Ailemin Win’in ölümü etrafında uzun yıllar süren sessizliğini kırmak istedim. Zira sessizlik sadece, kürtajı yasadışı yapmanın kadınları buna teşebbüs etmekten alıkoyduğu yanılgısını devam ettirmeye yarıyor.

Kate Daloz

Çocukken, anneannemin ölümü hakkında tek bildiğim annem henüz bebekken ölmüş olmasıydı. Ona ne olduğunu sorduğumdaysa, annemin yüzünde panik şimşekleri çakmıştı ve bana “ev kazası” deyip geçmişti.

Nihayet bana gerçeği söylediğinde 12 yaşındaydım. Okuldan sonra birkaç arkadaşımla birlikte, bir protestocu tarafından Vermont’daki Aile Planlaması kliniğinin önüne çakılmış tüyler ürpertici posterleri gördükten sonra, kürtaj üzerine uzun bir tartışmaya oturmuştuk. Ben çoktandır annemin Ms.* dergilerini baştan sona okumaya başlamıştım ancak kürtaj karşıtı biriyle ilk defa karşı karşıya kalıyordum. Aklımda dolanan bir sürü yeni düşünceyle, okuldan sonra beni almaya gelmiş olan annemin arabasına bindim. Bir arkadaşımın kürtaj karşıtı argümanını anlatmayı tamamlamak üzereydim ki annemin yüzündeki ifadeyi gördüm. İşte o zaman bana, annesini öldüren “ev kazası” nın aslında kendi kendine gerçekleştirmek zorunda kaldığı kürtaj olduğunu söyledi.

Konuşurken elleri direksiyona kitlenmişti. Sonrasında farkettim ki onu huzursuz eden şey kürtaj konusunu tartışmak değildi – kendisi en mahcup edici sağlık sorularına bile dosdoğru cevap veren bir hemşire ve Roe davası** döneminin feministlerindendi. Bilakis, bunu cevaplarken yaşadığı ızdırap, hakkında konuşulmasının çok korkunç olduğuna inandırılarak büyümüş olduğu bu gerçeği paylaşmaktan ileri geliyordu.

Yanında, ön koltukta otururken bana az önce söylediği şeyin anlamını sindirmeye çalıştım. Kürtajın ne olduğunu idrak edeli henüz birkaç saat olmuştu ve kürtaj karşıtı fikirleri kafamda evirip çeviriyordum. “Tamam” dedim, “Peki ya hiç sahip olamadığım dayım ve teyzem ne olacak?”. Annem, yüzü öfke ve korkuyla gerilmiş bir şekilde bana döndü, her nasılsa öfkesinin benimle alakalı olmadığını anlamıştım. “Peki ya benim hiç sahip olamadığım annem ne olacak?” dedi.

Yakın zamana kadar, annemin kendi annesi hakkında bildiği herşey bir evrak dosyasına sığacak kadardı. İçinde mektuplar, belgeler ve annemin ordan burdan topladığı fotoğraflar vardı. Geçtiğimiz sonbahardaki seçimlerden sonra, kadınların üreme özgürlüğüne düşman bir yönetim Beyaz Saray’a yerleşince ondan dosyayı istedim ve kendi başıma biraz hafiyelik yaptım. Anneannemden kalan, dağılmaya başlamış mektup tomarlarını yıllarca dikkatli bir şekilde saklamış olan yaşlı akrabalar ve aile dostlarıyla irtibat kurdum. Onun yaşamına ve ölümüne dair olan sorularım 12 yaşımdan beri aynıydı. Farklı olansa, şimdiki Trump döneminde onun hikayesini anlatmanın aciliyetiydi.

Anneannem, Winifred Haynes Mayer, 1912 yılında New York’ta, üst-orta sınıf bir ailede dünyaya geldi. Doktor olan babası 1. Dünya Savaşı sırasında, yetimhanelerin kurulmasına yardım etmek amacıyla Fransa’da bulundu ve ABD’ye Fransız bir kadına aşık olarak boşanma talebiyle döndü. Win ve abisi Bronx’ta, hemşire olan anneleri Nyesie tarafından büyütüldü.

Nyesie kızının yüksek öğrenim görmesi konusunda kararlıydı ve 1929 yılında anneannem Madison’da Wisconsin Üniversitesi’ne kaydolmuştu. İngilizce bölümünde eğitimini sürdürürken bir edebiyat dergisinin kurucu ekibinde yer aldı ve son senesinde de annemin babası Eddie ile tanıştı. Win, fotoğraflarında, rüzgarın şekillendirdiği saçları, çıkık elmacık kemikleri ve ince atletik yapısıyla, tempolu bir yürüyüşten az önce dönmüş gibi gözükür hep.

Win ve Eddie 1939 yılında evlendiler. Evlenir evlenmez hamile kalan Win, doktorunun muhtemelen sabah bulantıları için verdiği ilaçları kullanmaya başladıktan sonra düşük yaptı. Annesine gönderdiği “Sanırım perşembe günü” diye tarih attığı kısa mektubunda, “Çarşamba sabahı erken saatlerde küçük kanguruyu kaybettim ve şimdi bir boşluğun ve ruhani bir acının hakim olduğu bir ruh hali içinde yatıyorum” diye yazdı. Nyesie, bazı kelimelerin üzerini çizerek onu şöyle yanıtladı: “Keşke sana bir faydamın dokuncağı kadar yakınında olsaydım.”

Dayım Peter 1941 yılında doğdu. Win, Nyesie’ye mektubunda“Tuhaf görünüşlü bir bücürük ama onu seviyoruz. Ailemizde hiç sincap var mıydı?”, diye yazdı. Birleşik Devletlerin 2. Dünya Savaşı’na katılmasından hemen sonra Eddie, Stratejik Hizmetler Bürosu (S.H.B.) tarafından işe alındı ve ailece Virginia eyaletinin Alexandria şehrine taşındılar. Derme çatma evleri S.H.B çalışanları için bir toplaşma yeri olan arkadaşları Katrina ve Chandler Morse’dan bir apartman dairesi kiraladılar.

Eddie’nin er ya da geç Londra’ya gideceğini biliyorlardı. Ancak gidiş tarihinin ve süresinin sürekli değişmesi Win’in canını sıkmaya başlamıştı. Eddie üç günlük bir iş seyahatindeyken şöyle bir not düşüyor: “Özellikle ilgilenmediğim bu meselenin neye benzeyeceğini anlıyorum.”

Eddie Nisan ayında ayrıldığında Win, annem Judy’ye yedi aylık hamileydi. Eddie ise kızıyla altı aylık olana kadar tanışamadı.

Arkadaşları ve ev sahibi Katrina, oturdukları daireye abisinin karısı ve daha bebek olan yeğeni için ihtiyacı olduğunu söyleyince Win, alelade bir ordu lojmanına taşındı. 1943 yazını yoğun Virgina sıcağında iki çocuğuyla tek başına ilgilenerek geçirdi. Annesi Nyesie’ye yazdığı mektuplar bir ebeveynin neşe ve yorgunluğunu hissettiren cinsten: “Judy her zamanki gibi tatlı ve meraklı bir kız çocuğu. Her akşam yediden sekiz buçuğa kadar ağlıyor. Bu çok sıkıcı çünkü o saatte çoktan çocuklardan sıkılmış oluyorum ve tek istediğim akşam serinliğinde sundurmada oturmak oluyor.”

Eddie’nin mektupları Kasım ayında geleceğini işaret ediyordu ancak o ayın da Eddie’den bir iz olmadan geçtiğini anlıyoruz. Sonrasında, Noel’den hemen önce, Win’in komşusu Katrina’dan acil bir mesaj getiriyor:  S.H.B. çevresindeki söylentilere göre Eddie eve dönüş yolundaydı. Win çabucak evi temizledi ve çocuklarıyla markete koştu. Marketten Eddie’nin ofisini aradığında onun tren istasyonunda beklediğini öğrendi. Annesine mektubunda, “Hepimiz koşarak onu karşılamaya gittik. Bir aile olarak tekrar bir arada olmak harika” diye yazdı.

Ancak bu durum çok uzun sürmedi. Eddie’nin komutanları, Avrupa’da çalıştığı projede ona süresiz ihtiyaç olduğuna karar vermişlerdi. Avrupa’ya döndükten sonra da en iyi ihtimalle altı ila sekiz aylık aralıklarda kısa izinler kullanabilecekti. “Tanrının benim dayanıklılığımın sınırlarını test etmek için çok çaba sarfetmesine artık hiç gerek yok” diye yazdı Win. Aynı senenin kışı, annesine yazdığı mektuplarında endişeli bir ton vardı: “Beth’den duydum ki Winston Münster’de öldürülmüş… Karısı’nın biri oğlan diğeri kız, ikiz çocukları olmuştu… Bu günlerde doğum ve ölüm birbirini hızla takip ediyor ve insan ikisi için de ne hissedeceğini bilemiyor.”  Win, bu satırları yazdıktan birkaç hafta sonra tekrar hamile olduğunu öğrendi.

Diğerlerinin aksine, anneannemden geriye kalan mektuplarda bu hamileliğin bahsi hiç geçmiyor. Nyesie Nisan ayının ilk haftasonunda onu ziyarete geldi. Muhtemelen Win ondan kürtaj olmak için yardım istedi. Bu istek şaşırtıcı olmamış olmalı. Nyesie, yenilikçi doktor ve hemşirelerden oluşan büyük sosyal bir ağın parçasıydı ve hangi meslektaşının yasa ihlalini göze alarak bu operasyonu yapmaya gönüllü olacağını biliyor olmalıydı. 1930’larda, oğlunun oyuncu olan karısı için bir kürtaj operasyonu ayarlamıştı. Çift, iki kız çocuğuyla hayatlarına devam etti.

Nyesie Win’e yardım etmeyi kabul etti. Bir sonraki haftasonu, Win çocuklarını Virginia’da bıraktı ve New York’a gitti. Ancak sebebini bilemediğimiz bir takım son dakika terslikleri yüzünden, Nyesie’nin ayarladığı randevular gerçekleşemeyince Win, ona yardımcı olabileceğini düşündüğü başka bir New York’lu doktordan, babasından, yardım istedi. Ama babası yardım etmeyi reddetti. Eddie daha sonra anneme söylediğine göre, üvey annesi Win’e şu tavsiyeyi vermiş: “Fransız kadınları bu işlerin icabına kendileri bakar.”

Win, sonraki pazar Virginia’ya döndüğünde Eddie ve çocuklarıyla birlikte Katrina’nın evine gitti. Hava serin ve bulutlu olduğu halde şeftali ağaçları çiçeklerle bezeliydi. Katrina Londra’da görev yapan kocasına şöyle yazdı: “Akçaağaçlar o komik sarımtrak yeşil çiçeklerini açtılar. Çimenler de o güzel yumuşak bahar yeşiline kavuştu.” Çocuklar bahçede hamakta öğle uykusuna yattığı ve diğerlerinin de bahçeyle haşır neşir olduğu o haftasonu Win’in ne düşündüğüne ya da neler hissettiğine dair bir kayıt yok. Ancak zihnimde onu canlandırdığımda, korkudan ziyade neşeyle karşılandığı durumda dahi erken dönem hamileliğin nasıl koşullara bağlı ve güvencesiz hissettirdiğini; tüm geleceğinin dönüm noktasında olduğunu hissettiğini ve herşeyin nasıl da senin merkezinde durduğun kör bir düğüme dönüştüğünü ve kendini panikten ziyade pratiklikte var eden türden bir umutsuzluk halinde olduğunu düşünüyorum. Diğer bütün yolların ortadan kaybolmuş olduğu o anlarda önündeki yolun nasıl düpedüz hissedilebildiğini [düşünüyorum].

O hafta, 18 Nisan Salı, 1944’te Eddie her zamanki gibi işe gitti. Öğle vakti Win çocuklarını yedirip uykuya yatırdı. Sonra, sanki boş vaktinde yapılıp tamamlanması gereken herhangi bir iş gibi banyoya girdi. Yanına aldığı sivri nesnenin ne olduğu da -belki de bir örgü şişiydi- kaybolmuş detaylardan biri. O akşam Katrina [beyzbol takımı] Washington Nationals’ın açılış maçından dönüyordu. Kocasına yazdığı mektubunda şöyle anlatmış, “Verandadan eve doğru yürürken telefonun çaldığı duydum. Saat 18:45 civarıydı. Telefon çalmaya devam ederken içeri girdim, köpekleri dışarı çıkardım, çünkü tüm öğleden sonra yatak odamızda kapalı kalmışlardı ve nihayet telefonu açtığımda Eddie Mayer’in sesini duydum. Bana ‘Katrina hemen bize gelir misin, sanırım Winnie ölmüş.’ dedi.” Eddie işten eve döndüğünde karısını banyoda yerde kıvrılmış halde bulduğunda dokuz aylık Judy karyolasında ağlıyor, iki yaşındaki Peter ise yatağından çıkmış ve saatlerdir evin içinde dolanıyormuş.

Katrina kocasına gönderdiği mektubunda, “Otopsi raporunda ‘mekanik yöntemlerle düşük yapmaya zorlama sonucu meydana gelen şok sebebiyle ölüm’ yazıyor. Ama hepimiz soranlara emboli yüzünden öldüğünü söylemek konusunda hemfikir olduk.” diye anlattı. Annem, annesinin gerçek ölüm sebebini bir yirmi yıl daha öğrenemeyecekti. Yetişkinlerden bir açıklama yerine alabildiği tek şey, net bilgiler içermeyen, suçluluk ve utanç duygularıyla anlattıkları, kafa karıştırıcı yarı-gerçekler olacaktı. Bir keresinde Nyesie, oturma odasında torunlarını karşısına aldı ve hikayeyi, kürtaj gerçeğini emboli yalanıyla birleştirerek anlatmaya çalıştı. Belli ki ancak o şekilde anlatırsa torunlarının bunu kaldırabileceğini düşünmüştü. Annem o zaman beş yaşındaymış. Neredeyse yetmiş sene sonra, o sahneyi bana anlatırken tüm detayları, oturma odasının cumbasından içeri giren ışığın önündeki kanepede oturan anneannesine doğru bakarken yerde nasıl oturduğunu dahi hatırlıyordu. “Anladığım şey bir bebek ve bir baloncuk vardı,” dedi annem. Anneannesi devamında bir şey anlatmadı ve çocuklar da soru sormamayı öğrendiler. O zamanlar yedi yaşında olan Peter annesinin kanserden öldüğüne karar verdi. Annemin anladığı şey ise daha farklıydı; annesi öldüğü zaman henüz bebek olduğunu biliyordu. Annesinin kendisi yüzünden öldüğü düşüncesinden  kurtulması yıllarını aldı.

“Konuyu açmak istediğimde bütün enerjimi ve cesaretimi toplamam gerekiyordu, yalnızca birkaç sefer deneyebildim.” diye anımsadı annem. Eve en uzak noktada bulabildiği, Hawai Üniversitesi’nde birinci sınıf öğrencisiyken, babasına en azından gerçeği öğrenmek istediğini söyleyen bir mektup yazdı. Mektup dedemin eline, kendi annesinin öldüğünü öğrendiği gün geçti. Eddie cevabında, “Yazmış olduğun için minnettarım. Korkunç bir yalnızlığın eşiğinde, iletişim kopukluğu yaşarken ve ümitsiz bir şekilde boşluğa yuvarlanmanın eşiğindeyken bulunduğum yerden geri çekilmiş gibi oldum.”diye yazdı. Ancak annem, Eddie onu bir yıl sonra ziyarete gittiğinde konuyu tekrar açmaya cesaret edebildi. Annem, anneannemin Eddie ile tanıştığı yaştaydı ve şaşırtıcı bir biçimde ona benziyordu. “Win’in nasıl öldüğünü anlatmasını istediğimde, Oahu’nun Waikiki tarafından Kailua tarafına doğru arabayla gidiyorduk.” diye hatırlıyor annem. Bunun üzerine babası, kesik cümlelerle gerçeği anlattı. Annem babasının elini tutmak üzere uzandı ama dedem annemin elini geri itti. Dedem Eddie, kırk yıl daha yaşadı ama Win’in ölümü hakkında bir daha hiç konuşmadılar.

Ancak 1970’lerin feminist hareketiyle birlikte annem kürtajla ilgili -üzeri örtük bir şekilde değil, aile planlaması ve sağlık hizmeti olarak- konuşan kadınlarla tanıştı. Yargıtay’ın Roe v. Wade kararından üç yıl sonra, ben daha birkaç aylıkken, annesinin ölüm kayıtlarını istedi. “Ölüm nedeni” olarak adli tabip “kişinin kendi kendisine yaptığı kriminal düşük girişimi” yazmıştı. “Kriminal” kelimesi aklından gitmedi. “Uzun yıllardan sonra ilk kez o gece pek çok kez kustum. Hasta olmadığımın bir şekilde farkındaydım, ama hayatımı arındırıyordum” diye anlattı bana.

Winifred Haynes Mayer’ın ölüm belgesi

Seçimlerden birkaç ay önce, yedi yaşındaki kızım bana büyük büyükannesinin nasıl öldüğünü sordu. Kürtaja erişimin engellendiği eyaletlerde kadınların kendi kendilerine düşük yapma oranlarındaki artışa dair raporlar çoktan yayınlanmıştı. Win’in ölümü ve bununla ilgili nasıl konuşulacağı üzerine yıllarca düşünmüş olmama rağmen onun sorusuna hazırlıksız yakalandım. Sokaktaydık. Bir yandan çantamdan arabanın anahtarlarını çıkarmaya çalışıyordum, diğer yandan yeni yeni yürüyen oğlumu tutmaya çalışıyordum. Kendi annemin benim karşımdaki hali gibi, tereddüt ettim.

Kızımın Win’in hikayesini -ona ne olduğunu, ne yaptığını ve neden yaptığını- anlaması için henüz o genç kafasında yer almayan bir takım ahlaki ve biyolojik kavramlara ihtiyacı vardı. Yine de ona hakikatin basitleştirilmiş bir versiyonunu söylemek istedim ki büyüdükçe aklında kalan o olsun. Ancak zamanla anlayabileceği bir hikaye olmasına rağmen onun soru sormak konusunda özgür hissetmesini ve ona olabildiğince dürüst cevap vereceğimi bilmesini istedim. Ve ailemin Win’in ölümü etrafında uzun yıllar süren sessizliğini kırmak istedim. Zira sessizlik sadece, kürtajı yasadışı yapmanın kadınları buna teşebbüs etmekten alıkoyduğu yanılgısını devam ettirmeye yarıyor.

Kızıma Win’in nasıl öldüğünü o anda açıklayamasam da neden öldüğünü açıklayabileceğime karar verdim. Ona “Çok yardıma ihtiyacı vardı, kimse ona yardım etmedi ve bu nedenle de öldü,” dedim. Sonra da bugün verebileceğimden hiç emin olmadığım bir güvence verdim ve dedim ki: “Bugün bizim başımıza gelebilecek bir durum değil bu. Eğer böyle bir yardıma ihtiyacımız olursa, o yardımı alabiliriz ve güvende oluruz.”

*Ms. dergisi, 1972 yılında içlerinde Gloria Steinem’ın da olduğu bir grup feministin ABD’de yayımlanmaya başladığı bir dergi. http://www.msmagazine.com/

**Roe vs. Wade, 1973 yılında ABD’de kürtajın yasallaşmasına önayak olmuş önemli bir dava.

Bu yazı 14.5.2017 tarihinde The New Yorker’da yayınlandı:

Çeviri: Hande Sakarya, Özlem Kaya

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.