Annemin sulama hortumunun ucuna taktığı çoraba hep gülerdim. Hortumdan gelen tazyikli su bitki köklerine zarar veriyor diye yapardı bunu. Kaçmasın diye de başında beklerdi. Şimdi anlıyorum gösterdiği ihtimamı.

“En iyi bildiğim ağaçlar çocukluğumun geçtiği evin bahçesindeki elmalar ve armutlardı” cümlesiyle başlıyor Ağaçlar kitabı (Fowles, 2023:11). Bildiğimiz ağaçlar, meyveler, sebzeler çocuklukla doğrudan ilişkili. Bizden başka kimsenin kalmadığı üç katlı bir binanın giriş katında oturduğumuz kocaman bahçesi olan bir evde büyüdüm. Sebze ve çiçekleriyle annemin bahçesiydi, ağaçlarıyla ise ev sahibinin. Kayısı, kiraz, şeftali ve yemiş ağaçları vardı. Balkondan bahçeye atıverdiğimiz meyve çekirdeklerinden mi, kendiliğinden mi, yoksa başka yerden mi geldi hâlâ bilmediğimiz bize göre “kendiliğinden çıkan” yenidünya ve şeftali ağacı da bizle birlikte büyüdü. Yan tarafımızda müstakil, küçük bir ev vardı büyük bir dut ağacının gölgesinde. Dut ağacının heybetini ve gücünü bir evin temelini oynatacak kadar köklerinin uzanıp büyüdüğünü o zamanlar öğrendim. İki ev arasında ne çit vardı ne de duvar. İki bahçe arasındaki ağaç ya da açılan karıklar sınırdı. Feride Ninenin bahçesi ile annemin bahçesi birbirine bakardı. Bahçe sularken günlük konuşmalara tohumlar, fideler eklenirdi. Sağ tarafta ise Cemal Dayının evi ve bahçesi vardı, sınırı duvarla örülmüş bir bahçeydi bu. Bizim bahçe diğerine göre oldukça büyüktü. O kendi bahçesine bakar hatta bizim bahçeye dadanırdı. Akrabalarının evi olduğu için hak görürdü kendinde. Sabah kimse uyanmadan merakla beklediğimiz incirleri toplayıverirdi. Bahçesine top kaçarsa da kıyamet kopardı.
Ailemin 25 yıl boyunca yaşadığı, benim doğup büyüdüğüm, üniversiteye gitmek için ayrıldığım ev ve bahçeydi burası. İşte, benim de en iyi bildiğim ağaçlar o bahçedeki ağaçlar ve annemin yetiştirdiği sebzelerdi. Kayısı ağacının kupkuru dallarının baharla birlikte tomurcuklanan ve minik minik çiçekler açıp o çiçeklerin rüzgâra kendini bırakıvermesini, tüm bahçenin beyaza boyanmasını, sonra dalların yeşile bürünüvermesinin yarattığı gölgeliği ve serinliği, gencecik çağlaları dalından koparıp yediğimiz günleri, yerken çekirdeği ısırıp acı su gelmesin diye gösterdiğimiz ihtimamı hatırlıyorum. Ve tabii bir bir dalında olgunlaşan sarı sarı beliren kayısıları… Tepede, güneşe bakan dallardaki kayısıların daha erken sarardığını, heyecanla diğer tarafların sararmasını beklediğimizi hatırlıyorum. Dalından yere düşüp patlayan kayısıların ballı suyuna karıncaların geldiğini ve her yerin karınca olduğunu anımsıyorum. Bahçe kapısından eve giden beton yolun patlayan kayısılardan kaynaklı yapış yapış olmasından annemin duyduğu rahatsızlığı, ayaklarınızı tulumbada yıkamadan eve gelmeyin, diyen sesini hâlâ duyuyorum. Kent bostanları tartışmaları annemin bahçesi üzerine düşünmemi sağladı. Çocukluğumun oyun alanı, ilk gençlik yıllarımın “çilesi”, bugünden bakınca özlem duyduğum annemin bahçesini özdüşünümsel bir yerden bostan tartışmalarıyla birlikte ele almaya çalışacağım.
Köy bostanından kent bostanına göç etmek
Annem köyde büyümüş, çocukluk ve gençlik yılları bostanda geçmiş. Köyde geçimlik olarak ektikleri buğday ve mısırları anlatır hep: “Harmana gidip düven döverdik sabahtan akşama kadar.” Bostanın iş yüküne sitem eder hâlâ. O dönemde yaşadıkları yokluğu, mısırlar olgunlaşınca duyduğu heyecanı çocukluk anılarına ekleyiverir. “Nerde çikolata, bisküvi. Cibesler oldu diye heyecanlanırdık. Beklerdik koçanların içi nasıl çıkacak diye.” Sofrayla tarla arasındaki mesafenin henüz açılmadığı, gıdaya erişimin zor olduğu bir dağ köyünde topraktan beklenenin heyecanını emek yoğun sürecini anlatır (Keyder ve Yenal, 2015: 13-15). Bostan onun için çocukluk yıllarının sofrası, heyecanı ve aynı zamanda da iş yükü. Tüm bu iş yükünden şikayetçi olsa da gördüğü her toprağa bir şey ekmek ister. Nereye ne ekilmiş bakar.
Köyden Manisa Soma’ya gelince büyük bahçeli bir eve taşınırlar. Annem “Burda da buldu beni bu” diye bostana söylenir. Göç etmiş olsa da aslında o bostanı bırakmaz. Zira geçim bostana bağlı değildir artık ancak onun için evin önünün “boş” kalması ya da otlarla kaplı “bakımsız” olması ayıplanacak bir durum. Her ne kadar bıksa, şikayetçi de olsa söylene söylene 25 yıl boyunca evinin avlusundaki büyük bahçeyi ekti, yeşertti. “Kentte tarım mı olurmuş!” hakim anlayışı (Kafadar, 2023: 5) ile bu deneyim arasında sıkı bir bağ olduğunu düşünüyorum. Tarımın yalnızca kırla ilişkili olduğu algısını yerle yeksan edebilecek bir bağ bu. Gıda ile, yemek yediğimiz sofra ile doğrudan ilişkili. Tarımsal üretimin farklı bir veçhesi olarak bostanlar köşe başlarında, müşterek alanlarda, duvar kenarlarında kalan toprakta, bir tekelin bahçesinde (Yüksel, 2023; Emer, 2023) devam ediyor. Kent balkonlarındaki saksılarda yetiştirilen biberler, naneler, maydanozlar bunun işaretleri ya da güneşte kurutulmak için balkona dizilen biberler tarımın inatçı bekçileri.
Annemin köydeki aile bostanından ayrılıp kente göç etmesiyle birlikte bahçede kendi bostanını kurması yalnızca toprak ve tarımla kurulan bir bağ olmayıp kültürel de olduğunun işareti. Çünkü annemin deyimiyle “toprak boş kalmamalı.” Bir yıl ekip dikmese içine dert olur durup oraya bakar, “ayıplanmayı” göze almış olsa da rahatsızlık hissi onu bırakmaz. Başka türlü duyduğu rahatsızlık hissinin, toprağa karşı bir vicdan yükü ya da bir sorumluluğu yerine getirmemekten kaynaklı olduğu düşünülebilir. Bu yükü taşıyanların olduğu her yerde olabilecek olan şey tarım hem kentte hem kırda. Toprakla hercümerç olan hayatların bir arada sürdürdükleri, birlikte sıkı sıkıya köklenmiş ortaklaşa yaşam bağ, bahçe ve bostanlar. Her nereye göç etse, sürgün de verse beraberinde taşıdığı tohumlar onunla birlikte saçılıyor, yeşeriyorlar.
Kentte doğrudan geçimi sağlayan tarımsal üretim olmayıp varlığını kadınların emeği ile devam ettiren bostanlardan söz etmek mümkün. Ev işinin bir uzantısı olarak değerlendirilen tarımda kadın emeğinin bu nedenle de görünmez olduğu söylenebilir (Özbay, 2019: 36). Bostan yapan kadınların pratiği bu çerçevede değerlendirilebilir. Zira bu bostanlar ne doğrudan pazarlama, satış amacı taşıyor ne de hobi bahçesi denilebilecek bir meraktan geliyor. Kültürel bir deneyimin devamlılığı ya da toprağa duyulan sorumluluk olarak görülebilecek bu bostanları kadınlar sürdürüyor. Suna Kafadar’ın (2023) belirttiği gibi kuşkusuz bostanlar salt gıda üretimi ile ilgili olmadı. Yaşam biçimlerinin, mücadelenin biraradalık denemelerinin yeri oldular. Tohum yalnızca bir bitkiyi, bir mahsulü yeşertmedi, sözü ve sembolü doğurdu hikâye oldu. “Bizi” birbirimize bağlayan iplik oldu. Bu bağ ile kentin bir mahallesinde kadınların bostan deneyimleri birbirine bağlanıyor. Mızrağın sopanın hikayesindense, içine bir şey konan mahfuzun zarfının, heybelerin, bohçaların, ilaç torbalarının (Le Guin, 2017) hikayesini anlatıyor bostanlar. Bez torbalar içinde muhafaza edilen, minik kumaşlara sarılıp elden ele dolaşan tohumların hikayesi bostanlar.
Annemin bahçesi
Yaşadığımız evin bulunduğu mahalle göçle Soma’ya gelip toprakla ilişkisi yakın olan kişilerden oluşuyor. Hanelerin neredeyse tümü temel geçim olarak görülen kömürün peşine düşerek bu kente göç etmiş. Geçimin kömüre dayalı olduğu Soma’da göç eden hanelerde erkekler madende, santralde ya da kömüre bağlı taşımacılık sektöründe çalışıyorlar. Göçün yoğun olarak yaşandığı 80’li yılların sonunda geliyor annemle babam Soma’ya. Halihazırda ücretli işgücünün erkek egemen olduğu Soma’da o dönem kadınlar ücretli istihdamın dışında kalıyor. Bölgenin tarımdaki geçim kaynağı ise o zamanlar tütün, kömürlü termik santral ve devletin tütün politikaları nedeniyle bu zamanla yerini zeytine bırakıyor ve temel geçim kaynağı olmaktan da zamanla çıkıyor.[1] Göçle birlikte gelen kadınlar da toprak varsa yaşam vardır diyerek evlerinin bahçesini, avlularını bostan yapıyorlar.
Annem de böyle bir saikle kentte bostan yapmaya başlıyor, toprak boş kalmamalı sonuçta. Bu boşluk sermayenin hâkim anlayışındaki boş alan (Tsing, 2005) tartışmalarından farklılık gösteriyor. Yapıp etme sorumluğunu taşıyor. Birarada bir eyleyiş olarak icra ediliyor ve doğrudan kâr içermiyor.
“Güler Ablanın salatalıkları bu sene çok güzel olmuş, tohumundan bana da verecek.”
Annemin farklı şekillerde sıkça söylediği cümlelerden yalnızca biri bu. Tohumların saklanması, çoğaltılması, bunun için denemelerin yapılması her zaman mahalledeki bahçe yapan kadınların gündemiydi. Birbirlerinin bahçelerine seneye biriktirilecek tohumlar konuşulurdu. Tohumların yeniden filizlenip filizlenmeyeceği ise deneme yanılma yöntemiyle bulunurdu. Daha önce denenmiş ve “tutturulmuş” olanlar hariç. “Ziraattan tohum almak” söylemini bu konuşmalar arasında duydum. Ve aynı zamanda ziraattan alınan tohumlardan yetişen sebzenin tohumlarının tekrar çoğaltılamadığını da o dönemlerde öğrendim. Neyse ki kadınların bohçalarında sakladıkları tohumlar vardı ve hâlâ dolaşımdaydı. Bir sonraki sene için Güler Abla’nın tohumlarını annem saklayacak ve yaz geldiğinde o salatalıklar annemin bahçesinde boy verecekti.
“Mutfaktan leğen getirin. Salatalık topladım.”
Bir sene sonra yaz sıcağının kavuruculuğunda bir akşamüzeri bahçeyi sulayan annem bu cümleyle bize seslenir. Bahçeyi sulamadan önce tüm karıkları dolaşır. Domates, patlıcan, kabak, biber, salatalık ne olmuşsa onları toplar. Küçük olanları bekler onlar için henüz erkendir. O yerlerini bilir mesela birkaç gün sonra yemek yaparken tembihler: “Bak, duvarın dibinden yürü, üçüncü karığın sonunda yaprakları arala orda bir kabak yatıyor. Usulca kopar getir. Aman kökünden koparma.” Tariflediği yere gidip baktığımda dediği gibi olur.
Sulama öncesi doldurduğu leğen yetmediyse bize seslenir. Annem bahçedeyse zaten hep bize seslenir. Kuyudan suyun gelmesi için motorun düğmesi evin girişindedir: “Ben seslenince motorun düğmesine basın.” Eğer bahçe sabah erken saatte değil de akşam sulanmışsa “Benim işim bitmek üzere çay suyunu koyun.”
“Bu salatalıkları yıkayıp tuzlayıp getirin. Ayşe Ablan tadına baksın”
Yaz aylarının klasiği bahçe sulandıktan sonra çay demlenir, kapı önünde yorgunluk çayı içilir. Burada biz anneme eşlik ederdik. O çay tepsisine her zaman fazladan en az bir bardak konurdu. Çünkü mutlaka yoldan geçen ya da bahçesini sulayıp işini bitiren birileri gelirdi. Bahçeden toplanan salatalıklar tuzlanıp getirilir çaya eşlik ederdi. Birileri uğrar gider, birileri selam verir gider, bazıları uzun uzun otururdu. Kendiliğinden gerçekleşen ve ritüele dönüşen bu buluşmalarda tohumlar fidelerle başlayan konuşmalar, mahalledeki olaylara, evdeki dertlere doğru açılırdı. O çay etrafında dert de neşe de birarada olurdu. Birbirlerinden öğrendikleri, deneyimlerinden güç kazandıkları yan yana gelişlerdir bunlar. Kadınların bahçede düzenli olarak gerçekleştirdiği bu buluşmalar sayesinde kadınlar mahallede bir kolektivite sağlıyordu. Salatalığın tadı ve kokusunun duygusal deneyimi etrafında bir kolektivite.
Annemin bahçesinde mısır pek olmazdı. Ancak bahçe etrafına sıra sıra mısır eker, bahçeyi çerçeveye alırdı. “Buralarda cibes olmuyor” diye söylenip yine her sene tohumluk koçan ayırırdı. Köyde yetiştirdiği tadı arardı. Köyden gelen tohumları da dener ama yine de istediğini bulmazdı. Mısır bizim için sürprizdi. Yeşilin içinde sarı sarı dizilmiş mısırları görünce heyecanlanırdım. Hep takip ederdim ne zaman büyüyecek diye. Hemen kırıp, püskülünü yolup bakmak isterdim içine de annem uyarırdı daha erken diye. Zira bahçe beklemek isterdi.
Her yaz mutlaka domates dikerdi. Domatesler olur ama çok azı kızarırdı. O yine ısrarla dikerdi. Kırmızı kırmızı hoşuma gidiyor derdi. Kızarmayanlar kışlık turşu olurdu. Pazardan biber fideleri alır, eve gelir gelmez suya koyar, akşama da toprakla buluştururdu onları. Fideler beklemez, der acele ederdi. Kışın karalahana, soğan ve marulla doldururdu tüm bahçeyi. Fazla yetişirse komşulara yollardı bizle. Bazen eve gelince kapıda bir poşet bulurduk bahçesinde yetiştirdiği marulu bize göndermiş başka bir komşu. Bu anlamıyla bostan deneyimi geçimlik olmasının yanı sıra kadınlar arasında bir hediyeleşme, sosyalleşme içeren; toprağa, bitkilere dair anlamlar ve duygular kümesi (Emer, 2023: 421). Ve kuşkusuz aynı zamanda bostanlar kadınların dayanışma mekanlarından biri.
Bahçeden miras kalan
Cam bir plazada çalıştığım bir dönem olmuştu. Orada “dekor” olarak konulan çiçekleri, “salon bitkilerini” biraz solmaya durunca atıyorlardı. Benim için inanılmazdı çiçek atılır mı, deyip bir bir odama alıyordum onları topraklarını değiştiriyor, düzenli suluyordum. Zamanla orkideler dal verdi, filizlendi çiçek açtı. Atılmak için hazırlanan çiçekler benim odamda toplanmaya başladı. Bazılarını çoğalttım, bazılarını ben getirdim. Menekşeler, camgüzelleri, orkideler benim bir cam fanusta çalışmaya dayanmamı sağlayan yoldaşlarım olmuş bugünden bakınca anlıyorum. Benjamin ağacı vardı ofiste annem fotoğrafta görüp o ne öyle mandalina ağacına benziyor yaprakları, demişti de dalından kırıp suya koymuştum. İki ayın sonunda köklendi ve tutundu. Şimdi annemin salonunda “mandalina ağacı” gibi büyümeye devam ediyor.
Çapa yapmak, bellemek, karık açmak nedir o bahçede öğrendim. Tulumbanın suyu kaçtığında suyu çağırmak için biraz su döküp tulumbayı çekmenin yeterli olduğunu da. Annemin sulama hortumunun ucuna taktığı çoraba hep gülerdim. Hortumdan gelen tazyikli su bitki köklerine zarar veriyor diye yapardı bunu. Kaçmasın diye de başında beklerdi. Şimdi anlıyorum gösterdiği ihtimamı.
Maydanozların kökünden değil de kırılıp koparılması gerektiğini, bahçenin güneş kızmadan sabah erkenden ya da akşam serinliğinde sulanmasının önemli olduğunu annemden öğrendim. Bahçede beton yolun yanına diktiği naneler betonun diğer tarafında da çıkmıştı da buraya da mı dikmiştin diye sormuştum. “Ekmedim nane arsızdır yayılır.” demişti. Nanenin “arsızca” çoğalmasını, bahçeye atılan meyve çekirdeğinden koca bir ağaç olabileceğini annemden ve o bahçede öğrendim. Ormanlar, ağaçlar, bitkiler üzerine düşünürken fark ettim ilk gençlik yıllarımda iş ve çile gibi gelen annemin bahçesinin aslında hayatımda nasıl bir yer tuttuğunu. Balkonda yetiştirmeye çalıştığım maydanozlar, fesleğenler, sukulentler, menekşeler o bahçeden bana kalan mirasın uzantısıymış.
Bir bahçeyi ziyaret etmek
Biz o bahçeden taşındık. Bugün o bahçedeki ağaçların büyük bir kısmı kesildi. Yerine bina dikildi. Sebzeler içinse küçük bir alan kaldı. Annem bir apartman dairesinde şimdi. Söylene söylene yaptığı bahçesini her ne kadar bir daha yapmayacağım dese de şimdi balkondaki saksılarda devam ettiriyor. Eve ne zaman gitsem, salondaki çiçekleri gördün mü, balkonda pembe açan çiçeği üst kat komşu getirdi, arka balkonda soğanlar coştu, biberlere bak kızarıyor diye tek tek saksılar içinde yetiştirdiği bitkileri anlatıyor.
Judith Butler (2014) her ne kadar başka bir bağlamda söylemiş olsa da yas için şöyle diyor: “Yas, istenmeyen bir dönüşüme boyun eğmekle ilgilidir. Bu değişimin tam olarak nasıl bir şekle bürüneceği de nasıl bir anlam taşıyacağı da önceden kestirilemez.” Anlıyorum ki çoğalttığım bitkiler benim o bahçenin yasını tutmamın büründüğü hal. Çünkü ben hâlâ ne zaman Soma’ya gitsem çocukluğumun geçtiği sokağa içim titreyerek bakarım. Her gittiğimde bir mezarı ziyaret eder gibi bahçenin başına gider, geçmiş zamanın izlerini, filizlerini ararım. Geçmişi hatırlamak, hissetmek ve elbette ki yad etmek isterim. Kendime ve bizi çevreleyen evrene dokunmamı sağlar o his (Coccia, 2021:40). Bahçede kiraz ağacı kalmamış, kesilmiş hepsi. Kayısı ve incir ağaçlarının varlığı iyi gelir her ne kadar dibindeki salıncağı artık göremesem de. Ve tüm sokağı dolduran ve beni bahçeye çeken kokusuyla naneler hâlâ aynı yerinde ve arsızca çoğalmaya devam ediyorlar. İyi ki…
Kaynaklar
Butler, J. (2014). PEN Dünya Sesleri Festivali, Uluslararası Edebiyat NYC’de konuşması Erişim için: https://www.youtube.com/watch?v=yt9kpSKZcns
Coccia, E. (2021). Bitkilerin Yaşamı: Bir Karışım Metafiziği. K. Kahveci (çev.) İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları.
Emer, A. (2023). “’Bostan Emek İster’: Bir Müşterekleştirme Pratiği Olarak Rize Pazar’da Bostanlar” Mülkiyet ve Müşterek içinde B. Ö. Fırat ve F. Genç (der.) İstanbul: Metis Yayınları
Fowles, J. (2023). Ağaçlar. S. Sertabiboğlu (çev.) İstanbul: Ayrıntı Yayınları.
Kafadar, S. (2023). Şehirlinin Havsalasında Toprağı Sürenler ve Topraktan Sürülenler. beyond.istanbul Dergisi 14-2023.
Keyder Ç. ve Yenal Z. (2015), Bildiğimiz Tarımın Sonu (Küresel İktidar ve Köylülük), 3. Baskı, İstanbul: İletişim Yayınları.
Le Guin, U.K. (2017). “Çuval Kuramı ve Kurgu” içinde Kadınlar Rüyalar Ejderhalar D. Erksan, B. Somay ve M. Gürsoy Sökmen (hzl). İstanbul: Metis Yayınları.
Özbay, F. (2019). Kadın Emeği: Seçme Yazılar. Ş. Özar (hzl.). İstanbul: İletişim Yayınları.
Tsing, A. (2005). Friction. United Kingdom: Princeton University Press.
Yüksel, A. (2023). Toprağa Dokunan Şehrin İzleri: Küçükyalı Bostanları. beyond.istanbul Dergisi 14-2023.
[1] Tütün ve zeytin metnin temel konusu olmamakla birlikte kentte tarımın zaten yapıldığını belirtme ihtiyacından geliyor.




