Sofya Kurban Çin’in İli bölgesinde, Gulca şehrinden çıkmış yola. Biz Sofya Kurban’ın hikâyesinin peşine düşsek de onun hikâyesi bir ağacın dalı gibi. Hikâyenin kökleri Rusya’ya dek uzanıyor. İlk öykü kitabının adının Göç olması tesadüf olmasa gerek.

 

Bize kendi hikâyenizi anlatır mısınız?

Senin de belirttiğin gibi göçmenim. Dahası dört nesildir savruluyoruz. 17 Ekim ihtilali ile büyükbabalarımın babaları ebedi yurtları İdil boyundan doğuya doğru kaçmaya başlamışlar, Kızıllar ilerledikçe onlar daha da doğuya gitmişler. En son Çin’in İli bölgesinin (Kadim adıyla Doğu Türkistan) Gulca şehrine gelip yerleşmişler. Burada birçok millet bir araya gelmiş. Rus, Tatar, Kazak, Kırgız, Özbek, Moğol, Düngen… Bu insanlar okullarını, ibadet yerlerini kurmuşlar. Derken Kültür İhtilali patlak vermiş, gene gidebilenler gitmiş, benim ailem çıkamayanlardan. Mao Başkan ölüp de rejim yumuşayınca, beyazların gitmesine izin verildi. Biz de Türkiye’ye geldik. Göç, işte bu ailenin seksen yılını hikâye ediyor.

Göç’teki öyküler nasıl bir araya geldi, çıkışı canınızı acıttı mı?

Elime kalemi aldığımda, hikâyeler kendiliğinden akıverdi. Yazılmak için beni bekliyorlarmış. Kitapta anlatılanlar birebir olmuş olmayabilir ama arka plandaki tarih gerçektir. Olay örgüsü, bir kız çocuğunun gözüyle aktarılıyor… Canım acıdı mı; koca seksen yıl, büyükannelerimin anlattıkları, göç üstüne göç, kayıp üstüne kayıp, bunları bir araya getirmek kolay olmadı. Neticede yazmaya kendimizden başlarız, göçmen olmak da benim en dış kabuğum. Beni şekillendiren temel şey göçmenliğim olmalı ki, ilk önce onu yazmaya başladım.

Kitabı elinize aldığınızda ya da bugün baktığınızda, o öyküler hakkında ne düşünüyorsunuz?

Neticede ilk kitap, duygular yazarına yön vermiş. Sağlam bir hikâyesi var, dil de fena değil. Daha iyi yazılabilir miydi; bu her eser için geçerli değil mi? Kendime sorduğumda, diyorum ki, bunlar yazılmalıydı; yolda kalanlara, gelemeyenlere, kaybolanlara vefa borcudur bu.

Her iki kitabı okuduğumda sanki yazarak adım adım kamerayı kendinize yaklaştırıyor gibisiniz. Kamera (kalem) önce size uzak sonra yakından başladı, ikinci kitap Cebimdeki Taşlar’la biz okur olarak yazara yaklaştık, sanki yazar da okuruna güvendi. Bu bendeki hissiyatın karşılığı var mı? Yoksa okur olarak fazladan okumalara mı girmişim?

Cebimdeki Taşlar’ı elime aldığımda ben de şaşırdım, beklemiyordum bunu,  kadın kimliğim öne çıkmış, aslında öyle bir niyetle yola çıkmamıştım. Sadece Göç’ü yazarken araya öyküler giriyordu, onları da yazıyordum ama yazdıklarımın tam ne olduğunu kitabı elime alınca fark ettim. Demek ki bir iç katmanım kadınmış. On dört öykünün kahramanları kadınlar. İş hayatındaki, anne olan veya anne olmaya çalışanlar… Tabii bir de sakatlığı yazmışım. Bu kaçınılmazdı, çünkü ben de koltuk değneği kullanan biriyim.

Türkçeyi sonradan öğrenen biri olarak yazarken sıkıntıya düştüğünüz oluyor mu? Bir göçmen olarak bu coğrafyanın kodlarıyla ilgili zorlanma oldu mu?

Başta bu sorun çok belirgindi, şimdi bakıyorum baya aşmış görünüyorum. Ancak zaman zaman bir yerlerde göze çarpıyor. Cümlenin şekli, deyimin yerli yerinde kullanılmayışı beni ele verebiliyor, o kadar. Majör bir şey yok.

Bu coğrafyanın kodları ile paralellik taşıyor mu yazdıklarım? Göçmenim, yabancı olmayı bilirim, bunu yazıyorum. Kadınım, bunu yazıyorum, kahramanlarım şehirli, iş hayatındaki kendine son derece güvenen kadınlar bunlar. Sakatım, bunu yazıyorum, sakat olmak onları ezmiyor, tam tersi… Gerçi benden öte okurun ne dediği önemli galibi bu konuda.

Gelişinizin üzerinden 30 yılın geçmesi göçmenlik hissini sildi mi? Kök saldığınızı hissediyor musunuz?

Bu sene çay bardağında çay içmenin de zevkli bir şey olduğunu keşfettim. Bunu anlamak için bayağı bir zaman geçmesi gerekiyormuş. Hâlâ kâsede sütlü çay içmeyi seviyorum, çay bardağını da sevmeyi öğrendim. Galiba kök salıyorum.

Yürüme engellilerinin kullandığı aletin genel adını hep koltuk değneği olarak biliyordum. Kanedyeni sizin öykünüzle öğrendim, ne kadar çok fonksiyonlu olduğunu da… Bu hayat içinde kadın olmanın zorluklarını biliyorum da üstüne bir de engelli, yakın arkadaşı kanedyen olan bir kadının yaşadıklarını tahminden öte götüremiyorum. Bunu siz anlatır mısınız?

Uzuv kaybı ile sakatlık aslında farklı şeylerdir. Bir uzuv kaybedilmiştir ama hayat devam etmektedir. Bir şekilde eksiklik kapatılır. Ancak toplum denilen o kocaman dalga buna izin vermiyor. Bu eksikliği sakatlığa çeviriyor. Kitaptaki dört adet sakatlık öyküsünün teması budur. Uzuv kaybından sakatlık nasıl yaratılır?

Zorluklara gelince; gençlik zaten çalkantılıdır, buna bir de sakatlık eklenince, hırpalayıcı oluyor, insan topluma karşı acı biber haline gelebiliyor. Zamanla, yaş aldıkça, ömür denilen bu dağın tepesine çıkıldıkça, güç azalıyor ama işler de daha kolaylaşıyor.

En zor soruyu sona sakladım, neden yazıyorsunuz?

Yazmayı seviyorum. Sevdiğim için yapıyorum. Bir yerde kendimi anlamanın yolu yazmaktan geçiyor. Hele ki bir öykünün sonuna duyduğum merak, işte asıl beni yazdıran budur. Ne çıkacağını bilemiyorum. Nasıl bir kendimle karşılaşacağım? Ne olacak bu kahramanın hali? Yazdıklarımız aslında ne biziz ne de bizden bağımsız şeylerdir. Gerçeklik zihne düştükten sonra, “yazar” denilen prizma onu renklerine ayırır sonra tekrar birleştirip metne düşürür. Bu bağlamda, öyküler yazarından çok uzağa gitmez ama yazarın hikâyesi de değildir.

Teşekkür ederim.

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.