Çiçek, fanus ile birlikte anıldığında, başka bir ifadeyle kadın, “ev” ile birlikte tanımlandığında bu durum, hem mekanın hem de kimliğin üzerindeki sosyal denetimin göstergesi değil de nedir!

 

Yuvasında barınağı ve yiyeceği vardı, hayatı boyunca etrafında olmuş olanlar vardı.

James Joyce

Küçük prensin* yola çıktığı yer, isimsiz yüzlerce küçük gezegenden biri. Daha büyük değildir bir evden ve orada alıp başını gitmek isteyen biri, çok fazla uzaklaşamaz. Küçük prensin uzaklaşmak için gezegenini terk etmesi gerekiyordu. Terk ediş gibi. Çöle düştü düşeli dalgın ve üzgündü.

Altı gezegen dolaştıktan sonra yedinci ve son durağına geldi küçük prens. Dünyada ayak bastığı yer, Sahra Çölü. Çöl, bu imgelemin hacimsiz mekânı, arayışın tecessüm etmiş hali, vedanın fakat aynı zamanda vuslatın yeri. Buraya gelişinin bir nedeni olmalı, aradığı bir yokluk. Zira çöl, herkesin ayak basabileceği bir yer değil, kumu hak etmek gerekir, onda bir şeyi aramak. “Dünyadasın ama çölde, insan olmaz.” dedi yılan, “Ne arıyorsun burada?”

“Bir çiçekle yaşadığım sıkıntılar var.”

Öykü, bir çiçeğin yokluğunu aramakla ilgili. Ki herkes bilir o çiçeğin pek kaprisli, baş edilmesi güç bir kadın olduğunu. Diğer çiçekler gibi dikenli ve güzel ancak gene de biricik; sabah açıp akşam solan öteki çiçekler gibi basit, sıradan ve zararsız değil. Birdenbire, bambaşka, muhtemelen egzotik bir yerden geldi tohumu. Filizlenmesi, tomurcuklanması ve açması, bizatihi güzelliğin anısı. Daha onu ilk gördüğünde anladı küçük prens, açıyorsa olağanüstü güzellikte açacaktı. Çiçek de çiçekti hani. Taç yapraklarından tut da öz suyuna kadar güzelliği temsil ediyor, kibri özümlüyordu.

Derken bir gün doğumunda açıldı çiçek. Öyle olmadığı halde, dağınık göründüğü için özür diledi ve ihtiyaçlarını karşılaması için güzelliğiyle büyüledi küçük prensi. Kaprisleri, istekleri ve yalanları hiç bitmedi. Sonunda onun dengesiz ve anlaşılması güç olduğuna hükmetti küçük prens. Kendisinin iyi niyeti kuşku götürmezdi de çiçeğinkinden kuşkuluydu. Manasız sözlerini ciddiye almış ve sonunda mutsuz olmuştu. Son bir gayret, rüzgar ve soğuktan korunmak için istediği fanusu getirdi. Ama vakit tamamdı artık. Dönmemek üzere gitmeliydi.

“Elveda”

Ama çiçek cevap vermedi.

“Elveda”

Çiçek öksürdü, ama üşüdüğü için değil. “Aptallık ettim“ diye fısıldadı, “beni affetmeni istiyorum senden. Mutlu ol.”

Hayret, bu sefer sitem etmedi! Ne mana çıkarmalıydı bu sözlerden, gene bir oyun mu çeviriyordu yoksa?

“Seni seviyorum“ dedi çiçek. “Eğer bu zamana kadar anlamadıysan, suç benim. Ama sen de en az benim kadar aptallık ettin. O fanusu da bırak elinden, o kadar da hassas değilim. Hayvanlara gelince, onlardan korkmuyorum. Benim de pençelerim var”, diyerek dört küçük dikenini gösterdi. Sonra “Böyle oyalanma”, dedi “asabım bozuluyor. Gitmeye karar verdin, o halde git.”

Küçük prensin benliğinde gezegeni vardı, gezegeninde yapılması gereken işler, seyredilesi gün batımları vardı. Fakat benliği, buradan ibaret kalmayacaktı. Çiçek, çekici olabilir ama kaprisleri iticiydi; bir itme gücü oluşturuyordu, başka bir yer arama ihtiyacını doğuran bir ivme. Bu çekişmenin sonuydu veda, diğer öykülerde olduğu gibi. Her yolculuk öyküsü, yuvayı terk etmekle başlar.

Küçük prensin gezegenden gezegene yaptığı yolculuğun bir başka adı, “evden kaçmak”. Mekan, biri terk ettiği, diğeri kaldığı sürece evdir. Ekonomik özgürlük, seyahat güvenliği, toplumsal koşullar ve koşullanmalar gibi sebeplerden ötürü, ceketini alıp evi terk etmek, küçük prensin kimliğinde, erkeklere özgü bir davranış kalıbı. Ve evde kalmak, çiçeğin temsil ettiği üzere, kadının rolü ve hatta görevi.

Terk etmek, gitmek, aramak, hasılı çöle düşmek, hareket etme özgürlüğüyle yakından ilgili. Gel gör ki çiçek, değil yolculuğa çıkmak yerinden kıpırdayamazdı bile. Güzel görünmekten başka bir derdi yoktu onun, belki birkaç arkadaş edinebilirdi olduğu yerde. Kaplanların saldırısına uğramadığı sürece evi güvenli ve tıynetine uygundu; aşkın edilgen tarafında, sabit noktasında kalması gerekiyordu. Bir gün dönülecek sevgili olabilirdi, ancak bu kadarı gelirdi elinden.

Çiçek, fanus ile birlikte anıldığında, başka bir ifadeyle kadın, “ev” ile birlikte tanımlandığında bu durum, hem mekanın hem de kimliğin üzerindeki sosyal denetimin göstergesi değil de nedir! Çiçek terk ederse evi, yemeğin pişirilmediği, temizliğin yapılmadığı, aynalarında süslenilmeyen, kaprislerle dolup taşmayan bir gezegen, yuva olmaktan çıkar. İşte o zaman dönecek bir yuvası olmazdı küçük prensin. Halbuki terk ettiği haliyle gezegeni, hasret duyduğu yuvası aynı zamanda.

“Hiç dinlememeliydim onu, bir çiçeğe asla inanmamalı, sadece seyredip koklamalı.”

Çiçeğinin kokusu bütün gezegeni sarmıştı ama küçük prens, nasıl mutlu olacağını bilmiyordu, nasıl mutlu edeceğini bilmediği gibi. Çiçek narin, naif ve korumasızdı, dört tanecik dikeninden başka bir savunma aracı yoktu. Pişmanlığı diz boyu küçük prensin: “Önemsemeyecektim ne söylediğini, kokusu ve ışıltısı yetiyordu bana. Çevirdiği oyunlara rağmen güzel bir kalbi olduğunu anlamalıydım. Tutarsız biriydi, tamam, ama ben de sevmek için çok genç ve tecrübesizdim.”

Hep ilk konuşan olurdu. Hep sitem eder, sanki ölecekmiş gibi durmadan öksürürdü ya, küçük prens hastabakıcılık rolünü üstlenmese gerçekten de ölürdü. Ama bir kere evcilleştirmişti onu, sadece bunun ne demek olduğunu bilmiyordu küçük prens. Bir türlü kopmayan o bağın çoktan kurulduğunu, dünyadaki sayısız çiçeğe rağmen yuvasındaki çiçeğin eşsiz olduğunu ve zehirden panzehir umacak kadar ona ihtiyaç duyduğunu tilkiden öğrenecekti, sonradan. Her terk ediş gibi. Emek vermenin, vakit ayırmanın ve sorumluluk üstlenmenin evle bir ilgisi olduğunu çok sonradan öğrenecekti.

Terk etmek bir galaksidir: Göçmen kuşlarla yolculuk yapmak, gezegenleri keşfe çıkmak, kültürleri tanımak, alışkanlıkları öğrenmek, arkadaşlar edinmek, başka sözcüklerle konuşmak ve sonunda terk edişin manasını kavramak. Çiçeğin öyküsü değildir ama. Fanusta geçenleri, kimsenin yazmamasının bir nedeni var. En nihayetinde yolculuğun varacağı yerdir ev, bitimsiz çölün bittiği, galaksinin son bulduğu, uğruna küçük prensin ölür gibi olduğu yer.

Derler ki kadınlar çiçektir, yuvayı dişi kuş yapar, kadının fendi erkeği yendi. Halbuki sadece zordur baştan yazmak öyküyü.

* Küçük Prens, Fransız yazar ve pilot Antoine de Saint-Exupéry tarafından yazılan ve resimlenen, 1943’te yayımlanan kitap.

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.