Nevin Yıldırım’ın ve özsavunma uygulayan nice kadının yanında olduğumuzu gösteren dayanışmayı büyütmeye ve kadın katili erkeklerin cezasız kalmasına karşı daha güçlü bir tepkiye ihtiyacımız var. “Erkek adalet değil, gerçek adalet!” için 30 Mayıs Perşembe günü Kadıköy Khalkedon’da saat 19.30’da birlikte sesimizi yükseltelim.

Geçtiğimiz hafta, liberal hukuk kurallarının esas alındığı yargılama sonucu, Nevin Yıldırım’ın mahkum edildiği müebbet hapis cezasının Yargıtay tarafından oy çokluğu ile onaylandığına tanık olduk. Erkek adaletin hüküm sürdüğü düzende, ömrümüz mahkeme salonları ve cezaevi kapılarında geçerken bir kez daha bizleri şaşırtmayan bir sonuç çıktı. Tecavüzün suç, özsavunmanın hak olduğunu en yüksek perdeden seslendirdik. Yargıtay’dan karar çıkana dek kampanyalar yürütüldü, gerek avukatlar gerek aktivistler kamuoyu oluşturup tek bir taleple “adalet” için baskı kurdu. Nihayetinde karar açıklandı. Ve kadın katili erkeklere bol keseden dağıtılan iyi hal ve haksız tahrik indirimi Nevin için uygulanmadı. Oysa zaten indirim değil, beraatti talebimiz. Kadına yönelik erkek şiddetinin politik olduğunu gösteren bu vahim karar tarihe geçti. Pek bağımsız(!) yargımız, neredeyse tüm kadın katili erkekler için iyi hal indirimi verilmediğini gerekçe gösterip verilen kararları üst mahkemede bozarken, Nevin için verilen cezayı onaylamayı seçti. Adalet kavramının toplum ve devlet nezdindeki tanımının da ne derece farklı olduğunu bir kez daha görmüş olduk. Aslında bu karar, tüm kadınlara: “Evet biz şiddete maruz bırakılmış kadınları koruyamıyor, şiddeti önleyemiyor ve hatta onaylıyoruz ve aynı zamanda sizin de bu şiddete tepki vermenize izin vermiyoruz,” şeklinde parmak sallamaktı. Yani yargılanan özne Nevin ve beraberinde tüm kadınlardı. Bu yüzden de bu mücadele sadece Nevin’in değil, hepimizin mücadelesi.

Bir zamanlar kadınların siyasi yaşama katılımı ve sosyal hakları için mücadele edilirken, bugün bu kazanımlarımızın da gerisine düştüğümüz dönemlerdeyiz. Çünkü neoliberal düzende birtakım yasal taleplerimizin karşılığını alsak da haklarımıza ancak iktidarın belirlediği sınırlarda erişebiliyoruz. Aynı zamanda neo-muhafazakarlığı da kullanan bu politikayla geriye doğru gitmekteyiz. Bu yüzden, yasa tasarıları sürekli gündemimizi işgal ediyor. İktidar önce tasarıyı sunuyor, tepki büyüyünce geri çekiyor, askıya alıyor. Uluslararası hukuka uygun sözleşmeler imzalanırken iç hukuk kuralları göz boyamak için iyileştiriliyor ama pratikte sanki bu haklar hiç var olmamış, orda yazılı değilmişçesine uygulama alanı bulmuyor. Bu yüzden mücadelemiz zaman zaman hukuk ekseninde sıkışıp kalıyor.

Mecliste verilen soru önergesi, refleks sokak eylemleri ve sosyal medyadaki tepkilerimizle hep bir ağızdan bu kararı eleştirdik, sorguladık. Bu protesto yeterli miydi?

Çatlak Zemin’de yayınlanan “Nevin Yıldırım davası: dünden bugüne” içeriğinde detaylıca anlatıldığı üzere: “Nevin, 28 Ağustos 2012’de, tecavüzcü Nurettin Gider’i öldürdükten sonra, bir çuvala koyduğu başını köy kahvesindeki erkeklerin önüne fırlatıp, ‘İşte namusuma uzananın kellesi, benim arkamdan konuşmayın!’ demişti (…) Tecavüzcüyü öldürdüğünde 26 yaşında ve 24 haftalık hamile olan Nevin, ‘Ölsem de doğurmam,’ dediği bebeği doğurmak zorunda bırakıldı. Nevin, ‘Karnımda her kıpırdanışında tecavüzü ve tecavüz edeni yeniden hatırlatıyor,’ demişti. DNA testi sonucunda bebeğin babasının Nurettin Gider olduğu anlaşıldı. Bebek, devlet korumasına alınarak koruyucu aileye verildi.” Sistematik tecavüzüne maruz kaldığı erkeği öldüren Nevin’in hikayesini bir de toplumun vicdanında sorgulayalım. Şüphesiz, öfke Nevin’e değil Nevin’e sistematik şiddet uygulayan esas faile olacaktır. Ve yargılanması gereken Nevin değil, Nevin’in yaşadıklarına sebep olanlardır. Bizler biliyoruz ki kadınlar, şiddet uygulayan erkekler engellenmediği için, kendilerini korumak adına şiddete başvurmak zorunda kalıyorlar. Kadınların erkek şiddetine karşı çaresiz bırakıldığı erkek egemen sistemde, kendini kurtarmak için yaptıkları her savunma bir özsavunmadır (meşru savunmadır) ve bu tavrın hukuktaki karşılığı cezasızlık olmalıdır!

Erkek şiddetinin devlet şiddetinden bağımsız düşünülemeyeceği mahkemelerden çıkan kararlarla da ortada. Haklarımızdan da mücadelemizden de vazgeçmeyerek Nevin’in ve özsavunma uygulayan nice kadının (Name, Yasemin, Çilem, Havva…) yanında olduğumuzu gösteren dayanışmayı büyütmeye ve kadın katili erkeklerin cezasız kalmasına karşı daha güçlü bir tepkiye ihtiyacımız var. Bundan yıllar önce (10 Eylül 1985’te) Çankırı Asliye Hukuk Mahkemesi hakimi, “Kadının karnından sıpayı, sırtından sopayı eksik etmeyeceksin!” kararına imzasını attığında muhtemelen kadınların ayağa kalkacağını tahmin etmiyordu. Bu kararın ardından Türkiye’nin dört bir yanından kadınlar, kararı protesto etmek için Kadıköy Yoğurtçu Parkı’nda bir araya geldi. Feminizm sokağa ilk defa taşınmıştı ve devamında hızla yayılıp çoğaldı. OHAL dönemine kadar feministler kitlesel sokak eylemlerini büyüterek devam ediyordu ancak OHAL’den sonra her hareket gibi feminizmin sokak hareketi de güç kaybetti. Bugünlerde, toplumsal belleğimizi canlandırmalı ve yeniden sokakları doldurarak ses çıkarmalıyız.

Tarihimizdeki feminist mücadeleyi ve yükselen yeni küresel feminist hareketin örneklerini önümüze alarak, “adalet sarayları”ndan sokaklara çıkmanın ve isyanı büyütmenin vaktidir. Yasta değiliz, öfkeliyiz! Cezaevine giren/girecek olan, özsavunma uygulamış tüm kadınlar için biz dışardakiler sözümüzü çoğaltmak zorundayız. Çünkü biliyoruz ki (uluslararası feminist greve atıfla) “dayanışmamız en büyük silahımız” ve ancak örgütlülüğümüz bizi arzuladığımız yarınlara çıkaracaktır.

“Erkek adalet değil, gerçek adalet!” için 30 Mayıs Perşembe günü Kadıköy Khalkedon’da saat 19.30’da birlikte sesimizi yükseltelim.

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.