Kadınların bedenini kontrol altına alarak, varlığını tamamıyla araçlaştıran bu yeni cumhuriyet sürdürülebilir midir?

Ekranda akan kareler, anlatılan bir hikaye, iç sıkan bir atmosfer; televizyonda izlediğimiz güncel haberler mi bunlar, yoksa biraz abartıyor muyuz? Bir distopya mı, yoksa uzatsak elimizi dokunabileceğimiz, gerçeklerin farklı bir yansıması mı?

Ütopya, ilk defa Thomas More tarafından kullanılan bir sözcük; olmayan yer, aynı zamanda da mutlu yer anlamına geliyor. “Ütopya her zaman düşsel bir yapıyı ifade etmesine karşın, döneminin kurulu düzenine karşı bir başkaldırma içermeli ve var olan toplumsal gerçeğin karşısına kendi ideal toplum tasarımını koymalıdır¹.”

Distopya ise ütopyanın farklı bir türü olarak, karşı ütopya olarak tanımlanır. Bizim ütopyamız neydi? Peki bir distopya içinde umut nasıl yeşerir? Feminist yazar Margaret Atwood hikayemizi anlatıyor.

Hepimizin Öyküsü

Atwood’un çok sevilen romanlarından Damızlık Kızın Öyküsü (1985) dizileştirildi. Sanıyoruz ki biz bu satırları yazarken okumayan/ izlemeyen kalmamıştır. Özellikle Avrupa ve Amerika’da dizilerin kalitesi, oyuncu kadroları, yüksek bütçeli filmlerle yarışır düzeye geldiğinden beri oldukça keyifli seyirliklerin üretildiğini söyleyebiliriz. Bu yıl dizi sektörünün Oscar’ı Emmy ödüllerini feminist yapımların, kadın hikayelerinin aldığı su götürmez bir gerçek. Ekranda keyifle feminist hikayeleri izliyor olmamızın arkasındaki güç, kuşkusuz ki küresel düzeyde yükselen feminist hareket. Bu yapımların başında Damızlık Kızın Öyküsü geldi, kayıtsız kalmak mümkün müydü? Peki bizlere bu kadar derinden dokunmasının ardında ne yatıyordu?

Handmaid’s Tale/ Damızlık Kızın Öyküsü’nü, bir damızlık kadın olan Offred’den dinliyor, onun bakışı ve yaşadıklarıyla bu baskı rejimini gözlemliyoruz. Hikaye, yakın bir gelecekte, Amerika’nın yıkılmasıyla kurulan Gilead Cumhuriyeti’nde geçiyor. Ekolojik denge altüst olmuş, buna bağlı olarak doğum oranları düşmüş, insan soyunun tükenmesi endişesi başlamıştır. Örgütlü köktendinci bir kesim, bir gecede yönetime el koymuş, OHAL ilan edip, anayasayı geçersiz kılmıştır. Yeni düzene başkaldıranların bir kısmı öldürülürken bir kısmı da nükleer atıkların toplandığı bölgelere (koloniler) gönderilmiştir. Kadınların çalışması, mal varlığının olması yasaklanmıştır. Yeni cumhuriyetin yöneticisi asker erkekler, geçmişte sağlıklı çocuklar doğurmuş kadınları “damızlıklar” olarak ayırırken, doğum yapmamış-yapamamış kadınları “Marthalar” olarak adlandırarak ev işlerinden sorumlu tutmuşlardır. Tüm ülke “göz”lerce izlenmekte ve herkes birbirinin muhbirliğini yapmaktadır. Tüm kurumlar, tüm ülke totaliter-patriyarkal bir rejim ile yeniden şekillendirilirken, eski düzene ait ekonomik, sosyal ve kültürel unsurlar tamamıyla ortadan kaldırılmıştır.

Sevişiriz evlenmeyiz! İster doğurur, ister doğurmayız! Kime ne!  Bizim bedenimiz bizim hayatımız!

Totaliter-patriyarkal rejimlerin beslendiği temellerden biri de kadınların rahmine göz dikerek, bedenlerini denetim altına alma politikası yürütmesidir. Gilead Cumhuriyeti’nde doğurabilmek yine kadınların aleyhine kullanılıp ulusal kaynak olarak görülüyor. Rejim bu durumu biyolojik kadere indirgeyerek, ahlaki ve kutsal varsayılan bir zorunluluğa dönüştürüyor. Ürkütücü düzeyde tanıdık değil mi? Doğum yapan kadının “tam kadın” olarak görüldüğü, aileye ve anneliğe hapsedilmeye çalışıldığı Türkiye’de yalnızca iktidarın söylemleri ile değil yasalarla da kadının ikincil konumu pekiştirilmeye çalışılıyor. Günümüzde gittikçe artan esnek çalışma modelleri ve anneliği teşvik edecek yasalar, toplumu dönüştürme ile kol kola ilerliyor.

Kadın bedenini kontrol yöntemlerinden kürtaj yasaklarına, distopyaya gerek bile kalmadan, güncel muhafazakar politikalardan örnekler verebiliriz. Gilead’da kürtaj yapan doktorlar ölümle cezalandırılırken; günümüzde Trump’ın ilk icraatı kadınların kürtaj hakkına saldırmak oldu. Polonya’da iktidarın kürtajı neredeyse tamamen yasaklama girişimine karşı kadınlar sokaklara dökülüp, yasa tasarısını geri çektirdiler. Farklı coğrafyalardan örneklerini çoğaltabileceğimiz bu yasaklama girişimlerini Türkiye’de de iktidar, kadınların yoğun karşı çıkışı ve mücadelesi sonucunda nihayete erdirememiş, ancak ne yazık ki kürtaj, yasal bir hak olarak var olmasına rağmen neredeyse tüm sağlık merkezlerinde fiilen yasak noktasına getirilmiştir.

Gilead Cumhuriyeti’nde diğer doğum yöntemleri yasaklanıyor ve normal doğum zorunlu kılınıyor. Türkiye’de iktidarın kadınların kaç tane çocuk doğuracağından, nasıl doğuracağına kadar söz söylemesi bize benzer bir distopyada mı olduğumuzu sorduruyor.

Patriyarkal düzende, kadın bedeninin cezalandırılması ve kontrol altına alınması anlamına gelen tecavüzün tanımlanması, Gilead rejimi tarafından yeniden yapılıyor. Yeni yasalara göre tecavüz eden erkeğin cezası, ölüm. Ancak Gilead’ın üzerine kurulduğu sistematik tecavüz uygulaması “seremoni” adı altında törenle (spermlerin vajinaya bırakılması yani ejakülasyondan ibaret) kutsallaştırılıyor ve böylece meşru kılınıyor.

Ayrıca günümüzde yaratılmaya çalışılan psikoloji ile benzer olarak, tecavüze uğrayan kadına suçun kendisinde olduğu kolektif cezalandırma yöntemi kullanılarak “öğretiliyor”. Yeni, başka bir gerçeklik inşa ediliyor.

Gilead, üreme ile sonuçlanmayan cinselliği, yani hazzı yasaklıyor. Bu yasak, evlilik içinde, dışında ve damızlıklarla olan ilişkiler dahil olmak üzere tüm heteroseksüel ilişkileri de kapsarken eşcinseller “gender traitor- cinsiyet ihanetçisi” olarak adlandırılıyor. Rejimin eşcinsel kelimesinin anlamını “hain” olarak yeniden yapılandırması, eşcinsellerin varlıklarını tamamıyla ortadan kaldırmaya yönelik. Günümüz Türkiye’sine dönersek, Ankara ve İstanbul’da “genel ahlak” kriterine uymadığı gerekçesi ile tüm LGBTİ+ etkinliklerinin valilik ve kaymakamlarca yasaklanması aynı “yok sayma” zihniyetine işaret ediyor.  Hep söylüyoruz, “Alışın buradayız!” Soruyoruz, “Genel ahlak, kimin ahlakı?”

Karakterlerden Ofglen’in, dizide atanmış olduğu evdeki Martha ile eşcinsel ilişkisi Göz’ler tarafından öğrenildiğinde; hamile kalamadığı için Martha asılarak öldürülürken, “verimli bir rahmi” olması sebebiyle Ofglen öldürülmeyip cezalandırma yöntemi olarak klitorisi kesiliyor. Tekrar doğurtabilmek adına üreme organına zarar verilmeden, Ofglen cinsel haz organından mahrum bırakılıyor.

Tüm olumsuzluklara rağmen Offred ise, kendi hikayesi içerisinde hazza giden bir yol bulabiliyor.

Kurulan düzende militarist unsurlar baskın; örneğin tek tip kıyafet zorunlu tutuluyor. Damızlık kadınların payına da tek tip giysiyle beraber örtünmek düşüyor: Kadınlara kırmızı uzun elbiseler giydirilirken; başlarına, saçları görünmeyecek biçimde görüş açısını kısıtlayan beyaz başlıklar takılıyor. Bu durum dizide kadın bedeninin denetim altında olduğunun en belirgin göstergelerinden. Fatmagül Berktay özetle bu konuda “Örtünmenin ‘erkeğin erkekliğini, kadının da kadınlığını bilmesi’ yani cinsiyet dikotomisinin kesinliğini yansıtması bakımından taşıdığı anlam, Yahudi ve Hıristiyan geleneğinde de var olmakla birlikte, İslamiyette daha belirgindir (…) aslında toplumsal ve kültürel olarak belirlenmiş kadın-erkek eşitsizliğini kutsayıp mutlaklaştırdığını ve hatta kozmosu bu dikotomi çerçevesinde yeniden kurarak, aslında kadını ‘biyolojiğe’ mahkum ettiğini hatırlamak gerekir².diyor.

Emeğimiz bizimdir!

Gilead Cumhuriyeti’nde çıkarılan ilk yasalardan biri kadınların çalışmasının yasaklanması, ardından da mal varlıklarına el konulup kendilerine en yakın erkeğe devredilmesi. Türkiye’de de 2009 yılında devlet bakanlarından Mehmet Şimşek, geçtiğimiz haftalarda da Cumhurbaşkanı Erdoğan işsizliğin sorumlusunun kadınlar olduğunu belirtti. AKP 2010 yılında çıkardığı “Kadın istihdamının artırılması ve fırsat eşitliğinin sağlanması” diye ifade ettikleri genelgede yakın zamanda düzenlemeye gitmek istiyor, yeni düzenleme ile kadınların güvencesiz işlere mahkum edilmesi planlanıyor.

Unutmayacağız! “NORMAL”leşmeyeceğiz! Kimliğimiz bizimdir! 

Bir sistemin bekasını sağlamak için meşrulaşması, meşrulaşması için de uygulamalarına ve yapısına alışılması gerekir. Bu sayede sistemi tehdit eden unsurlar ekarte edilebilir ve sistemin getirileri normalleşir. Yeni düzenin eğiticilerinden Lydia teyze, Kızıl Merkez’deki damızlık kadınların eğitimi sırasında tam da bunu itiraf eder gibi, şu an yaşananların herkese tuhaf gelebileceğini, ancak normal dediğimiz şeylerin alışkın olduklarımızdan başka bir şey olmadığını ve zamanla her şeyin normalleşeceğini – normal geleceğini söyler. Tıpkı totaliter rejimlerin insanları tutsaklaştırmaya önce belleklerini yok ederek başlaması gibi. Korkunç olan, sadece insanlık onurunun çiğnenmesi değil, aynı zamanda geride, geçmişin tanıklığını yapacak kimsenin bırakılmamasıdır. Bu noktada hem bireysel belleği hem de toplumsal belleği korumak bir direniş haline gelir. İşte böylesi zamanlarda dizide/ kitapta olduğu gibi, kısacık bir yazı (nolite de bastardes carborundorum) umudun simgesi oluyor.

Eski düzene ait kültürün ve hafıza mekanlarının yeni sistem tarafından yok edilmesiyle toplumsal bellek felce uğratılır; tüm kadınlara bu cumhuriyette sohbet etmek, duygularını ifade etmek, okumak, yazmak yasaklanarak kişisel hafızaları da hedef alınır. Düşünce ve benlik araçları yönetimdeki erkeklerce tekelleşirken, mutlak itaat düzeni kurulması planlanır. Gilead bu düzeni yaratmak için korku ve şiddeti etkin şekilde yayar/ uygular; öyle ki yazı yazan kadınların eli kesilir, itaatsizlik edenin gözü çıkarılır; ne de olsa doğurmalarına bir engel oluşturmaz bu durum.

Konuşulan dil en etkili baskı araçlarından. Damızlık kadınların kullanmasına izin verilen dil, düşünceyi sınırlandıran ve din merkezli bir dil. Damızlık kadınların bu din kökenli kalıplaşmış iletişim biçiminin dışına çıkmaları yasaklanır. Kullandıkları günlük dilin yine doğurganlık odaklı kısıtlanmış olması, var oluşlarının tekil nedenini sürekli vurgular. Örneğin, günlük selamlaşmada “Blessed be the fruit – Çocukla kutsan.” retoriğine yanıt yine doğurganlık dileği “May the Lord open – Tanrı yolunu açsın.” olur.

Algı ve bilgiyi şekillendirme aracı dil ile örneğin bir komutanın kısır (infertil) olabileceği, “kısır erkek” olgusu, söylemden kaldırılarak yok edilmesi amaçlanır; yerine kadınların “verimli” olup olmadığı tanımlamaları dile yerleştirilir.

Damızlık kadınların isimleri, atandıkları evin sahibi olan komutanın adına göre belirlenir. Offred, Ofglen, Ofwarren, yani Fredinki, Gleninki, Warrenınki, … Rejim kadının adını yok ettiği gibi, yeniden adlandırmayı da erkek üzerinden “sahiplik” ilişkisine dayandırır. Kadınlar kimliksizleştirilir. Bir damızlık kadın “kutsal aile”ye,“yüce millet”e bir bebek doğurabildiğinde ya da belli bir süre geçmesine rağmen gebe kalamayıp o evden ayrıldığında veyahut sistem karşıtı bir hal tavır içerisinde olduğu fark edilip yok edildiğinde, yerine başka bir Offred, Ofglen gelir. Giden/ yok edilen kadından geriye hiçbir iz kalmaz.

Yeni rejim kurulurken kadın dayanışmasını engellemek, yani ezilen sınıfı kontrol altında tutabilmek için bazı kadınlara imtiyazlar tanınır. Komutan eşlerine oturma odasında sözün onlarda olduğu hissettirilir, damızlık kadınlar ve Martha’lar üzerinde yapay bir iktidar kurmalarına göz yumulur. Damızlık kadınların eğitildiği kızıl merkezdeki eğitmenler ise şiddetle cumhuriyetin bekçiliğini yaparlar. Oysaki bu ataerkil pazarlıkta kazanan kadın yok. İmtiyazlarının gerçek bir karşılığı olmadığını, görünmez duvarlara çarptıklarında anlarlar.

Son söz yerine: Yasak meyveyi yiyelim

“(…) kadınların yasak meyveyi yeme haklarına sahip çıkmaları ve aynı zamanda ad koyma hakkını geri almaları gerekir (…) Kadınlar için kendi kaderini belirleme mücadelesi, kaçınılmaz olarak, kendilerine dayatılan tanımlamalara karşı çıkışı ve alternatif tanımlar yaratılmasını içerir ² ..”
Kadınların bedenini kontrol altına alarak, varlığını tamamıyla araçlaştıran bu yeni cumhuriyet sürdürülebilir midir?

Bu kadar ciddi bir baskının olduğu yerde, güneş tüm parlaklığı ile bulutların arasından göz kırpıyor. Yaratılan tüm o bunaltıcı atmosfere, dizideki tüm o pastel renklere rağmen gökkuşağı müjdeliyor kendisini. “Nolite te bastardes carborundorum”. Offred’e kendinden önceki Offred’in ardında bıraktığı bu Latince cümle umut veriyor. Her pes etme aşamasına geldiğinde odasındaki dolaba kazınmış bu cümleyle arkadaşlık edip, direnme gücünü buluyor. Diğer taraftan Ofglen ile bir konuşmalarında bir yeraltı örgütünün (MAYDAY) faaliyete geçtiğini ve direnenler olarak “biz”i oluşturduklarını öğrenmesi, yalnızlıktan çıkış için kocaman bir umut oluyor Offred’e. Diziden alıntılarsak “Şimdi bir biz olmalı, çünkü şimdi onlar var”. Direniş daima!

Günümüz Türkiyesi ile benzerlikler diziyi bizler için oldukça duygusal hale getiriyor. OHAL’e rağmen sokakları dolduran kadın hareketi, yani “biz”ler, yani hepimiz Gilead Cumhuriyeti’nin uzun sürmeyeceğini biliyoruz. Bu karanlıkta, umudun hiç de uzakta olmadığını biliyoruz. Nasıl ki her birimiz Simurg isek umut da yine biziz. Leyla Halid’in dediği gibi: “Çiçeklerimizi koparabilirler, ama baharın gelişini engelleyemezler”.

İkinci sezon yolda. Aslında kitap, dizinin ilk sezonuyla benzer yerde biterken, kitapta yıllar sonra Gilead Cumhuriyeti üzerine bir akademisyenin sunumunu dinliyoruz. Biliyoruz ki Gilead Cumhuriyeti son bulmuş. Tüm bu zamanda rejim daha da sertleşmiş ama direniş büyümüş. İkinci sezonda Atwood da senaryo ekibinde olacak. Heyecanla bekliyoruz.

Teşekkürler Atwood ve umudu baki kılan tüm feminist yazarlar. Ve sokakları bırakmayanlar…

YKF (Yoğurçu Kadın Forumu) Sinefem  /  Pelin – Naciye – Selin – Jale – Nilgün

Kaynaklar:

¹ Ütopyanın Kadınları Kadınların Ütopyası, Yasemin Temizarabacı Yıldırmaz

² Tek Tanrılı Dinler Karşısında Kadın, Fatmagül Berktay

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.