Yeşilçam filmlerinde hikâyenin içerisine öylesine acı çeken ve muhtaç bir kadın karakter yerleştirilmiştir ki onun haline üzülmekten, şeytan azapta gerek misali tercihleri ve yaşamı sebebiyle şiddete maruz kalan diğer kadını görememekteyiz.

Yeşilçam filmlerini izlemeyi oldum olası severim. En sevdiğim oyuncular da çocukluğumdan beri, Yeşilçam’ın “kötü kadınlar”ı olarak tarif edilen kadın oyunculardı. Onların kendine has tutumları, sözleri, çıkışları ilgi çekici gelirdi. Biraz daha büyüdükçe bu kadınlarda bir şey daha fark etmeye başladım. Hepsinin kendine has yaşam tarzı vardı ve hepsi de nev-i şahsına münhasır kadınlardı. Fakat bu yaşam tarzı nedendir bilinmez onları “kötü” yapıyordu. Evet intikam alıp, hınçlarını çıkarıyorlardı. Çünkü çoğu zaman ya haksızlığa uğruyor, görmezden geliniyor, başka kadınlarla karşılaştırılıyor (“esas kız”la) ya da yargılanıyorlardı. Bu yargılamaya seslerini yükselttiklerinde de şiddete maruz bırakılıyorlardı. Terk ediliyor, aldatılıyor, darp ediliyor ve hatta öldürülebiliyordu. Çoğunlukla masumane Yeşilçam rüyasında şiddete maruz kalırken kendi savunma mekanizmalarını oluşturan kadınlardan biri de Lale Belkıs’ın canlandırdığı tiplerdi. Bu yazıda Lale Belkıs’ın canlandırdığı bir “kötü kadın”ı maruz kaldığı erkek şiddeti üzerinden değerlendirmeye çalışacağım.

Birçok “kötü kadın” tiplemesinde olduğu gibi Lale Belkıs’ın da canlandırdığı kadınlar alkol, sigara, kumar gibi alışkanlıkları olan, eğlence hayatını seven, anne olmayı tercih etmeyen ya da “kötü anne” olan, arabozucu, dedikoducu, müsrif, patavatsız, giyimi kuşamı “edepli” olmayan, (örnekleri çoğaltmak mümkün) kadınlardır. Birçok filmde “esas oğlan” ve “esas kız”ın arasına giren, yuva yıkan yıkan kadınlar olarak görülürler. Mutlaka cezalandırılması gereken, sonunda “müstahakkını bulan” kadınlardır aynı zamanda. Onları sürekli “terbiye etmeye” çalışan partnerleri, kocaları, işverenleri, patronları ve/veya başka erkekler vardır. Söz konusu erkekler, bu “kötü kadınlar”ı istedikleri hayattaki istedikleri kadınlara çevirebilmek, konfor alanlarını genişletmek için başta psikolojik şiddet olmak üzere farklı şekillerde şiddet uygularlar.

Başrollerinde Kartal Tibet (Kenan) ve Hale Soygazi (Nesrin)’nin oynadığı Bir Demet Menekşe filminde, Lale Belkıs, Banu karakterini canlandırmaktadır. Filmin ilk sahnesinden itibaren kendimizi masum bir aşkın göbeğinde buluveriyoruz. Kenan bir kuyumcu dükkanında, dükkan sahibi ile sohbet ederken içeri giren genç ve güzel Nesrin ile karşılaşır. Kenan, bir butikte çalışan ve yoksulluk sebebiyle annesinin yüzüğünü satmaya çalışan bu kadından etkilenmiştir. Ona yardım etmek için yüzüğü satın alan Kenan artık bu andan itibaren çeşitli zamanlarda Nesrin’i takip etmeye başlar. Adeta bir stalker gibi Nesrin’i yolda takip eder, evine bırakarak oturduğu yere gider, sürekli konuşmaya çalışır, ona hediyeler alır, iş yerinin numarasını öğrenerek orayı da arar. Nesrin, vaktiyle eski sevgilisi tarafından tam da evlenmek üzerelerken terk edilir. Yoksulluk, annesinin hastalığı ve mahallelinin Nesrin’i yaşadığı ve “tamamına ermeyen” bu ilişki için yargılamaları ile de birleşince mutsuz bir kadındır. Kenan da istediği işi yapamadığını, ebeveynleri tarafından kendisine seçme şansı tanınmadığını söyleyerek Nesrin ile mutsuzluk noktasında birleşmektedir. Nesrin de bu yakışıklı adamdan ve ortaklıklardan etkilenerek aşık olur ve onunla evlenme hayalleri kurmaya başlar. Bu mutsuzluklardan beraber çıkacaklardır. Bu arada Kenan ve Banu evlidir ve filmin ilerleyen sahnelerinde, Kenan’ın her an eve geç gitmesi, bir bahane ile karısı Banu’nun düzenlediği etkinliklerden kaçması, evlilik yıl dönümleri sebebiyle düzenlenen davete dahi geç gitmesi aslında istemediği bir hayatı istemediği bir kadınla geçirdiğini bize gösterir. Banu ise olanlardan habersiz, evlilikle ilgili görevlerini yerine getirdiğini, hatta arkadaşlarına karşı “şarap gibiyiz, yıllandıkça sevgimiz artıyor” diyerek ilişkisinin iyi olduğunu anlatmaya çalışmaktadır. Bir gece evlilik yıl dönümüne Nesrin ile olan buluşmasından ötürü geç giden Kenan’a, misafirlere karşı rezil olduklarını anlatan Banu, Kenan’dan “sabahtan haber verseydin” cevabı alır ve hatırlatmadığı için sertçe ağzının payı verilir. Yine başka bir akşam, Banu ve Kenan arkadaşlarıyla kulübe gitmek için plan yapmıştır. Ancak Kenan bu plana da katılmaz. Aynı akşam Banu, ilişkisinde sorun olan veya sorun olduğunu düşünen her yetişkin gibi kocası Kenan ile konuşmak ister. Son yaşananlarla ilgili sürekli yalan söyleyen, bahaneler uyduran Kenan’a şunu sorar: “Yaşadığımız hayatı cehenneme çevirmendeki amacın ne?”. Kenan’ın sorun olmadığına ilişkin kapatıcı sözleri ve suçlunun kendisi olmadığını söylemesiyle devam eden konuşmada, Banu evlilik içindeki vazifelerini yerine getirdiğini söyler. Kenan ise sinirlenerek, ona uyamadığını, istemediği bir hayatı yaşadığını, karısı olarak Banu’nun onu hiç anlamadığını, bu sebeple de sustuğunu söyleyerek odayı terk eder. Özetle, Banu kocasının istemediği hayatını yıllardır sürdürmeye çalışırken, yetişkin bir erkek olarak seçtiği hayatın kendisini memnun etmediği kocasının alay edişi, görmezden gelişi ve nihayetinde de aldatmasıyla karşılaşmıştır. Kenan evliliğinde yaşadığı sorunları konuşmak yerine susmuş ve bu suskunluğunun cezası da onu “hiç anlamayan” Banu’ya kesilmiştir.  Bir akşam Kenan, Banu’yu aldattığını itiraf etmiştir. Bunu yaparken de aldatmasını gerekçelendirerek şunları söyler: “Bir kızı seviyorum. Arkadaşız epeydir. Senin hoşlanmayacağın insanlardan. Sade, hayatı gösterişte, ihtişamda aramayan bir kız. Mutlu edemedik birbirimizi. Suç ne senin ne benim. Ayrı dünyanın insanlarıyız. Bizi birleştiren tek şey belki de babandan kalan fabrika, servet, para durumlarımızın eşit oluşu. Hayatımı yeniden kurmak istiyorum.” Babasının servetini idare edebilmek, finansal gücü ayakta tutabilmek için yaptığı tercihin sonunda çocuk istemediği, eğlenceye ve kişisel zevklerine düşkünlüğü sebebiyle kocasını mutsuz ettiği ithamını almıştır. Banu kocasının itirafı üzerine; “ayrılalım, bana söyleyebilirdin” der. Banu, kocasının kendisini kiminle aldattığını yakın arkadaşından öğrendiğinde tek yaptığı tesadüfen bulduğu ve kocasının kendisine hediye olarak aldığını sandığı yüzüğü, sanki olanlardan haberi yokmuşçasına Nesrin’e herhangi bir şey ima etmeden geri vererek kocasından kalan kötü hatırayı kendisinden sıyırarak özgürleşmiştir.

Herhangi bir filmde evli bir erkeğin birden karşısına çıkan ve onun evliliğine mal olan kadın “yuva yıkan kadın” olarak görülecekti. Ancak söz konusu “kötü kadın” ve kötü kadının mal olduğu evlilik olduğundan sonunda “esas oğlan” kendisini bu “kötü kadından”, kötü evlilikten kurtarmış ve gerçek mutluluğun peşinden gitmiş izlenimi oluşmaktadır. Oysa burada görünmeyen bir erkek şiddeti gizlidir. Yetişkin bir erkek olarak yaptığı seçimlerden ötürü yaşadığı sorunların faturasını karısına kesip ona psikolojik şiddet uygulayan bir koca vardır.

Hikâyenin içerisine öylesine acı çeken ve muhtaç bir kadın karakter yerleştirilmiştir ki onun haline üzülmekten, zaten şeytan azapta gerek misali tercihleri ve yaşamı sebebiyle şiddete maruz kalan diğer kadını görememekteyiz. Bir Demet Menekşe filmini defalarca izledim, diğer birçok “kötü kadın”ın olduğu filmler gibi. Kafamı kurcalayan düşünce hep şu oldu: Kötü kadın değil haksızlığa uğramış, şiddet görmüş, hayatını cehenneme çevirenlere karşı kendini savunan güçlü kadınlar…

1 Yorum

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.