Ama canım sen yoktun

1
635

Yani günlük yaşam seni yuttuğunda, evden çıkamadığında, şehirde değilsen, başına diyelim ki bir şeyler geldiyse, yahut gelmedi ama çok yorgunsan, yapageldiklerini yapamaz gibiysen, doğurdunsa, bir kısmın öldüyse, işlevin yoksa, işleyemiyorsan yoksundur. Hayat tabii ki devam etsin. Hangi ölümden sonra durdu da sizin insani krizinizle duracak?

Remedios Varo -Papilla Estellar

Bu doğru. Ben ve kimilerimiz yoktuk. Ne kadar gerçek ve acımasız geldi bu bana. Hissettirdiklerinden ancak klişelere sığınabilirim. Elimden zaten az şey gelir. Aşağıda klişelere sığınıyorum. Daha önemli ya da neşeli bir planı olan, ikinci bir düşünceye gerek yok, onu gerçekleştirsin. Yürekten bir tavsiye.

Öylesine söylenmesinin üzerinden ne kadar vakit geçtiğini şu an bilmediğim bu sözler şimdiki zamana ait olmadıklarından ve takıntılı bir rüya aleminin parçaları oldukları için, kaynakları sınırsız. Reklam verebiliyorlar. Çok güçlüler. Kafamın içi “Ama canım sen bir yıldır yoktun,” neonlarıyla dolu. Her renkte. Neon pahalı ve civarın nem oranı yüksekse çok hızlı oksitleniyor. Nemli bir yerde neon yaptırmaya kalktığınızda reklamcı mutlaka söylüyor size bunu. Kafamın içi elbette nemli. Ama işte… Kaynaklar sınırsız.

Konu ne? Konu hiç. Konu gündelik olan ve her bir şey. Her bir ifade. Her bir bakış. Her bir aksiyon. Konu iletişim. Konu her şey işte. Konu bir feministin ötekine “Ama canım sen bir yıldır yoktun,” demesi ve Anja Mölenbelt’in içime çaktığı “Ancak feministler sizi tanımadan size böyle el sallar,” çivisi ve çivinin söküldüğü yer. An. Zeval vermektense imtina ettiğimiz şeyler konu. Çok hassas bir insan olduğumu bu yıl kabul edebildim. İşe yaramadı.

Son üç yılımın başta ve sondaki birer yılını bir köyde; evim dediğim tahta kulübeden örümcek ve akrepleri kovalayarak geçirdim. Ağırlıkla buydu yani. Hayatta kalma şeyleri. Şeyler. Şikayetlendiğim bir vakit arkadaşım dedi ki “İyi de sen onların evindesin. Bütün bu tarlalar, köyler, yollar, bağlar onların aslında.” Bu durumda biz nerede yaşayacağız, bizim evimiz neresi, diye sormadım. Sabırlı olursanız hayat cevapları size çizgi roman sayfalarında buldurabilir. Ev bana da bir yerden ziyade bir ruh haliymiş gibi geliyor artık.

Çok güzel ve çok kötü şeyler oldu. Fonda “Ama canım sen bir yıldır yoktun”un buhranı, örgütsüzlüğü, gelişine vurması. Başta akıl almaz bir sallapatilikten gibi geliyordu bu sözler. Ama sonra bir çeşit hayatta kalma aracı gibi görünmeye de başladı. Sen yoktun, biz böyle yaptık. Şimdi git, tahta evinde kendinle halleş. Bitmek bilmeyen bir hesaplaşmaya çevir bunu. Ama kimseyle hesaplaşma. Zaten kulağa kaba bir şey gibi geliyor.

Yani günlük yaşam seni yuttuğunda, evden çıkamadığında, şehirde değilsen, başına diyelim ki bir şeyler geldiyse, yahut gelmedi ama çok yorgunsan, yapageldiklerini yapamaz gibiysen, doğurdunsa, bir kısmın öldüyse, işlevin yoksa, işleyemiyorsan yoksundur. Hayat tabii ki devam etsin. Hangi ölümden sonra durdu da sizin insani krizinizle duracak? Durmaz. Ancak yavaşlayabilir.

O yavaşlamışlıkta dilimizi, onu birbirimize nasıl uzattığımızı, feminizm içi ilişkilerde yok saymayı ve örtbas etmeyi, birlikte kurduğumuz düşlerin bile zaman zaman yapayalnız şeyler olduğunu, dayanışmayı, ağzımıza yapışan özeleştiri vermek ve “buradan güçlenerek çıkalım”ı düşünecek fırsatım oldu. Ama o kadar. Düşündüm biraz sadece. Vardığım yer şudur, diye önünüze koyabileceğim bir şey yok. O zaman ne bu laf salatası?

Benim açımdan sorun ne kadar yıldır ortalarda olmadığımın yüzüme vurulması değildi. Hiç var olmamış muamelesi görmemdi. Bana “Canım sen bir yıldır yoktun ama,” denmesinin önünde ve devamında bir hikaye var. Hiç var olmamış muamelesi gördüğüm yönündeki iddiam devam kısmında oluştu. Sadece benim de değil, tanıdığım bir dolu kadının sınırsız hikayesi var. Hani bizim patriyarkayla ve kimilerimizin kapitalizmle derdi vardıysa, sohbetlerimize “İşte… iktidar” diye bir bölüm ayırdıysak bu hikayeleri dinlemek can sıkıcı fakat neşeli olabilir. Bir bakmışsınız güçlenmişiz.

Zemin yeterince çatlaksa bundan sonra iki güçlenme hikayesi anlatmak istiyorum. Başlık, neon. “Hani? Ben hiç güçlenmedim!”

1 yorum

  1. Sen bunları yazdığında başka bir duyguyla yazdın belki ama ben başka bir yalnızlıkla okudum. Çok yalnızım, en sevdiğim insan tarafından iletişimsiz bırakıldım. Bir sorumluluk, bir açıklama yapılmadan bana. Kendi eksenin etrafında, kendi ağırlığıma takılmış bir halde döndüm durdum. Dönüyorum, duruyorum.

    İletişim edinmemiz gereken en önemli şey sanırım. Beni en çok acıtan şeyler iletişimsizle bağlantılı olanlar gibi geliyor. İletişim dediğim sürekli dip dibe olmak, sürekli konuşmak değil. Korkusuzca dinleyebilmek, endişe etmeden söz hakkı verebilmek benim için.

    Haksızlık etmeden iletişim kurmak, anlamak, anlamak için uğraşmak. Çok zor.. tıkanıyorum ben de, ağlama krizlerine dönüyor bu iletişimsizlik. Nasıl çözülür, ne halt edilir bilmiyorum. Dostluk, arkadaşlık çok zor bulunuyor. Arkadaş olmak en güzeli. Dayanışma arkadaşlık demek.. ben böceklerle arkadaşlık kuruyordum çocukken, şuan gene öyleyim..

    Hep tekrarlıyorum gözlerimden yaşlar bosala bosala “arkadaşlık”.. arkadaşlık çok değerli, hayatımda en onemsedigim şey arkadaşlık. Aşktan önce geliyor benim için.. pozitif olmak zorunda değilim, negatifler sözler etmekten korkmadan yazmak istiyorum. Ruh halim böyle. Sevgi istiyorum, anlaşılmak, anlamak istiyorum.. anlamam için yeterince bilgi almak istiyorum, korkusuzca güvenmek istiyorum.. istiyorum da istiyorum.. kendimde de var hatalar, ama çaba harcıyorum.. kapitalizm en büyük düşmanımız sanırım. Korkularla yogrulduk, güven duygumuz zedelendi ve insanın karsilastigi durumları çizgilerle ayırıp sinirflandirmanin sonu yok.. elimizde kalan tek şey bu, güven duyabilmek.. güven duymak için uygun ortamları yaratabilmek.. yoksa yalnızız.. tıpkı benim şuan olduğum gibi..

Yorum yazın

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.