Kendi halinde hayallerimin lüks olduğu bir ülkeden çok yoruluyorum bazen ve çokça gidesim geliyor. Giden arkadaşlarımı özlüyorum. Herhangi bir anda orada olsa ne derdi diye düşündüğüm bir sürü boş sandalye bıraktı bana bu ülke.

f708bd6765d963f0a9f7942b3e0293f1

Dün altı milyon insanın iradesinin yok sayıldı; insan hakları mücadelesinden gelen ve birçoğumuza umut vermiş, hayal kurdurmuş bir partinin eş başkanları ve vekilleri gözaltına alındı, ve bir kısmı tutuklandı. Omuzlarım kaskatı oldu. Geçenlerde Barış için Kadın Girişimi’nin konferansında kadınlar savaşı nasıl hissettiklerini anlatırken bir arkadaş “Boyun fıtığı yaptı bende,” demişti. Onu hatırladım, karamsarlığımın içinde gülümsedim. Bugün boyun fıtığı olmazsam bir süre olmam zaten dedim. Sonra hep yaptığım gibi iyi bildiğim anıları düşünmeye çalıştım. Genelde sevinçle çektiğimiz halay videolarını izlerdim; ama bir süredir onları izleyemiyorum kederden. Ben de bu ülkeden kısacık bir süre gitmek iyi gelir diyerek bir seyahat anısının yollarına koyuldum.

Karanlık günlerde hatırlaması iyi gelen bir seyahatten parça parça kurguladığım küçük bir iç dökme yazısı bu. İtalya’da bir yaz, oralı kadınlar, buralı kadınlar, başka ülkelerden kadınlar buluşuyoruz. Uzun zamandır şantiye gürültüleriyle ve egzoz gazlarıyla yaşarken dünya güzeli bir köyde birlikte politika yapılan ve şarkılar söylenen, aslında politikanın daha güzel bir hayatın hayali için bir araç olduğunu hatırlatan birkaç gün geçiyor. Kadınlar hep beraber özgürlük şarkıları söylüyoruz… Birlikte seyahat ettiğim, aklını, kalbini çok sevdiğim bir kadının gözleri doluyor eşik ederken, “Bu şarkılar beni üzüyor,” diyerek. Bu üzüntü, sevinçle çektiğimiz halaylardan sonra yaşadığımız hüsranlar gibi içimizde kalan heveslerin ağırlığından geliyor, benim de gözlerim doluyor. Hayal gibi geçiyor kısa zaman. Orada kalsam diyorum, sabahları temiz hava solusam, bütün gün o güzel kadınlarla iyi bir dünyanın hayalini kursam ve akşam devrim şarkılarıyla sarhoş olsam. Ama orada kalmak zorunda olmadığımdan da o kadar tatlı geliyor belki diyorum kendime, dönebileceğim bir yer olduğundan.

Dönüş vakti geliyor. Uçakta Afgan kadınlarla karşılaşıyorum. Onlarla muhabbet edebilmek, o sonlu birkaç güne birkaç saat ekleyebilmek için ne yapıp edip yanlarına oturuyorum. Türlü şeylerden konuşuyoruz. Nasıl aşık olduğumuzdan, hayatta nelerle uğraştığımıza güle oynaya muhabbet ediyoruz. Sonra çocuk yapmaktan bahsederken, çocuk tam da bir gelecek hayal edebilmekle ilgili olduğundan belki, ülke hallerinde buluyoruz kendimizi. Ülkemden yorulduğumu, İtalya’da aklımın kaldığını söylüyorum. “Biz de sizin yaşadıklarınızı yaşıyorduk Rusya işgalinden sonra. Çok fazla muhalif göç etti,” diyor. “O zamana kadar azız diyorduk ama o büyük göçten sonra her şey o kadar hızla dibe vurdu ki, en bir şey yapamıyoruz halimizle bile varmışız, onu anladık. Gitmeyin çünkü gittiğinizde ülke batıyor, hiçbir yer ülke olmuyor, dönecek bir yer kalmıyor ve arafta kalıyorsunuz,” diyor. “Gitmek bazen mecburi oluyor. Ama önemli değil fiziksel olarak başka bir yerde olmak. Gitseniz de unutmayın, giden kalanı, kalan gideni bırakmasın… Bizde gidenler hep unuttu, biz de onlara veda ettik ve ne geri dönen oldu ne gittiği yerde bu ülkeyi hayal eden kaldı,” diyor.

Gitmeyi sonsuz meşru görüyorum, zira ait olduğum bir toprak hissi çok derin değil içimde ve hepimizin bir tane hayatı var. En büyük öfkem, olabildiğine sakin, sade bir hayat yaşamak isterken bu kadar kolay bir şeyi başaramıyor oluşumuza. Barış fırsatlarını hep ucundan kaçırışımıza ve buna sebebiyet verenlere anlatılamaz derecede öfkeliyim. Kendi halinde hayallerimin lüks olduğu bir ülkeden çok yoruluyorum bazen ve çokça gidesim geliyor. Giden arkadaşlarımı özlüyorum. Herhangi bir anda orada olsa ne derdi diye düşündüğüm bir sürü boş sandalye bıraktı bana bu ülke. Ama kalıcı veda etmedik bunu da biliyorum. Onların döneceği bir yer olmayacak korkusu kendi korkumu bastırıyor bazen.

Kimse ülkesini seçerek doğmuyor. Gitmek bir özgürlük olmalı mecburiyet değil. Başka yerlerde yaşamak istemekle burada yaşayamadığım için gitmek arasında kocaman bir araf var hakikaten, onu hatırlıyorum. Gidenlerin kederini, yaşadıkları zorlukları, mecburiyetlerini biliyorum. Ağlayarak sarılıp vedalaştık, o gözyaşlarının ağırlığını da biliyorum. Bunları yazarken yarın takatim kalmayıp gitme ihtimalimi de biliyorum. Hele ki çocuğum yokken bu ihtimali hissediyorsam çocuğu olanların endişesini düşünemiyorum. Ama gidebilme ihtimalini kenara koymak bile bir ayrıcalık, bunu da unutmuyorum. Bu yüzden gitmek bireyin yükünde kalsın, örgütlemeyelim diye kendimi uyarıyorum sürekli.

“Azız sanıyorduk, oysa varmışız,” diyor kadın. Kendime tekrar ediyorum her gün. Az değiliz, varız. Sadece çokça duvarlarımız, çokça kırmızı çizgilerimiz var. Aslında o duvarlardan, sınırlardan da çok ortak dertlerimiz var, bu kadar yabancı değiliz. Gettolarımızda boğulmaya mecbur değiliz. Etkisiz gibi hissetsek de varız, buna inanmıyoruz sadece. İnanmadıkça kendimize kapanıyoruz. Kendimizi alıp gidesimiz geliyor. Gidince ne olacağını bildiğimizden değil, duramadığımızdan.

Tekrar ediyorum. Varız. Yıllardır “Varım!” diyerek süren mücadelelerin haykırdığı gibi varız, hepimiz. Olmaz dediğimiz şeylerin mümkün olduğunu gördük, konuşulmaz diyen konuların konuşulabildiğini gördük, kavuşmaz denenlerin kavuştuğunu gördük. Mümkünleri bu kadar çabuk unutmayıp bugünleri atlatmak, hayatta kalmak, başka türlü bir hayat için güçlenmek lazım belki de. Bir terapist arkadaşım, beynimiz çözümsüz kaldığında, anksiyeteye teslim olduğunda en eskilerden bildiği ‘kaç ya da saldır’ refleksine sığınır demişti. Oysa bizim bundan öte bir şeyler tahayyül etmeye, o hayal için emek vermeye çok ihtiyacımız var. Kaçmak ve saldırmak bile kapsayıcı değil ya… Gidebilmek de, diklenebilmek de kalabalıklaşamıyor ya… Daha kalabalık olacak alanlar kurmaya, yüz yüze bakmaya, birbirimizden korkmamaya, yargılamamaya ihtiyacımız var.

Gidenlerin dönebileceği güpgüzel bir ülkeyi, yine bildik yerlerde ama hiç bilmediğimiz bir huzurla içeceğimiz çayı, edeceğimiz sohbeti hayal etmek zorundayız. Gidenlerin gidemediğini, kalplerinin burada kaldığını unutmadan… Gidenlere küskün olmadığımızı her fırsatta söyleyerek… Birbirimize özenle, incelikle sarılmaya ihtiyacımız var. Hayatımızda hiç görmediğimiz insanlara bütün gün nefret yükleyerek sosyal medyanın karanlığında kaybolmaktansa, belki de kapı zillerini hatırlamaya da ihtiyacımız var.

Gidenlerin mutsuzluğunu, kalanların umutsuzluğunu silecek hayaller kurmaktan, bize dayatılan yarınsızlığa inat inanmaktan başka çaremiz yok. Bu yüzden ne kalmayı dayatmak ne gitmeyi çağırmak değil… Nerde olduğumuzdan bağımsız inanmak, konuşmak, dokunmak gerekiyor.

Dün sabah altı milyonun iradesinin yok sayıldığı bir kâbusa uyandığımda uzaklardan bir arkadaşımın yazdığı mesajdaki gözyaşını görmek için onu görmem gerekmiyor. Sil gözyaşlarını, bak ben de siliyorum. Her şey çok güzel olacak. İstersen kalabileceğin, istersen gidebileceğin bir ev olacak burası.

Bu yazı bir naiflik yazısı değil. Bu yazı bir öfke yazısı da değil. Bu yazı bir çaresizlik ve aynı zamanda can çekişen inancıma can verme yazısı. Olabilecekleri de görmemiş olsam yazmazdım. Ama ben Üsküdar sokaklarında Selahattin Demirtaş’ın mektubunun kapı kapı dağıtılabildiğini, şehrin dört bir yanında stantlar kurulup halaylar çekilebildiğini de gördüm. Devlet ne yaparsa yapsın bana gördüklerimi unutturamaz.

Her gün daha kötüyse ve kötünün sınırsızlığına her seferinde biraz daha ikna oluyorsak, acilen nefreti örgütleyenlerin karşısında özgürlük şarkılarının bize bir sonraki hayal kırıklığımızı çağrıştırmayacağı, güzel halay videolarımızı hıçkırıklara boğulmadan izleyebileceğimiz bir güzel dünya hayal etmek, onu kurmanın zorluğuyla yüzleşmek, zorluğuna harcanacak emeğimize güvenmek zorundayız.

Not: Tam bu yazıyı kaydetmiş gönderirken mail kutuma şu mail düşmüş. Dünya güzeli bir kadın sabah uyanmış ve hiç uzak olmayan uzaklardan buraya, dünya güzeli bir dayanışma örmüş tek başına! Ağlıyorum kederle ve ümitle! Biz varız dememizi kim engelleyebilir ki!

Canım Burcu’cum,

Biliyorsun, gurbetçi yaşantım 4. ayı bitmek üzere. Biraz orada, biraz burada ama artık daha çok burada yaşıyorum işte. E zaten gözünü sevdiğim ülkem kendini öyle pattadanak dışarı atmana da izin vermiyor. Her gün bir olay, her gün bir tantana… Bu hafta gene coştu her şey malum ve benim karın ağrım da aynı hızla yükseldi. Orada değil burada olmanın tuhaf suçluluğu ve bu suçun cezasını bilgisayar karşısında haber sitelerini tarayarak harcayacağın saatlerle ödeyeceğine inanmak, ne yapabilirim diye kendini ha bire sıkıştırmak, içine doğru şişmek, şişmek… Derken bu sabah aklım başıma geldi. Evet yapabileceğim bir şey var. Küçücük bir şey ama benim de çok ihtiyaç duyduğum bir şey: Ben çok güzel umut gönderebilirim! 

Hemen bir heves küçük küçük mesajlar yazmaya başladım, ama olacak gibi değil, liste çok kalabalık. Bu daha bir coşturdu beni. Evet ya, biz düşündükleri gibi az değiliz. Hepimiz bir ucundan mücadelesindeyiz işte. Senin gibi Burcu ve o yüzden sana da geldi bir mail! Zor bir süreçten geçtiğimiz muhakkak, her sabah içine düşülen karanlığın daha da derinleştiğini hep birlikte hissediyoruz, evet. Ama unutmamamız lazım, kalabalığız, her yerdeyiz, bir sürü farklı yöntemle, bir sürü farklı alanda mücadele ediyoruz ve bir de buna çok alışığız. Hep böyle olmadı mı zaten? Hep ters giden bir şeyler vardı ve hep ona kafa yorduk biz, mücadele ettik. İşte bu yüzden zihinlerindeki kirli dünyaya bizi sürükleyemeyecekler. Çünkü yenilmiyoruz, yılmıyoruz, birbirimizden güç alıyoruz. Bil ki senin orda olduğunu bilmek bana güç veriyor ve eminim pek çok insan için böyledir. Bu zor günlerde telaşa düşmeyesin e mi, güzel günler yakındır, umudunu hiç kaybetme…

Sarılıyorum var gücümle…”

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.