Geçtiğimiz haftalarda 5Harfliler’de yayınlanan Kötü Feministin Manifestosu yazısını dert eden birkaç feminist olarak hızlıca bir yuvarlak masa yaparak bize düşündürdüklerini tartıştık. Christine Delphy’nin bir söyleşisinden bölüm olan “Özel olan politiktir” yazısı tartışmamızı besleyici metin oldu. Yazıya dökülmüş hali karşınızda:

María Evelia Marmolejo

Roxane Gay’in The Guardian’a yazdığı makaleden alıntı yapan Nur Kıpçak’ın Gay’in argümanlarına ekleyerek yazısını oluşturduğu “Kötü Feministin Manifestosu”nun önümüze sürdüğü bir feminizm temsili var. Feminizmi, patriyarkayı bir sistem olarak eleştirip hayatımızdaki tezahürlerine bakmaya teşvik eden bir politik ideolojiden ziyade herkese ne yapması gerektiğini söyleyen bir otorite olarak sunuyor. Bu tabii biraz da semptomatik bir durum. İkinci dalga feminizme karşı sıkça duyulan öfkenin bir yansıması bu. İlginç olan şu ki artık feminizmin bu kadar popülerleştiği bir zamanda yazının sunduğu, eleştirdiği feminizm egemen değil hatta yaygın bir temsil dahi değil.

Yazı ikinci dalga feminist hareketin çıkış eylemlerinden ve söylemlerinden hareketle iyi/kötü feminist olma halini tartışıyor. Feminizm 1968’deki çıkışında radikaldi. Bütün muhalif hareketler ilk çıktığında daha radikal olabiliyor, sınıf hareketinin geçmişinde de işçilerin makinaları parçalamaları olduğu gibi. 68’ler feministlerin sutyen yakmaları, her tür evliliğe karşı olmaları, bütün bağları koparmaları dönemi… Feminizm bugünkü gücünü de o radikallikten alıyor. Bu yazı iyi-kötü feministlik tartışmasını 68’lilerle yapıyor aslında. Kuşkusuz çok parçalı bir hareket olan feminizmin içinde sayılan kimi tanımlamaları benimseyenler var. Ama Türkiye’de seksenli yıllardaki feminizm de aslında böyle değil. Bugün ise bambaşka bir tablo var. Benzer bir tartışma da ana akım feminizm, trans dışlayıcı feminizm üzerinden yürüyor. İkinci dalgaya bağlılığını ifade eden her feminist grubu aradan geçen 40-50 yıl önceki söylemle değerlendirmek ve dünyada kimi trans dışlayıcı feministlerin söylemlerini baz alarak Türkiye’deki “ana akım feministler”i değerlendirmek de doğru değil.

Yazı eleştirdiği feminizmi kültürel kodlara sıkıştırıyor. Yani feminizmin gündelik hayata etkisi, dönüştürücü yönü, belirli bir müziği dinlemek, küfür etmek, pembe giyinmek gibi eylemler üzerinden değerlendiriliyor. Feministler arası tartışmalar-gerilimlerde daha çok ortaya çıkan evlilik gibi konular yok. Ben Behzat Ç.’yi maçoluğu, mizojinisine rağmen seviyorum, diyor. Tamam, zaten biz de o çelişkiyi ifade etmekten bahsediyoruz. İğrenç dizileri de belki kimi sebeplerle izliyoruz ancak tartışmasını böyle kurmuyoruz. En son Bertolucci mevzuu gibi, filmlerini sevsek de “Adam “o” sahneyi çekti ama ne güzel de filmler yaptı,” demek başka bir şey, feminizm açısından çelişkilerin farkında olmaktan söz ediyoruz. Şu an içinde bulunduğumuz pop feminizmin nasıl bir şey ifade ettiğinin bir sonucu olarak belki bu örnekler gündelik hayatın feminist tartışmaları sayılıyor. Ama bu bağlamda dahi karşısında baskıcı bir güç hissetmesi de ilginç. Bu yazı diyelim ki kimilerince daha baskıcı addedilen sosyalist feminizmin egemen olduğu bir yerde yazılmıyor. Bunu hissediyor olması bir “ben” şişkinliği, bireyci bir yaklaşım olduğunu gösteriyor.

Yazının kurduğu temsilde altını boşalttığı tartışmalar da var, mesela metindeki bir karşı çıkış olarak elbiseleri seviyorum ifadesi. Gerçekten bu hangi çağdaki feminizme ait? Erkeklere iş yaptırmaktan söz ediyor, bazı işleri erkek işi olarak görüyorum ve onlara yaptırmakta beis görmüyorum diyor. Feministler bu tartışmayı buradan mı yapıyor? Mesela orgazm taklidi yapmayı vakit harcamak istemediği için onayladığını belirtiyor. Orgazm taklidi ile patriyarka ilişkisini feministler böyle mi tartıştı sahiden? Yazı feministlere reaksiyon olarak verdiği cevaplarda, feminizm bu meseleleri böyle mi anlatıyor diye düşündürüyor.

Yazıda alıntılanan yazar ve yazının sahibi, hem küçük örnekler üzerinden gidip bireyselleşmiş bir şey anlatıyorlar hem de bu kadar küçük örnekler üzerinden bir değişemez, dönüşemezlik varsayıyorlar. Yine örneklerden gidersek, sen o rap şarkısını dinliyorsun çok bayıla bayıla ama yanındaki arkadaşına da onunla ilgili bir şey anlatıyorsundur belki. Evleniyorsundur ama boşanırken bir tantana yapıyorsundur. Bunların hiçbir arası yok, çok siyah beyaz ve çok statik bir tasvir görüyoruz. Feministçe yaşamayı bir “ben” meselesi haline getirince o “ben”in içine hapsoluyor her şey. O zaman çok statik ve kimlik üzerinden tanımlanan bir şey oluyor feminist olmak. Bu kadar “ben” diyor olmak tartışmayı çok kapatıyor.

Delphy’nin de belirttiği gibi hayatın pek çok alanında patriyarkayı besleyecek şeyler yapmak zorunda kalıyoruz. Patriyarkanın bir sistem olmasının kaçınılmaz sonucu olarak yaşanılan bir deneyim bu. Fakat mecbur kaldığımız durumlarda dahi yaptığımız/yapmak durumunda kaldığımız şeyin patriyarkayı nasıl beslediğini de görebilir ve söyleyebiliriz. Hata yapıyor olmak neden bu kadar dokunulmaz bir alan ayrıca? O, patriyarkayla uyumlu diyelim, davranışı biz sergilemediğimizde patriyarka yıkılmayacak, evet, ama bazı gündelik pratiklere de hiç dokunmamak bizi patriyarkal düzenin parçası haline getiriyor kaçınılmaz olarak. Kapitalizmin parçası olduğumuzu kabul etmek gibi patriyarkanın parçası olduğumuzu kabul etmek neden bu kadar zor ve yaralayıcı?

Bir şeyleri yapamıyor olabiliriz ama bundan da bu kadar mutlu olmamak lazım. Sürekli çelişkilerin dinamiğini yaşadığımızı görmek lazım. Bir dönüşüm halindeyiz hep. Hep bir çelişkiyle mücadele, onun için çok yorucu feminizm zaten. Onun için bu kadar yıpratıcı feminist olmak çünkü hep bir çelişki görüyorsun ve onu dönüştürme çabası içerisindesin. Hep bir açık var ütopyanla senin yapabildiklerin arasında. Mesela bunu böylece kabul edip aile dışında hayat var diye bir kampanya pekâlâ yapılabilirdi. Meselemiz bu çelişkiyi kabul edip onu aşmaya çalışmak olmalı. Ama çelişkiyi de görmek ve üstlenmek. Evlilik dışında yaşayamıyorum, param yok, çok tutucu bir ailem var, yaşadığım mahalle bunu kaldırmaz vesaire gibi çeşitli nedenlerimiz olabilir. Ama bu ütopyamızı politik olarak savunmaktan vazgeçmek anlamına gelmemeli. “Özel olan politiktir” sözünün iki farklı düzeyi var ve o düzeylerden birisi kendi kişisel hayatımızı dönüştürmekse diğeri de özel alanın patriyarkal ilişkilerle örülmüş politik anlamı olan bir alan olduğu. İlk düzeyde hemen şimdi bir şeyleri yapamıyorsak bile ikinci düzeyde sözümüzü bu yüzden geri çekmemeliyiz.

Son yıllarda esas olarak feminizmin politikası, kendi özel hayatına da değen ama daha dıştan, devletle bütünleşen patriyarkaya ya da kendi dışında bir şeye, mesela Ensar Vakfı’nda taciz, müftülük yasası gibi kamusallaşan patriyarkal politikalara yöneldi. Erkek şiddetini de yine kamusal alana yansıyan vakalardan ve devlet politikaları üzerinden tartışıyoruz. Bu aslında tek tek feministlere bir şey yüklenmiyor gibi bir izlenimin doğmasına yol açıyor. Geniş bir feminizm tanımı yapılıyor. Türkiye’dekini ele alalım, Türkiye’de esas olarak AKP’nin aslında anti-feminist değil cinsiyetçi politikalarına karşı politika yapılıyor ve buna herkes karşı. Buna karşı olurken kendi hayatlarımıza ilişkin bir değişiklik pek de öngörmüyoruz ve buna ilişkin politika yürütmüyoruz. Delphy’nin dediği gibi, kuşkusuz feminizm sosyalizm gibi değil, bizim kendi hayatlarımızı da değiştirmeyi önümüze koyan ve çok zorlayan bir akım. Bu kolay bir şey değil. Bir yeri kurtardığımızda diğer yerden açık verebiliyoruz. Evlenmez bir kadın ama nikahsız evlilik gibi birlikte yaşar, çocuk yapar, bu sefer çocukla ilişkisinde patriyarkadan kurtulamaz gibi. Çok yerden “açık” verilebilecek bir durum bu çünkü geniş aile, devlet, toplum, her yandan kuşatılıyoruz. Dolayısıyla mükemmel bir feminist model yok. Ama feminist bir toplum hayalimiz var. Bunu düşlerken her şeyi normalize etmek bir tuhaf oluyor. Yargılamadan, yaftalamadan, dışlayıcı olmadan birbirimizle ilişkilenelim. Ama bugünkü düzenin temellerini de sorgulamaktan vazgeçmeyelim. Mesela tuzu uzatmadığı için öldürülen bir kadın cinayeti davasına katılıp orada kadının sürekli yemek yapmak zorunda olmadığını açıklayıp evde sürekli tuzluğu kendimiz getiriyorsak bu iyi bir şey değil. Bu durumu “seviyorum, mutluyum, isteyerek yapıyorum” diyerek normalleştirmeyelim. Feminizm biraz da mutsuz olmayı getiriyor. “Güçlü bir kadınım, iş yerinde hiyerarşik olarak tepelerde bir yerde olduğum için kadınlarla ilişkimi de hiyerarşik kuruyorum, dayanışma kuramıyorum ama mutluyum” diyorsak bu iyi bir şey değil ya da bizim benimsediğimiz feminizm bu değil. Tabii feminizmi bir ideoloji ve dünya görüşü gibi algılamayanlar da var.

Feminizmimizde kadın dayanışmasını esas alıyoruz. Bunun bir tarafında kadınları yargılamamak ve kendi koşulları içerisinde değerlendirmek varsa diğer tarafında da bizim kendi yaptıklarımızın kadınlara zarar vermemesi var. Evlenmek, bu başka bir tartışma tabii, patriyarkal sistemi güçlendiren bir eylem ama koşullar da bunu gerektiriyor olabilir. Asıl mesele bu konunun tartışılmaz hale getirilmesi, o zaman bir anlamda savunucu pozisyona düşülüyor ve bu durum kadınlara zarar veriyor. O yüzden o “ben” tartışmasının dikkat etmemiz gereken böyle bir noktası da var.

“Bir feminist nasıl olur” diye bir standart dayatılması gerçekten kötü bir şey. Bunu hiçbirimiz yapmamalıyız. Sonuçta herkesin koşullarına göre hayatını değiştirmeyi ne kadar yaptığı da farklı olabiliyor. Bunun için de mesela daha genelden örnek verirsek, Kürt kadınlar aileyi sorgularken analık emeği üzerinden tartışıyorlar. Bir toplumsal hareket doğrudan “aile dışında hayat var” ile gidemez. O daha çok içindekileri dönüştürme yoluna gider belki sonra “aile dışında hayat var”a gider. Senin kendi koşulun için uygun bir yaşam tarzı, hayat değişikliği pratiğini oraya öneremezsin. Önermeye çalışırsan yargılayıcı, dışlayıcı, aşağılayıcı olursun. Bizim yapmamamız gereken bu. Sonuçta biz sadece çocuksuz, evlenmeyen hatta lezbiyen kadınlarla örgütlenip büyümeyeceğiz. Her kadın patriyarkal kapitalist toplum içinde yetişip bir hale geliyor ve kendi gücüyle hayatını dönüştürüyor. Önemli olan o dayanışmayı hiç bırakmamak. Bir feministin yapmaması gereken iki şey var bizce: bir kadın düşmanlığı, iki erkek “kuyrukçuluğu” yapmamak. Kadın düşmanlığının içinde kadınları yargılamak, aşağılamak, önüne geçmek var.

Roxane Gay’in argümanları hem neoliberal döneme çok uygun hem de yel değirmenleri ile savaşıyor. “Butik çantacı gezmeyi seviyorum” diyor, “olaylar nerede geçiyor” diye soruyor insan. “Çok iyi feministim ve alışverişten nefret ediyorum” diye bir prensip olabilir mi ki? Başa dönecek olursak, evet, bu yazı bir heyulayla savaşıyor. Feminist kadınlar ilk önce doğal olarak radikal oldular, evliliğe karşı çıktılar, bunu gerekli gördüler. Fazla seslerini yükselttiler, belki birbirlerini kırdılar. Kocalarından boşandılar. Dengeyi kurmalı ve hep çelişkilerin olacağını, çelişkilerle feminist hayatlar yaşamaya çalıştığımızı görmek çok önemli. Çelişkileri konuşmak ve üstünü örtmemek… Feminist ütopyanın kendi kendine, birdenbire parçası olamayız bugünden. Huzursuzuz biz, huzursuz olacağız. Bugün beş kadın öldürülüyor diye salt huzursuz olmayacağız. Kendimizle ilgili de huzursuz olacağız. İlişki yaşarken, karma alanda politika yaparken, çalışma hayatında huzursuz olacağız.

2 Yorumlar

  1. Bu yazi Roxane Gay’in manifestosunun cok hakli bir elestirisi olmus bence ama Guardian yazisi 2014’den neden simdi tartisilmaya baslandi Turkiye’de anlayamadim.

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.