İran’da 17 Eylül’de Jîna (Mahsa) Amînî’nin ahlak polisi tarafından öldürülmesinin ardından başlayan isyanlar birinci ayını doldurdu. Diasporadaki feministler de bu zaman diliminde oldukça aktif örgütlendiler. Biz de onlarla iletişim hâlinde olduğumuz bu süreçte neler yapabiliriz diye düşünmeye başladık. İlk aklımıza gelen Türkçe içerik üretmek oldu ve aklımıza gelen bütün soruları diasporada Berlin odaklı ancak onunla sınırlı olmayan bir şekilde “Feminists4Jina” adıyla örgütlenen gruptan arkadaşımız Asadeh’e[1] yolladık. Arkadaşlarımıza isyan süresince neler yaptıklarını, nasıl hissettiklerini ve bizlerin neler yapabileceğini sormak istedik. Sorularımızı Yara yanıtladı.

İran’dan feministlerin oluşturduğu kolektif (Feminists4Jina), 2 Ekim tarihinde küresel bir eylem çağrısı yaparak onlarca ülkenin onlarca kentinde eş zamanlı eylemler düzenlemişti. Bu süreçte eylemler giderek yaygınlaşıyor, rejimin kendini korumak için başvurduğu şiddet de yoğunlaşıyordu. Aynı günlerde Belûcistan da 82 kişi öldürülmüştü.[2] Aynı zamanda Kuzey Irak Kürdistan Bölgesel yönetimi sınırları içerisinde Jineoloji komitesi üyesi Nagihan Akarsel katledilmiş[3]; İranlı, Kürt, Orta Doğulu ve Almanya’dan feministler Nagihan için düzenlenen eylemde birlikte yürümüşlerdi. O zaman fark ettik ki aslında “İran’da neler oluyor, değerlendirir misin?” minvalindeki sorular arkadaşlarımız için faydadan çok bir yüktü. Zaten bütün beyaz Avrupalı feminist gruplar bunu yapıyor, onlardan her yere gelip durumu tek yutumluk küçük haplar halinde özetlemelerini, son rakamlara göre toplamda ölen kişi sayısını hemen bilmelerini, ölenlerin isimlerini tek tek saymalarını bekliyordu. İstediğimiz kapsamlı analizin ve bilgilerin internette araştırılarak bulunabileceğini, bizim de diasporada veya Türkiye’de yaşayan Türkiyeli feministler olarak bu bilgilere ulaşabileceğimizi anladık. Konu ile ilgili bir röportaj da bu sırada Çatlak Zemin’de yayınlandı.

Bunları düşündüğümüz sırada başka bir şey daha farkettik: İranlı arkadaşlarımız artık yavaş yavaş tek bir bedene dönüşüyorlardı, kuir feminist öznelerin çoğunlukta olduğu ancak birkaç cis-erkeğin de destek olduğu bir grup arkadaş birlikte yiyor, içiyor, uyuyor, birlikte uyanıp eyleme ve toplantıya gidiyor, birlikte sonsuza kadar tweet okuyordu. İş, aile, kişisel sorumluluklar, öz bakım, bunların hiçbiri artık önemli değildi çünkü İran sokaklarında feminist bir devrim oluyordu. Bu nedenle biz de röportajımızın formatını biraz değiştirerek arkadaşlarımıza bu süreçte neler yaptıklarını, nasıl hissettiklerini ve bizlerin neler yapabileceğini sormak istedik. Feminists4Jina kolektifi, başka birçok grupla birlikte 22 Ekim’de Berlin’de düzenlenecek büyük bir merkezi eylemin hazırlığında. Bu eylemden önce kolektifin üyelerinden arkadaşımız Yara ile şu anda yaşadığı duyguları konuşmak istedik çünkü bütün imkanların kıyısında, bir yanımızda kayıplar bir yanımızda ise yeni bir şeylerin olacağı umudunu her dakika içimizde taşımanın ne demek olduğunu hatırlamak istedik. Çünkü umut bulaşıcıdır. Şu anda İran’daki şiddet o kadar yoğun, İran’daki insanların internete ve haber yapma hakkına erişimi o kadar kısıtlı ki yapılacak ilk şeyin, yaşananların sürekli gündemde tutulması ve yaygınlaştırılması olduğunu öğrendik.

Jadalliya sitesinde Amerika’da yaşayan akademisyen Manijeh Moradian ile yapılan video röportajda, Moradian’a, genç bir kadının zorunlu hicap bahanesiyle ahlak polisi tarafından öldürülmesiyle başlayan eylemlerin daha geniş bir rejim karşıtı çerçeveye dönüşüp dönüşmediği soruldu. Biz de verilen yanıtı önemli buluyoruz: İran devletinin kendisi kadın bedeninin hicap yasası aracılığıyla kontrol altında tutulması üzerine kurulu. Dolayısıyla bu talep üzerinden daha büyük bir eyleme dönüştüğünü düşünmek yerine bu talebin kendisinin ne kadar büyük ve baskıcı rejime karşı diğer bütün talepleri kapsayan bir talep olduğunu anlamak önem taşıyor. Çünkü ulus devletler kendilerini bedenlerin kontrolü üzerinden var ediyor ve feminist talepler ikincil talepler değil, yaşamın ta kendisini kendi ellerimize geri almamızı sağlayan talepler. Bu yüzden de kadınlar, kuir komüniteler ve onlarla dayanışma içerisindeki erkekler bu talebin arkasında feminist bir isyan örgütlediler ve bu isyanın sloganı da “Jin Jiyan Azadî oldu.

Diğer önemli bir nokta da bu sloganın gökten düşmemiş ve 40 yıldır Kürt kadınlar tarafından örgütleniyor olması. Bu isyanlar bu örgütlenmenin birikiminden büyük güç alırken İran rejiminin Kürdistan eyaletindeki saldırılarının yoğunlaşması bu gücü hedef alıyor. Zorunlu hicap İran ulus devletinin Batıya karşı kendi söylemini inşa etmek, toplumun farklı sınıflarınının farklı haklar ve özgürlüklere erişimini kısıtlamak ve kadınları, azınlıkları kontrol altında tutmak açısından böyle kesişimsel bir noktada işlev görüyor ve bu isyan da ulus-devletin bu temelini derinden sarsmaya kararlı. Daha önce İran’da gerçekleşen 1 Milyon İmza kampanyası veya adil seçim kampanyaları gibi hareketlere kıyasla şu anda gördüğümüz eylemler tamamen feminist bir karakterde. Kadınların artık hicap olmadan sokağa çıkması ve isyana katılması, ardından tutuklamalar ve ölümlerin geleceğini bile bile korkunun üzerine yürümesi yine Manijeh Moradian’ın söylediği gibi artık İran’da herkesin özgürlük istediğini ve bu hükümet tarafından “yönetilemez” özneler olduklarını kanıtlıyor: İnsanlar artık kendi bedenlerinin kaderini kendi ellerine almak istiyor ve bunun için de ortaya bedenlerini korkusuzca koyuyor. Özellikle Tahran’da siyasi tutsakların yoğunlukta bulunduğu Evin Hapishanesine gerçekleşen saldırılar da feminist taleplerle örgütlenen bu isyanın gidebileceği yönlerden birini gösteriyor: “hapishanelerin feshedilmesi”. Evin Hapishanesi, devletin marjinalleştirilmiş bedenler üzerindeki kontrolünün en kristalize hâli olan hapishanelerin yıkılmayı beklediğinin bir sembolü hâline geldi. Arkadaşımız Yara’nın da aşağıda belirttiği gibi bundan sonra olacaklardan bağımsız: İran’da feminist bir devrim oluyor.

Kendini tanıtmak ister misin?

Ben Almanya’da yaşayan İranlı bir feminist ve araştırmacıyım. Yaklaşık 20 yıl önce küçük yaşta ailemle birlikte Almanya’ya göçtüm. İran’dan diğer feministlerle birlikte -aktivist ve aynı zamanda bir akademisyen olarak- İran özelinde zorunlu hicap, kadın cinayetleri-kadın kırımı (femicide), cinsel şiddet gibi konular üzerinde çalışmalar yürütüyorum. Kendimi diaspora feministi olarak görüyorum çünkü feminizmle ilişkilenme biçimim bir kadın olarak yaşam deneyimimden kaynaklanıyor. Ailemle birlikte küçük yaştan itibaren Alman milliyetçi toplumuyla ve ırkçılıkla yüzleşme deneyimlerim ve bir kadın olarak yaşadıklarım nedeniyle bu iki deneyimin ayrımcılık ve ötekileştirilme konusunda el ele ilerlediklerini farkettim. Bu nedenle de akademik çalışmalarımda da sömürgecilik karşıtlığına ve feminizme odaklandım. Sürgündeki özellikle İranlı, ama onun yanı sıra diğer Orta Doğulu kadınların burada verdikleri mücadeleleri ve bu mücadelelerden neler öğrenebileceğimizi araştırıyorum.

2 Ekim’deki küresel eylem çağrısını yapan feminist kolektifin (Feminists4Jina) de bir parçasısın. Bu kolektifin nasıl ortaya çıktığından bahsetmek ister misin? Hangi bölgelerde aktifsiniz? Başka ne gibi çalışmalar yürütüyorsunuz?

Diasporadaki İranlı feministlerin oluşturduğu bu kolektife arkadaşlarım aracılığıyla katıldım. Bu grubun oluşmasını sağlayan çalışmalar sırasında daha önce farklı gruplarımız da oldu özellikle zorunlu hicaba karşı, o gruplarda da yer aldım. Arkadaşlarım beni bu gruba çağırdığında çoktan oluşmuş bir network vardı. Aktivistlerin birçoğu birbirini İran’da İslam Cumhuriyetine ve onun kadın düşmanı yasa ve kurumlarına karşı yürüttükleri feminist mücadeleden tanıyordu. 1 Milyon İmza kampanyası, cinsel şiddete ve hicap zorunluluğuna karşı kampanyalar bu mücadelelerden bazılarıydı. Bu insanların birçoğu İran’ı terk etmek zorunda kaldıktan sonra gittikleri yerlerde örgütlenmeye devam ettiler ve birbirleriyle son derece sıkı bir bağ içerisinde kaldılar. Feminists4Jina sınırlar ötesi bir grup. Diasporada birçok kentte yaşayan İranlı feministlerin bir araya gelmesiyle oluştu.

Devletin Jîna Amînî’yi katletmesinden ve onu takip eden isyanlardan sonra, eşitlik için ve İslam Cumhuriyetinin sistematik ayrımcılıklarına karşı birlikte mücadele etmekte olan bir grup İranlı feminist olarak yeniden bir araya geldik. Şu anda hiç olmadığımız kadar güçlüyüz ve özgürlük ve eşitlik için İran halkları ve dünyadaki diğer feminist hareketlerle birlikte yan yana hareket etmek için son derece kararlıyız. Herhangi siyasi bir parti veya gruba bağlı değiliz ve herhangi bir maddi destek de almıyoruz böyle gruplardan.

2 Ekim tarihinde İran’daki isyanlarla ve oradaki kadınlar, trans, non-binary ve kuir bireyler ve ezilen halklarla dayanışmak için küresel feminist bir eylem çağrısı yaptık. İsyanların feminist karakteristiğini vurgulamak ve kutlamak istedik bu yüzden de dünyanın her yerinden feministleri bize katılmaya ve mücadelelerimizi birleştirmeye davet ettik.

Hangi şehirler dahil oldu bu eyleme? Nasıl değerlendiriyorsun ortaya çıkan tabloyu?

Dünyanın her yerinden birçok şehir, Beyrut, Malmö, İstanbul, Toronto, Viyana, New York… eyleme katıldı. Türkiye’de kendi bağımsız çağrılarını yapan şehirlerin yanı sıra toplamda 25 şehir bu eylemi bizim ağımızın bir parçası olarak gerçekleştirdi ve bizimle beraber düzenledi. Açıkçası en güçlü mesaj Türkiyeli ve Lübnanlı kız kardeşlerimizden geldi.[4]

Benim için, Berlin sokaklarında olduğum ve İran’daki isyanla dayanışma gösterdiğim  sırada, dünyanın her yerinde başka başka şehirlerde İranlı ve enternasyonal feminist kızkardeşlerimin de aynı şeyi yapıyor olduğunu, daha iyi bir gelecek için İslam Cumhuriyetine olan öfkelerini haykırdığını bilmek harika bir histi. Bu eylemin aynı anda çok fazla şehirde olduğu gerçeği ve birçok insanın katılmış olması, İslam Cumhuriyetine ve onun kadın düşmanı ataerkil şiddetine karşı ne kadar örgütlü ve birleşmiş olduğumuzu gösteriyor.

Şu anda Berlin’de aynı zamanda iktidarda bulunan Yeşiller Partisi ofisinin önünde bir nöbet eylemi devam ediyor. Bu eyleme de katıldın.

Evet, bu eylemi Berlin’deki diğer İranlı diaspora feminist grupları ve enternasyonal feminist gruplar düzenliyor; biz grup olarak doğrudan içerisinde değiliz ancak her zaman bu konuyla ilgili bir eylem veya etkinlik olduğunda biz de gidiyoruz. Oraya da gittik. İran’da olanların tabii ki Alman devletinin dış politikaları ile de ilgisi var ve bu eylemler Yeşiller Partisi’nin bu konuda etki etmesini talep eden bir konumda. Bizim grubumuzun bu konuda başvuracağı ilk yaklaşım bu değildi ancak tabii ki şu anda yaşananlar hepimizin birlik olduğu ve birbirini desteklediği bir seviyede.

Diasporanın rolünü sen nasıl gözlemliyorsun bu süreçte?

Benim gözlemim, pek çok durumda dayanışma olarak örülen şeyin İran’da olan bitenin ötesine geçememesi. İnsanlar yoğun şiddete, adaletsizliğe ve İran’da olan bitene karşı dayanışmalarını gösteriyorlar -ki bu da çok güzel bir şey. Ancak bence gerçekten işlevli bir dayanışma, İran’da olan bitenin aslında ataerkinin bir sonucu olduğunu ve her birimizin kendi bulunduğumuz yerlerde bundan farklı şekillerde etkilendiğini görerek örülebilir. Demek istediğim, şu anda gördüğümüz şey ataerkinin kendisini milliyetçilik, muhafazakarlık ve popülist sağ üzerinden devlet aracılığıyla bir sistem olarak örgütlemesi. Bunu yalnızca Orta Doğu’da değil aynı zamanda İtalya, Almanya veya diğer Avrupa ülkelerinde de görüyoruz. Giderek daha da belirginleşen şey şu ki bu soruna karşı ancak ve ancak birlikte mücadele edebiliriz, birbirimizle dayanışmalar ve ortaklıklar geliştirerek yapabiliriz.

Bu isyanın başladığını ilk duyduğunda kendini nasıl hissettin?

Mahsa Amînî’nin öldürüldüğünü duyduğumda tarif edilemez derecede sinirli, üzgün ve sınırları olmayan bu adaletsizlik karşısında son derece çaresiz hissettim. İran’da zorunlu hicap ve bunu zorla uygulamak için ortaya konulan kurumlar bir kez daha bir kadının yaşamına mal olmuştu, bu da İslam devletinin kadınların ve LGBTQIA+ bireylerin bedenlerini ve yaşamlarını disiplin altında tutmak için başvuracağı zorbalıkların başka bir yönünü gözler önüne seriyordu.

Eylemler başladıktan sonra bu öfkemde ve yasımda yalnız olmadığımı görebildim, İran’da insanlar artık cinsiyet kimliklerinden ve etnik kimliklerinden bağımsız, hangi şehirden veya hangi arkaplandan geldiklerinden bağımsız aynı şeyi hissediyor, sokaktalar ve artık yeter diyorlar. Zorunlu hicabı artık kabul etmiyoruz ve İslam Cumhuriyetini artık kabul etmiyoruz.

Şu anda nasıl hissediyorsun?

Bugün çok farklı, bazen birbiriyle çatışan hislerim var. Bir taraftan tabii ki eylemlerin şiddetle bastırılması, kitlesel tutuklamalar ve savaş koşulları nedeniyle, özellikle de Kürdistan ve Belûcistan bölgelerinde yaşanan ağır şiddet nedeniyle son derece endişeli hissediyorum. Bugüne kadar 200’ün üzerinde insan öldürüldü, bunlardan yirmi tanesi çocuktu.[5] Birçok insan kaçırıldı veya hapse atıldı. Bu beni üzgün ve korkmuş hissettiriyor.

Bir yandan da çok mutluyum, neşe ve umut doluyum, uzaktan da olsa İran’da ilk feminist devrimin gerçekleşmesine şahit oluyorum. Bu hareketin feminist bir slogan olan “Jin Jiyan Azadî” sloganı öncülüğünde gerçekleşiyor olması, sokaklarda kitlesel biçimde kadınların var olması, bu isyanın Jîna Amînî’nin cenazesi sırasında Kürdistan bölgesinde başlamış ve ardından tüm ülkeye yayılıyor olması gerçekten çok güzel. Bu isyanın bütün bu yönleri ve özgünlükleri beni samimi olarak İran’da bir devrim olmakta olduğuna inandırıyor ve bu beni çok mutlu ediyor.

Peki bütün bu duygu iniş çıkışları ile nasıl baş ediyorsun?

Kendim için şunu söyleyebilirim, bu duygularla ancak kolektif olarak baş edebiliyorum. Duygularımı sürekli iletişim hlinde olduğum feminist kızkardeşlerimle paylaşıyorum. Birlikte ağlıyoruz, birlikte gülüyoruz, birlikte neşeleniyoruz ve en önemlisi örgütleniyoruz. Hem bu duygularda yalnız olmadığımı bilmek hem de diğer arkadaşlarımın kendi duygularıyla baş etmelerinde bir katkımın olabileceğini bilmek bana bugünlerde çok ihtiyaç duyduğum gücü veriyor.

Özellikle feminist çalışmada kolektifin gücüne her zaman inandım ama son haftalarda hayatımda ilk defa feminist yoldaşlarıma bu kadar bağlanmış hissettim, çok yoğun hissediyorum bunu. Sanki onlar olmadan, onlarla birlikte vakit geçirmeden, örgütlenmeden olan biten hiçbir şeye katlanamazmışım gibi geliyor. Ve sadece onlar bana bakıyor benimle ilgileniyor değil, ben de onlarla ilgileniyorum, birbirimize bakım veriyoruz, birlikte düşünüyoruz, aklımızdan geçen her şeyi birbirimizle paylaşıyoruz. Onların düşünceleri benim düşüncelerim oluyor. İran’da olan bitene birlikte anlam veriyoruz. Düzenlediğimiz eylemlerde yaratıcılığımızı birlikte ortaya koyuyoruz. Senin de dediğin gibi, artık biz birlikteliğe dönüştük, hangi düşünce bana aitti, hangisi başkasından gelmişti ayırt etmekte zorlanıyorum. Ve bu durumu da biz kolektif bir şekilde yarattık, bence kolektif eylemi tek bir biçimde düşünmek yerine böyle ele almalıyız, feminist aktivizm yapmanın tek yolu. Durumları analiz etmek, eyleme geçmek, görünür olmak kendimi ve olan biteni algılama biçimimi de değiştirdi ve bana son derece güç verdi. Yalnız başına olmak imkansız hâle geldi.

Peki kişisel bir seviyede hayat nasıl gidiyor şu anda?

Benim için öncesinden de daha tahmin edilemez bir şeye dönüştü. Günleri karıştırıyorum ve bir şeyleri planlamak çok zor, onlarca Telegram grubumuz var. Sürekli şuraya gidiyoruz, bunu yapıyoruz diye mesajlar geliyor. Yapacak başka işlerim de var ama kalbim, kafam İran’da olan bitenle çok dolu. Sürekli eylemlere toplantılara gidiyorum, diğer planlarımı iptal ediyorum. Yani bir günüm şöyle geçiyor: nereden ne iş veya haber gelirse oraya gidiyorum, kendimizin düzenlemediği etkinliklere protestolara gidiyorum… Şu anda doktora öğrencisi olduğum için daha şanslı bir konumdayım, gidip gelmem gereken bir işim yok ancak kendi işlerim için bir şey yaptığım söylenemez. Sürekli eylemlerle, çeviri işleriyle, arkadaşlarımla vakit harcamakla meşgulüm.

Bugünlerde umudunu nelerden alıyorsun? Gücünü, pozitif perspektifini besleyen şeyler neler?

Dediğim gibi, şu anda sokakta şahit olduğumuz olaylar çok özgün bir an. Tabii ki bir devamlılığın ürünü bu, geçmişte de isyanlar oldu ancak ilk defa böyle bir feminist harekete şahit oluyoruz İran’da. Bence bu çok özel bir şey. Her yönüyle bir feminizm hissi. Talepler feministti, ilk başta talep edilen şey, zorunlu hicaba karşı olmak feminist bir talep ve İslam Cumhuriyetinin yıkılmasını istemek de feminist bir talep. Bu nedenle de sokakta çok fazla kadın görüyoruz. Sokakta inanılmaz yoğun bir kadın varlığı var. Yine çok güzel olan başka bir şey “Jin Jiyan Azadî” sloganının bu eylemlerde bu kadar kitleselleşmiş olması ve herkese yayılmış olması. Bütün bunlar bu eylemi çok güçlü ve diğer eylem dalgalarından daha özel kılıyor. Bu yüzden de gelecekte ne olacağını bilemesek de bu isyanın bu özelliklerini bilmek bana yetiyor, ne olursa olsun artık bu feminist isyan gerçekleşti ve kendimi tamamen bu isyanla özdeşleştirebiliyorum. Bu isyanın talepleri benim Almanya’daki hayatıma da dokunuyor. Bu da sınırlar ötesi anlamda da umut veriyor.

Bu eylemleri desteklemek ama aynı zamanda sadece dayanışma seviyesinde kalmamak, kendimizi de örgütlemek için bizler neler yapabiliriz?

Bir kadın olarak şu anda olan her şey benim için inanılmaz yoğun yaşanıyor. Ve tabii ki ben birinci önceliğin İran’da olan bitenin daha da görünür kılınması olduğunu düşünüyorum. Sadece eylemlere katılmak değil ama bulunduğumuz yerlerde İran devletinin şiddetinin ne kadar yoğun olduğunu, eylemleri bastırmak için nelere başvurduğunu daha da herkese duyurmak. Tutsakların unutulmamasını sağlamak, İran devletinin öldürdüğü insanların unutulmamasını sağlamak. Kadın kırımından bahsettiğimiz zaman, bu sadece İran’da olmuyor. Bu ne demek? Nasıl kadın ve kuir bedenlerin ataerki tarafından kontrol ve disiplin altında tutulması ihtiyacı bu kadar küresel olabiliyor? Bu yaşananlar bizim başka ülkelerdeki hayatlarımızı da başka şekillerde etkiliyor. İran’da özellikle otoriter rejimin hayatlarımızı yok etmesine şahit oluyoruz. Almanya’da göçmenliğin nasıl patriyarkadan etkilenerek şekillendiğine şahit oluyoruz. İkinci bir fikir olarak İran’da yaşananlardan kendi bulunduğumuz yerle ilgili dersler çıkarabiliriz. Ancak şu anda benim için bu konu merkezî önemde değil. Benim için asıl önemli olan haberleri takip etmek ve bunları yaygınlaştırmak, İran’la, içeriyle bağlantıyı koparmamak, oradaki eylemcilerin gözü kulağı olmak.

Özellikle Orta Doğulu feministler olarak bizler yalnızca İran’ın değil Türkiye gibi bölgedeki diğer devletlerin ataerki, neoliberalizm, dini muhafazakarlık ve milliyetçiliğin güç birliğinin üzerine kurulu olduklarını çok iyi biliyoruz. Ortak düşmanlarımızı tanıma ve onlara karşı savaşmak için kolektif eylemde güçlerimizi birleştirme zamanı geldi, hem kendi ülkelerimizde hem de diasporada.

[1] Soruları yönelttiğimiz arkadaşlarımızın isimleri anonimleştirilerek kullanılmıştır.

[2] https://m.bianet.org/bianet/toplumsal-cinsiyet/268152-af-orgutu-protestolara-kanli-mudahalede-belucistan-da-82-kisi-olduruldu

[3][3] https://www.youtube.com/watch?v=lpgQPuOETZs

[4] https://catlakzemin.com/dunyada-ve-turkiyede-mahsa-jina-amini-icin-ozgurlugumuz-icin-eylemdeyiz-ekim-2022/

[5] Editör notu: Bu röportaj yapıldığından bu yana rakamlar artmakta. 19 Ekim itibariyle öldürülen kişi sayısı 244, bunlardan 32’si ise çocuktur. Kimliği belirlenen gözaltı sayısı 924’tür. Rejimin gözaltına aldığı bilinen tahmini kişi sayısı ise 12 binin üzerindedir. Resmi gözaltındakilere ulaşmak imkansıza yakın ve işkenceler söz konusu. Rejim hâlâ öldürdüğü gençlerin aniden kalp krizi geçirdiği ya da kendilerini yüksek bir binadan attıkları gibi rezalet açıklamalar yapmaya devam ediyor. Kaynak: @en.hrana

Bir cevap yazın

Please enter your comment!
Please enter your name here

19 − fifteen =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.