yaşam da vardır. Evet zorlu zamanlar yaşıyoruz, evet hem ekonomik kriz hem pandemi yaşama koşullarımızı ağırlaştırdı, evet Türkiye hızla bir uçuruma sürükleniyor. Evet kadın katliamları, işsizlik, yoksulluk, yolsuzluk, adaletsizlik yaşanıyor. Evet ayrımcılık var, patriyarka var ama unutmayalım ki tüm bunlara karşı direnenler de var. Mücadele edenler de var. Özel olarak 2022’ye bir anlam yüklemiyorum ama Türkiye’de bir değişimin eşiğinde olduğumuzu düşünüyorum. Değişimin kimin öncülüğünde yapıldığı, hangi zihniyetle yapıldığı önemli o nedenle yeni bir yaşam isteyenlerin anı kaçırmamasını umuyorum. Kendi geleceğimizi kendi öz gücümüzle, örgütlü gücümüzle değiştirebilecek gücümüz de yeteneğimiz de var. İşte bu umut beni heyecanlandırıyor. 

Bir cevap yazın

Please enter your comment!
Please enter your name here

seventeen − 12 =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.