Çocukluktan ergenliğe ve yetişkinliğe geçişte dayatılan patriyarkal normlar nedeniyle kadının gelişimi daha dolaylı ve çapraşık. Uzlaşma ve olgunlaşma yerine boyun eğme ya da uyumsuzlukla, kimi zaman da kendini imhayla sonuçlanabiliyor.

illustration: Yelena Bryksenkova

Dünyanın çeşitli dillerinde kadınların yazdığı büyüme/bilinçlenme romanlarından oluşan bir liste sunuyoruz sizlere… Bireylerin büyüme/bilinçlenme sürecini anlatan bu edebi türe “bildungsroman” da deniyor.

Erkek yazarların kaleme aldığı ve kahramanın erkek olduğu, 19. yüzyıla ait klasik bildungsromanlarda, bireyin olgunlaşıp isteklerine kavuşması ve toplumla kaynaşması konu ediliyor. 20. yüzyılın sonlarında “kadın bildungsromanı” veya “kadın oluşum romanı” kavramını ortaya atan feminist eleştirmenler ise, bu anlatıların genelde doğası gereği erkeğinki gibi düz bir çizgi hâlinde ilerlemeyen ve çelişkili izlekler içeren bir tür olduğunu söylüyorlar. Çocukluktan ergenliğe ve yetişkinliğe geçişte dayatılan patriyarkal normlar nedeniyle kadının gelişimi daha dolaylı ve çapraşık. Uzlaşma ve olgunlaşma yerine boyun eğme ya da uyumsuzlukla, kimi zaman da kendini imhayla sonuçlanabiliyor.

Katkılarınızla zenginleşmeyi bekleyen listemizin ilk bölümünü çeviri romanlarla sınırladık. İkincisinde, bu coğrafyada yaşayan ya da yaşamış olan kadınların eserlerini ele alacağız.

Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım – Elena Ferrante 

Müstear isimle yazan Ferrante’nin gerçek kimliği gizemini koruyor olsa da bir kadın olduğu, dahası feminizme yakın durduğu biliniyor. “Kadınların mücadeleleri, kadınların düzyazıları ve kadınların edebiyatı olmasa kendimi tanıyamazdım; bunlar beni bir yetişkin haline getirdi” diyor, kendisiyle yapılan bir söyleşide. Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım, 4 ciltten oluşan Napoli Romanları serisinin ilk romanı. Napoli’nin yoksul bir mahallesinde büyüyen iki kız arkadaşın inişli çıkışlı hikâyesi ve aralarındaki dayanışma ve rekabet yoluyla etkileşim, yerküredeki milyonlarca okuru neredeyse büyüledi. 22 dile çevrilen anlatının arka planında ise, 1960’lı ve 70’li yıllarda hızla kabuk değiştiren bir ülkenin panoraması var. Ferrante, İtalya’daki toplumsal iktidar ilişkilerinin gündelik hayata yansımasını, çok sayıda aile hikâyesiyle -aile güzellemesi yapmadan- betimliyor.

Talih Kuşu – Amy Tan 

1952 doğumlu yazar Amy Tan, Çin’den ABD’ye göç eden bir ailede büyümüş. Otobiyografik izler taşıyan bu romanında, göç ettikleri ülkenin diline ve kültürüne uyum sağlamaya çabalayan Çinli annelerle büyüme sancıları çeken Amerikalı kızlarını anlatıyor. “Çin usulüne göre yetiştirildim” diyor bir anne. “Hiçbir şey arzu etmemem, başka insanların derdini, acısını yutmam, kendi derdimle yanmam öğretildi bana… kızıma bunların tersini öğretmiş olmama karşın, o yine böyle benim gibi oldu. Benden doğduğu için, bir kız olarak doğduğu için belki de. Ben de kendi annemden doğmuştum, ben de kız olarak doğmuştum.” Gördüğü büyük ilgiden sonra, roman 1993 yılında sinemaya da uyarlandı.

Oğlanlar – Jessica Schiefauer

Güldünya Yayınları’ndan çıkan romanın adı sizi yanıltmasın; Oğlanlar aslında ergenlik çağındaki kızlara odaklanıyor. Fantastik/masalsı öğeler taşımasına, İsveç’in küçük bir şehrinde geçiyor olmasına rağmen, toplumsal cinsiyetin kurulumuna dair gerçekçi, neredeyse evrensel bir hikâye. Roman karakterlerinden Kim, yanlış bir bedene doğmuş olduğunu düşünüyor ve sıkışmışlık duygusuyla bedensel sınırlarını aşmayı deniyor. Bella’nın ise doğayla bağı çok güçlü, kendine ait serasında bitkiler yetiştiriyor. Sürprizlerle dolu bu ilginç roman, Pojkarna (Girls Lost) adıyla sinemaya da uyarlanmış. Jessica Schiefauer kitabı, “Oğlanlar toplumdaki cinsiyetçiliğin, kadın bedenini objeleştirmenin bize ne yaptığıyla ilgili” diye özetliyor: “Yasalara baktığımızda kâğıt üstünde İsveç’te hiçbir cinsiyet ayrımcılığının olmaması gerek. Fakat işin gerçeği iş yerlerinde, okullarda, sokaklarda, cinsiyetçilik her yerde.”

Persepolis – Marjane Satrapi

Bu listedeki diğer kitaplardan farklı olarak, Persepolis bir çizgi roman; siyah-beyaz oluşu onu daha da etkileyici kılıyor. İranlı illüstratör Marjane Satrapi, 10 yaşındaki bir kız çocuğunun gözünden, 1979’da gerçekleşen İran İslam Devrimi’ni, devrim öncesinde ve sonrasında gerçekleşen sokak hareketlerini ve protestoları, özgürlük beklentilerinin nasıl boşa çıktığını, ertesi yıl başlayan İran-Irak savaşının yol açtığı yıkımı ve acıları hem hüzünlü hem de mizahi bir dille öykülemiş. Hikâyenin sonrasında, yurt dışında geçen eğitim yılları, İran’a geri dönüş ve genç kahramanımızın bağımsız bir kadına dönüşmek için verdiği mücadele var. Çizgi filme de uyarlanan Persepolis, 2000’li yıllarda Batılı okurlar tarafından büyük ilgi görmüş ve İranlı kadınları görünür kılmıştı.

Sula – Toni Morrison

1993’te Nobel’e uzanan Toni Morrison, bu ödülü kazanan ilk siyahi kadın oldu. Sula’da, aynı yoksul mahallede büyüyen iki kız arkadaşın hikâyesini, sıradışı yan karakterlerle besleyerek anlatıyor. Nel ile Sula, hayata aynı şartlarda başlamış olsalar da aile yapıları ve patriyarkal dayatmalar karşısında takındıkları tutum birbirinden çok farklı. Nel evliliğin koruyuculuk vaadi ile uzlaşırken yola gelmez Sula’nın yaşam tarzı, mahalleli tarafından neredeyse bir tehdit olarak görülüyor. “Edebiyatta bir kadının erkek hakimiyetine girmemesi, tam bir felaketle sonuçlanmasa da pişmanlıklar, mutsuzluk getirir” diyor Morrison romana yazdığı önsözde. “Sula’da ben bu kaçışın yalnızca siyahi toplum düzeyinde değil kadınlar arası dostluk düzeyinde de sonuçlarının neler olabileceğini keşfetmek istedim.”

Kedi Gözü – Margaret Atwood

Kedi Gözü, ergenlik çağındaki kızlardan oluşan küçük bir arkadaş grubu içerisinde yaşanan akran zorbalığının hikâyesi. Roman, retrospektif bir sergi için çocukluğunun ve gençliğinin geçtiği kente, Toronto’ya dönen kadın ressamın gözünden, geriye dönüşlerle kurgulanmış. Elli yaşlarındaki Elaine, kimliğini ve başarılı sanat kariyerini inşa ederken geçmişin hayaletlerinden, en çok da akran grubunun lideri konumundaki Cordelia’nın etkisinden uzun yıllar nasıl kurtulamadığını aktarıyor. Çocuk yaşta maruz kaldığı cesaret ve sadakat testlerinin, kadınlarla olan sonraki ilişkileri ve sanatsal çizgisi üzerinde bıraktığı izleri de… Türkçe’ye 90’larda çevrilen romanın yeni baskıları yapılmadığından ancak sahaflarda bulmak mümkün.

Sevgili – Marguerite Duras 

Çabucak iş işten geçiverdi yaşamımda. Daha on sekiz yaşımda iş işten geçmişti. On sekizle yirmi beş arasında beklenmedik bir yöne gitti yüzüm. On sekizimde yaşlandım” diye yazmış Marguerite Duras, otobiyobiyografik romanı Sevgili’de. Henüz on beş buçuk yaşındayken Vietnam’da bir nehir gemisinde tanıştığı, yirmi yedi yaşındaki Çinli erkekle yaşadığı cinsel aşkı anlatıyor. Vietnam -ya da o yıllardaki adıyla Hindiçin- bir Fransız sömürgesi. Beyaz kızın ailesinin yoksul, erkeğin Çinli bir milyonerin oğlu olması hikâyeyi daha da ilginç kılıyor. Çıkar çıkmaz okurlardan büyük ilgi gören Sevgili, 1992’de Jean-Jacques Annaud tarafından sinemaya da uyarlanmış.

 

Tek Meyve Portakal Değildir – Jeanette Winterson

Tek Meyve Portakal Değildir, 1959 doğumlu yazar Jeanette Winterson’ın ilk romanı. Evlat edinildiği hayli dindar bir aile tarafından sevgisiz büyütülen roman kahramanının adı da Jeanette. Aile hayatlarının merkezinde, katı kurallarıyla kilise ve mensup oldukları komünite var. Hayata dair her bilgiyi İncil’e referansla sorgulayan Jeanette’in aileden kopuşu, kızlara ilgi duyduğunu fark etmesiyle başlıyor. Öylesine kararlı görünüyor ki annesi ve kilisenin rahibi içine cin girdiğine hükmediyorlar. Yapayalnız bir ergen bu büyük badireyi sağ salim atlatabilecek mi dersiniz? Şu kadarını söyleyelim: Tek Meyve Portakal Değildir, bu listede yer alan belki de en pozitif roman.

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.