Bütün kurumlara neredeyse içkin olan patriyarka, kadınların işini, ücretini, erişebildiklerini ve erişemediklerini belirlerken; Türkiyeli ve Suriyeli ayrımından önce toplumsal cinsiyet temelinde bir ayrımı gösteriyor. Elbette ardından mültecilik statüsüne dahi erişemeyen Suriyelilerin, vatandaş olmamalarından kaynaklanan diğer ayrımlar geliyor.

Geçtiğimiz günlerde, Şimdiki Kadınlar Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği, Kadınlarla Dayanışma Vakfı ve Kırkayak Kültür’ün Mutfak||Matbakh Atölyesinin kolektif çalışması sonucu ortaya çıkan ve Lülüfer Körükmez tarafından hazırlanan “Piyasa, Politika ve Toplumsal Cinsiyet Kıskacında Kadın Emeği” raporu yayınlandı. Suriyeli ve Türkiyeli kadınların ücretli emek piyasasında birlikte çalışma deneyimlerine odaklanan, kadınların ev dışı ücretli işgücüne katılımlarının belirleyenlerini ve etkilerini toplumsal cinsiyet ve gruplar arası ilişkiyi odağına alarak araştıran raporu Lülüfer Körükmez’le konuştuk.

Türkiye’deki Suriyeli sayısı, bunların içindeki kadınların sayısı, çalışan kadınların sayısı, çalışan kadınların sosyal güvenliklerinin olup olmadığı hakkındaki veriler neler ve bu veriler bize ne söylüyor?

Göç İdaresi’nin resmi verilerine göre Türkiye’deki Suriyeli nüfus içinde kadınların oranı %46 civarında. Kadınlar arasında çalışma yaşında olanların oranı, yani 15-60 yaş arasındakilerin oranı, yaklaşık %45. Buna karşın, Türkiye’de çalışma yaşında olan Suriyeli kadınlar arasında çalışanlar %10-15 arasında değişen oranlarda hesaplanıyor.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın 2019 verilerine göre Türkiye’de çalışma izni verilen toplam Suriyeli sayısı 31 bin 185. Bu durumda, gerek erkekler gerekse de kadınlar için sosyal güvence sahiplerinin oranının ne kadar düşük olduğunu görüyoruz.

Bu veriler bize Suriyeli mültecilerin, güvencesiz bir hayat yaşadıklarını söylüyor elbette. Çalışma izniyle edinilebilen sosyal güvence, kişilerin bugünkü haklarının korunması anlamına geldiği gibi, gelecek için de bir güvencedir. Ancak Suriyeliler için süreklilik gösteren bir güvencesizlik halinden bahsedebiliriz. Örneğin, hastalık, kaza gibi durumlarda sigorta olmaması, kişinin korunmasız kalması demektir.

Mevzuatta Geçici Koruma altındaki kişilerin emekliliğine dair herhangi bir ibare yer almıyor. Bu da, sigortalı olsalar dahi bunun sadece sağlık hakkına erişim ve kaza gibi durumlarda bir güvence sağlayabildiği, ancak yaşlılık için bir güvence sağlamadığı anlamına geliyor.

Cinsiyetçi işbölümü nedeniyle çok fazla kadın güvencesiz ve düşük ücretle çalışıyor. Türkiyeli ve Suriyeli kadınların çalışma koşullarında ne tür farklar var?

Öncelikle burada bahsettiğimizin alt sosyo-ekonomik sınıftan kadınlar olduğunu belirtelim. Türkiyeli kadınların sigortalanma ihtimali ve oranı daha yüksek. Türkiyeli kadınlar da sigortasız, güvencesiz çalıştırılabiliyor, ancak Suriyeli kadınların istihdamında sigortasız çalıştırma neredeyse bir norm.

Her zaman hatırlamak gerekir, Türkiye’de kadın emeğine yönelik politikalar kadınları ucuz ve esnek işgücü olmaya itmiştir. Bu nedenle Türkiyeli veya Suriyeli, genel olarak kadınların çalışma koşullarının erkeklerden daha kötü olduğunu aklımızda tutmalıyız. Dolayısıyla, ücretlerde de benzer bir durumdan bahsedebiliriz. Kadınlar genel olarak piyasada erkeklerden daha düşük ücret alıyor. Yine, hatırlayalım, Uluslararası Çalışma Örgütü ve Türkiye İstatistik Kurumunun (2020) rakamlarına göre Türkiye’de cinsiyete dayalı ücret farkı %15,6 olarak hesaplanırken, sigortalı çalışanlarda yani formel sektörde cinsiyete dayalı ücret farkı %11,5, sigortasızlarda yani enformel sektörde çalışanlarda bu fark %24 civarındadır. Kadınlar aleyhine olan bu eşitsiz durumda Suriyeli kadınlar daha da eşitsiz konumda. Suriyelilerin Geçici Koruma rejiminden kaynaklanan kırılganlıkları, yani çalışma izni alınmasının işverene bırakılması ve ek olarak yetkililerin Suriyelilere yönelik ihlalleri görmezden gelmesi, bu eşitsizliğe zemin hazırlıyor ve sürekli kılıyor.

Rapor boyunca analizinizin temel kavramlarından biri olarak “toplumsal cinsiyet rejimini” kullandığınızı görüyoruz. Bu kavramı kullanmanızın özel bir amacı var mı? Kadınların emek pratiklerini anlamada bu kavram özel olarak bize ne söylüyor?

Moghadam’ın tarifiyle, kısaca toplumsal cinsiyet rejimi, bir sistem oluşturan, birbiriyle ilişkili toplumsal cinsiyete dayalı toplumsal ilişkiler ve kurumlar kümesidir. Bunlar farklı alanlarda ortaya çıkar; politika, ekonomi, devlet, vb. Rapor boyunca bu kavramı kullanmamızın sebebi; kadınların işgücü piyasasındaki pozisyonlarını açıklarken ve bunun toplumsal cinsiyetle etkileşimini anlamaya çalışırken, bireysel ve kültürel etkilerden ziyade, kurumlar eliyle yaratılan çerçeveyi göz önünde tutmak istedik. Yani, örneğin, kadınların işgücüne katılımını sadece kadınların çalışması konusunda ailenin etkisi veya kültürel engellere ek olarak kadınlara iş yaratılıp yaratılmadığı veya ne tür işler yaratıldığını açıklama çerçevemiz olarak tuttuk.

Bu çerçeve bizim millet ve kültür ayrımını, yani “Türkiyeli” ve “Suriyeli” ayrımını bir miktar da olsa kenara bırakarak, toplumsal cinsiyet bakımından kadınların nasıl emek piyasasında ortaklaştığını görmemizi sağladı. Şunu söylemeye çalışıyorum: Bütün kurumlara neredeyse içkin olan patriyarka, kadınların işini, ücretini, erişebildiklerini ve erişemediklerini belirlerken; Türkiyeli ve Suriyeli ayrımından önce toplumsal cinsiyet temelinde bir ayrımı gösteriyor. Elbette ardından mültecilik statüsüne dahi erişemeyen Suriyelilerin, vatandaş olmamalarından kaynaklanan diğer ayrımlar geliyor.

Bugün içinde bulunduğumuz kriz ve yoksullaşmanın arttığı koşullarda kadınlar ve özellikle Suriyeli kadınlar yoksullukla baş etmek için nasıl çarelere başvuruyorlar?

Kadınların yoksullukla baş etme stratejileri elbette oldukça geniş bir alana yayılır ve çeşitlenir. Giderleri azaltma ve çeşitli kaynaklardan ayni ve nakdi yardım aramaya ek olarak kadınların ve çocukların ev içinde veya ev dışında ücretli çalışması yoluyla gelirin artırılması da önemli stratejilerdendir. Tam da bu nedenle, kadınların ekonomik olarak darboğaza girdikleri, acil veya uzun vadeli ihtiyaçların ortaya çıktığı durumlarda, “aileye destek” amaçlı çalıştıklarını görüyoruz ve yine bu nedenle ucuz işgücü içinde kadın emeğinde bir sirkülasyon görüyoruz. Sürekli işgücünde kalmaktan ziyade dönemsel çalışma oldukça yaygın.

Çocuk emeği ise Türkiye’de giderek yaygınlaşıyor. Bazı sanayi alanlarına gittiğinizde 6-8 yaşlarında çocukların dahi çalıştıklarını görebilirsiniz ve maalesef sayıları hiç de az değil.

Dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi Türkiye’de de göçmenler ve Türkiyeliler gibi bir yapay ayrışma üzerinden çalışmaların yapıldığını vurgulamışsınız. Türkiyeli ve Suriyeli kadınlara odaklandığınız bu çalışmada, siz bu ikiliğe düşmemek için neler yaptınız? Ve ikili bir ayrışmaya düşmeden grupların özgün özelliklerini araştırmaya dahil etmek sizce nasıl mümkün?

Türkiyeli ve Suriyeliler arasındaki ayrım temel olarak hukuksal statüden kaynaklanıyor. Hukuksal statü, yani Türkiye vatandaşı olanlar ve olmayanlar arasındaki ayrım elbette çok gerçek. Yapay ayrımdan kastettiğimiz şu; gerek akademik gerekse sivil toplumda yapılan çalışmalarda, gruplar arasında etnisitelerine, uyruklarına vb. bağlı, neredeyse doğal kabul edilen ayrımlar olduğu varsayılıyor. Yani, Suriyeliler, Bulgarlar veya Türkler gibi. Biz bu araştırmada, bir yandan devlet politikaları ve küresel piyasaların uyruğundan bağımsız olarak kadınları nasıl kıskaca aldığını göstermeye çalışarak alt sınıftan kadınlara dair bir şey söylemek istedik. Bu şekilde özcü bir yaklaşımdan ziyade toplumsal cinsiyet ve sınıf temelli bir yaklaşımla kadınlar arasında bir ortaklığı gösterebildiğimizi umuyoruz. Ancak, elbette ki az önce bahsettiğim vatandaş olan ve olmayanlara yönelik ayrımın da yine politikalar yoluyla, yoksullukla mücadele eden, geçinmek için emeklerinden başka bir şeyi olmayanlar arasında nasıl bir hiyerarşi oluşturduğunu ve düşmanlık tohumlarını serptiğini de tartışmaya çalıştık.

“Grupların özgül özelikleri” olduğunu varsayarken, ileri sürerken dikkat etmek gerekir, çünkü “Hangi grupların?” sorusunu sorduğumuzda Türkiyeli kadınlar, Arap kadınlar gibi gruplamaların ne kadar büyük ve heterojen olduğunu görürüz. Antepli kadınlar gibi şehir bazında gruplamalar dahi yapamayız. Bu elbette çok uzun bir tartışma ve henüz kimsenin elinde sorunsuz işleyen çözümler, metodolojiler yok. Ancak, elbette, tartışmaya bir yerden başlamamız gerekiyor.

Türkiye’de Suriyelilere yönelik ırkçı yaklaşım ve davranışların esas olarak politikacılar, medya ve sosyal medyadan kaynaklandığını yazmışsınız. Gündelik karşılaşmalarda bunun yansımaları nasıl oluyor?

Dışlayıcı, ayrımcı, düşmanca söylemler, gündelik yaşamın her anında yansımasını buluyor. Bu yansımanın sanırım ilk görünümü sosyal mesafedir. Yani, Türkiyelilerin Suriyeliler ile yakın ilişkiye, arkadaşlığa, komşuluğa gönülsüz olmaları. Hem İstanbul hem de Gaziantep’te görüşmeler Suriyelilerin ve Türkiyelilerin fiziki mekanda yoğun olarak birlikte yaşadığı yerlerde yapıldı, fakat bu fiziki yakınlığın sosyal temasa dönmediğini gördük.

Türkiyelilerin Suriyelilere ilişkin dışlayıcı, ayrımcı vb. ifadelerinin neredeyse harfi harfine sosyal medyada, gazetelerde vb. tekrarlanan ifadeler olduğunu gördük. Dolayısıyla sosyal mesafenin yarattığı boşluk, negatif tutum ve tavırlarla dolmuş vaziyette.

Aynı işyerinde çalışan Türkiyeli ve Suriyeli kadınlar arasındaki sosyal temasın güçlü olmadığını yazmışsınız. Bunun nedenleri ve sosyal temasın güçlendirilmesine yönelik önerileniz neler?

Temasın artması, barışçıl bir ortamın tesisi için yapılması gerekenler çok katmanlı. En acil olan elbette nefret dilinin bir an önce terk edilmesi. Politikacılar burada çok önemli. Gerek politikacılar gerekse de medya, mülteciler ile mülteci olmayanları birbirine rakip kişiler, topluluklar olarak çerçevelemeyi bir an önce bırakmalı. Elbette, adına ister entegrasyon deyin ister uyum, isterse de birlikte yaşam, bu çok uzun vadeli ve zahmetli bir süreç. Ancak, toplumsal barış için hayatın her alanında politikalar geliştirmek gerekiyor.

Birlikte yaşamanın mümkünlüğü genelde temas ve empati üzerinden tartışılıyor. Oysa siz raporda bunun yeterli olmadığını, ancak çalışma koşullarının herkes için iyileştirilebilmesiyle toplumsal temasın ırkçılık karşıtı bir işlevi olabileceğini söylüyorsunuz. Bunu biraz açabilir misiniz?

Temas elbette hâlâ daha çok önemli ve değerli. Gerek resmi kurumlar, gerekse de sivil toplum teması artırıcı politikalar üretmeye devam etmelidir. Ancak temas, insanların herhangi bir biçimde birbirine rakip olarak konumlandığı şekillerde olmamalı. Yani, insanlar yoksulluk ve güvencesizlik içinde, geçimi sağlayacak işe erişimde veya iş yerinde birbiriyle rekabet etmek zorunda bırakıldığında, maalesef oradan eşit birlikte yaşam değil, husumet çıkıyor. Örneğin, konfeksiyonda, saat başı veya parça başı ücretle çalışan kişiler, iş yerinde birbirine rakip çalışanlar haline geliyor. Daha az yorucu iş almak, daha kolay dikilen kumaşı olan işi almak gibi şeyler nihayetinde kişilerin gelirlerini doğrudan etkiliyor. Hâlbuki kadın kooperatiflerinde yaptığımız görüşmelerde olduğu gibi birlikte ortak üretim yapan, birbirine rakip olmayan kadınlar arasında arkadaşlık gelişebiliyor. İletişime daha açık hale geliyorlar.

Raporda kadınların deneyimlerini şekillendiren makro koşullardan sıklıkla bahsediyor, piyasa, devletlerin tanıdığı statüler ve toplumsal cinsiyet rejimine vurgu yapıyorsunuz. Sivil toplum örgütlerinin de hedeflerine ulaşması için olmazsa olmaz olan bu konudaki politika önerilerinizi kısaca aktarabilir misiniz?

Sivil toplum örgütleri elbette çok geniş ve çeşitli. Bir yandan devletle ve kurumlarıyla eşgüdüm içinde çalışan dernekler varken, diğer yandan küçük dayanışma örgütleri var. İnsani yardım yapan örgütler de var, feminist politika yürütenler de. Ancak, hemen hemen bütün örgütler için şunu hatırlatmak önemli: Sadece göçmenler ve mülteciler için onlarla birlikte hareket etmek önemli. Bu elbette bir politika gerektirir. Sivil toplumun önemli bir kısmı apolitik örgütler. Hak temelli ve eşit birlikte yaşamın tesisi, ancak politik mücadeleyle mümkün olabilir.

Suriyelilere yönelik stereotiplerin kadınlar arasında da yaygın olduğunu görüyoruz. Yine de gerçekleştirdiğiniz atölyelerde gruplara birbirleriyle ortaklıklarını sorduğunuzda, Türkiyelilerin tek ortak nokta olarak kadınlık dediğini, Suriyelilerin ise yine kadın olma ve toplumsal cinsiyet rolleri etrafında cevaplar verdiğini görüyoruz. Bu noktada kadın olmak üzerinden ırkçılığa karşı bir duruş gelişme ihtimali sizce var mı?

Kadınların “kadınlık” algısı da pekala cinsiyetçi olabiliyor maalesef. Türkiyeli kadınların, Suriyeli kadınları tam da böyle bir gözle ve dille anlattıklarını gördük: “Süsleniyorlar”, “geziyorlar”, “çocuklarıyla yeterince ilgilenmiyorlar” ve buna benzer pek çok ifade. Dolayısıyla kadın olmak zemininde bir buluşma sağlanacaksa bunun tamamen feminist yaklaşımla ve politikayla yapılması gerekiyor.

Sizce feminist/kadın hareketi göçmen kadınlarla ilgili nasıl bir politika yürütmeli?

Feminist/kadın hareketi, birliktelik zeminini genişletmeli. Bu zemini eşitlik üzerinden kurmalı elbette. Şu ana kadar feminist hareketin göçmenlerle ve göçmen hareketleriyle çok yakından ilişkilendiğini görmedik maalesef. Mülteci, göçmen kadınlar için çeşitli hizmetlerin verildiği programlar, eğitimler yürüten dernekler ve örgütler olmakla birlikte, politik özneler olarak göçmenlerle bir arada ve yan yana olmanın önünü açacak stratejiler geliştirilmeli.

Bir cevap yazın

Please enter your comment!
Please enter your name here

2 × 3 =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.