İstanbul Sözleşmesinin feshi ve bu süreçte süregiden tartışmalar kadınlara ve LGBTİ+lara yönelik ayrımcılığı meşrulaştırırken şiddetle mücadele konusunda kamuoyunda oluşan öfkeyi dindirmek için vaatleri de beraberinde getirdi.

Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın “Bundan sonra kimse kravat takıp, iyi hâl indiriminden yararlanamayacak” diyerek tanıttığı Kadına Karşı Şiddet ve Sağlıkta Şiddetle Mücadele Kapsamında Yapılması Öngörülen Değişiklikler Hakkında Kanun Teklifi, “Kadına yönelik şiddetin sebeplerinin tüm yönleriyle araştırılması ve alınması gereken tedbirlerin belirlenmesi amacıyla kurulan Meclis Araştırma Komisyonu” tarafından hazırlandı. Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Başkanlığına sunuldu; bu hafta Meclis Genel Kurulunda görüşülecek. Teklif ceza kanununda kadınlar lehine görünen değişiklikler içeriyor. Israrlı takibin suç olarak düzenlenmesi, şiddet suçlarında kadına yönelik şiddet durumunun ceza arttırıcı sebep sayılması, mahkemelerde iyi hâl indirimini sınırlayıcı önlemler, kasten yaralamanın katalog suçlar arasına alınması ve şiddete maruz kalan kadınlara CMK’dan ücretsiz avukat atanması gibi öneriler bulunuyor. Bu öneriler hem yıllardır alanda çalışan kadın örgütlerinin dile getirdiği hem de İstanbul Sözleşmesinin devleti yükümlü kıldığı sorumluluklar. Bu teklif önerdiği olumlu değişimlere rağmen en temelde toplumsal cinsiyet yokmuş, kadına yönelik erkek şiddetinin kaynağı toplumsal cinsiyet eşitsizliği değilmiş gibi davranan bakış açısı nedeniyle etkili olmaktan uzak/göstermelik bir adım olarak kalıyor.

Geçtiğimiz yıl 21 Mart’ta bir gece yarısı İstanbul Sözleşmesinden çıkıldığında Türkiye’de şiddetle mücadele açısından yeni bir dönem başladı. Her ne kadar İstanbul Sözleşmesi hiçbir zaman gerektiği gibi uygulanmamış olsa da toplumsal cinsiyet eşitliğini temel alan bütüncül yaklaşımı temel referans işlevi görüyordu. Sözleşmenin feshi ve bu süreçte süregiden tartışmalar kadınlara ve LGBTİ+lara yönelik ayrımcılığı meşrulaştırırken şiddetle mücadele konusunda kamuoyunda oluşan öfkeyi dindirmek için vaatleri de beraberinde getirdi. Kadına yönelik şiddetle mücadelede kendi sözleşmelerimizi yazacağımızdan yasalarımızın bize yeteceğine kadar çeşitli argüman ve vaatler sıralandı. Kısa bir süre sonra ise TBMM Kadına Yönelik Şiddetin Sebeplerinin Belirlenmesi Araştırma Komisyonu kurularak alanda herkesin yanıtını bildiği sorunun cevabını bulmak için uzmanlar ve konuyla hiçbir alakası olmayan kişiler dinlendi. Komisyonun 8 Mart’ta yayınlanan raporunda toplumsal cinsiyet ifadesi sadece geçmiş dönemdeki ulusal eylem planlarında ve çeşitli kurumların iç eğitimlerinde geçiyor (geçmişi tamamen silmek zor). İstanbul Sözleşmesi ise sadece muhalefet partilerinin soru önergelerinde geçtiği için rapora girebilmiş. 2021 öncesinde İstanbul Sözleşmesine referansla yapılan tüm çalışmalar tarihten silinmiş durumda. Burada IV. Ulusal Eylem Planında, bırakın geçmiş yıllarda olduğu gibi sözleşmeye atıf yapmayı, kadına yönelik şiddetle mücadeleye dair uluslararası belgelerin özetlendiği bölümden bile çıkarıldığı trajikomik gerçeği hatırlamakta fayda var.

Tüm bu İstanbul Sözleşmesi düşmanlığına rağmen, gerek komisyon raporunda gerek kanun teklifinde sözleşmenin bahsi geçmeden, toplumsal cinsiyet demeden sözleşmenin maddelerinin yer aldığını görebiliriz. Devletin İstanbul Sözleşmesinden çekilme kararının ardından İstanbul Sözleşmesinin maddelerini seçerek uygulamaya çalışması ironisi bir yana, Türkiye’de kadına yönelik şiddetle mücadele açısından umutsuzluk verici durumu bize tekrar gösteriyor. Sözleşme eşitliği temel alırken kılavuz niteliğindeki maddeleri şiddeti önleme, kadınları şiddetten koruma, şiddet faillerini cezalandırma ve şiddetle mücadele etmekle yükümlü kurumların koordinasyonunu merkeze koyuyordu. 6284 sayılı Kanunun uygulanması ve koordinasyon konusundaki sorunları kadın örgütleri her fırsatta dile getiriyorlar.[1] Şiddetin önlenmesi için birincil koşul ise toplumsal cinsiyet eşitliğini tesis eden politikalardan geçiyor.

Aksi hâlde mevcut yasalar erkek egemen yaklaşımdaki uygulayıcıların rolü ve siyasi iradenin etkisi ile kağıt üzerinde kalıyor, işlevsiz hâle geliyor ve yasa ile uygulama arasındaki boşluk gittikçe artıyor. Alanda çalışan kadın örgütleri ve dava takipleri yapan feministler olarak yıllardır tekrar tekrar esas olanın uygulama olduğunu, Türkiye’de yasalar ve uygulamalar arasında büyüyen boşluk nedeniyle halihazırda mevcut olan yasaların dahi işlemediğini söylüyoruz.

Toplumsal cinsiyet eşitliği karşıtı politikalar İstanbul Sözleşmesi tartışması ile ortaya çıkmadı elbette. Hatta eşitlik karşıtlığının sözleşmeden çekilmenin ana gerekçesi olduğunu söylemek daha doğru. Özellikle son yıllarda kadınların haklarına yönelik saldırıları hem söylem hem de hukuk alanında daha güçlü hissediyoruz. Kadınların medeni kanundaki haklarına açık bir saldırı olan nafaka düzenlemesi tartışması bu saldırıların en somut hallerinden biri. Kürtajın fiili olarak engellenmesi ise artık 10 yılı aşkın bir gerçek hayatımızda. Tüm bu saldırılar, kadınların kendi bedenleri, emekleri, hayatları ve kimliklerine dair kendi kararlarını vermelerini engellemeye ve kadınları erkeklere tabi kılmaya dair. Hiçbir yasal dayanağı olmamasına rağmen evli bir kadın spiral taktırmak istediğinde koca izni talep eden bir devlet kadınların hayatlarını erkeklerin eline bırakıyor. Ardından bu gücü verdiği erkekleri ceza ile korkutup “terbiye” edebileceğine inanıyor.

Oysa feministler uzun yıllardır şiddetle mücadelenin ceza çerçevesine sıkıştırılamayacağını; ceza artırımının şiddetle mücadele açısından faydalı değil tam tersi biçimde zarar verici olduğunu dile getirdi. Ağır cezaların şiddete maruz kalan kadınların şikayetçi olmaları önünde engel oluşturduğunu söylediler. Bunun yerine zaten var olan ve yeterli olan yasaları, kadınların şikayetçi olmak için ilk başvurdukları kurumlardan mahkeme salonlarına kadar etkili biçimde ve kadınların toplum içindeki eşitsiz konumunu gözeterek uygulamak gerektiğini vurguladılar.[2] Kadınların yaşadıkları şiddetin sistematik olduğunu ve bu sistematik şiddete karşı başvurdukları mekanizmalarda kendini tekrar eden bir cezasızlık politikasının hâkim olduğunu söylediler. Sistematik şiddete karşı meşru müdafaa için faili öldürmek zorunda kalan kadınlara haksız tahrik indirimi verilmeyerek cezasızlığın nasıl da aslında cinsiyetçi biçimde işlediğini gösterdiler.[3]

2010 yılında feministler Kadın Cinayetlerine İsyandayız kampanyasını başlattıklarında hem o yıllarda kamuoyunun yabancı olduğu kadın cinayeti kavramını yerleştirmek hem de mahkemelerde kapılar ardında hakimlerin verdiği cinsiyetçi kararları, erkeklik indirimi olarak adlandırdıkları haksız tahrik indirimini ifşa etmeyi hedefledi. Kadın cinayeti davalarını izleyerek, kamuoyu oluşturarak hakimler üzerinde baskı kurdular. Baskıya ihtiyaç vardı çünkü toplumsal cinsiyet normlarına uymamak kadınların öldürülmesi için makul gerekçe olarak kabul ediliyor, ceza indirimine yol açıyordu. Haksız tahrik indirimleri açıkça erkek şiddetini meşrulaştırılması demek ve bu yasa teklifinde haksız tahrik lafı bile geçmiyor. Kadınların hayatlarının değersizliğinin bu apaçık örneği, adaletin kadınlar için olmadığını açığa çıkarıyor. Bu son bahsi geçen iyi hâl indirimine çözüm üretme gayretinin yanına mahkemelerdeki erkek dayanışmasını kırmak eklenemez miydi? Eklenemezdi çünkü cinsiyet görmeden adaletsizliği görmek mümkün değil. Bu nedenle bugün hâlâ erkek adalet değil gerçek adalet talep etmek durumunda kalıyoruz. Peki adalet sadece biz dövüldükten, yaralandıktan, öldükten sonra mı gelecek?

Burada Nahide Opuz’un hikayesini hatırlayalım. Nahide Opuz ve annesi, kocası tarafından maruz kaldıkları sistemli şiddete ve ölüm tehditlerine karşı defalarca savcılık ve karakola şikâyette bulundular. Ancak şiddet uygulayan koca her seferinde ya tutuksuz yargılandı ya da tutuklu iken serbest bırakıldı. Nahide ve annesini tehdit ederek şikayetlerini geri almaya zorladı. Şikâyetin geri alındığı gerekçesiyle koruma tedbirleri talepleri sonuçsuz kaldı. Sistematik şiddet görülmediği ve önlem alınmadığı için Nahide Opuz’un annesi öldürüldü; ancak katilin cezası iyi hâl ve haksız tahrik indirimleri ile düşürüldü. Bu örnek şiddetle mücadele etmenin yalnızca Ceza Kanununda yapılacak birkaç değişiklikle mümkün olmadığını, çok daha bütüncül ve kapsamlı bir destek mekanizmasına ihtiyaç olduğunu gösteriyor. Nahide Opuz’un ve şiddete maruz kalan kadınların ihtiyacı; tedbir ve gizlilik kararlarının kadınlar için yeterli süreler için verilmesi ve uygulanması, şiddetten uzaklaşmak isteyen kadına biricik ihtiyaçları çerçevesinde her türlü desteğin koordineli olarak sağlanması, ve kovuşturma ve soruşturma aşamalarında şikayetin alınmasından delillerin toplanmasına ve verilen cezalara kadar sürecin her aşamasında kadından yana yaklaşımla uygulamalar geliştirilmesi. Nahide Opuz, annesi ve şiddete maruz kalan tüm kadınlar için adalet sadece faillerin cezalandırılması değil. Şiddet tehdidi olmadan özgür ve bağımsız hayatlar yaşadığımız bir hayatı mümkün kılacak bir siyasi irade.

[1] Bkz. Erkek Şiddetiyle Mücadelede Koordinasyona İlişkin İzleme Raporu: https://morcati.org.tr/izleme-raporlari/erkek-siddetiyle-mucadelede-koordinasyona-iliskin-izleme-raporu/

[2] Bkz. Hapishaneler erkek şiddetine çare olabilir mi?: https://catlakzemin.com/hapishaneler-erkek-siddetine-care-olabilir-mi/

[3] Bkz. Hayatta kalmanın cezası: https://catlakzemin.com/hayatta-kalmanin-cezasi/

Bir cevap yazın

Please enter your comment!
Please enter your name here

17 − 12 =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.