Adrine Dadıryan’ın Kaldırımlarda adlı kitabı (1955), ilk yayınlanışından tam yetmiş bir yıl sonra Aras Yayıncılık tarafından “İstanbullu Ermeni Kadın Yazarlar Dizisi”nin son kitabı olarak yayımlandı.

Bu yazının başlığı, son günlerde döne döne okuduğum ırk, cinsiyet ve sınıf kesişimselliği üzerine odaklanan feminist yazar ve aktivist bell hooks’a ait. Yazar, düşüncelerini oldukça etkileyici bir dille sergilediği Wounded Passion (Hatırlanan Coşku) adlı kitabında “Bu kültürde hiçbir siyahi kadın yazar ‘çok fazla’ yazamaz. Aslında hiçbir kadın yazar ‘çok fazla’ yazamaz. Hiçbir kadın, asla yeterince yazmamıştır.” der. Öyledir de. Öyle olmasaydı bizler, dünya edebiyatının gelmiş geçmiş en iyi kadın yazarlarının eserlerini konuşacağımız yerde onların ne kadar mücadeleci olduklarını, nice zorlu yollardan geçerek yazdıklarını ve bu uğurda sayısız bedeller ödediklerini konuşmak zorunda (!) kalmazdık sanıyorum. Acı ama gerçek…
bell hooks’un doğduğu 1950’li yıllarda dünyanın her yerinde olduğu gibi bizim yaşadığımız topraklarda da yazmak isteyen ama yeterince yazamayan kadınlar vardı. Bu kadınlardan bazıları “her şeye rağmen” yazdılar ama bu sefer de yeterince okunmadılar. Yeterince yazmanın da yeterince okunmanın da koşulları vardı çünkü. Makbul kimlikli, makbul cinsiyetli ve makbul sınıfın üyesi olmak…
1913 yılında Çorum’da dünyaya gelen yazar Adrine Dadıryan, bu makbul özelliklerden hiçbirine sahip olmamasına rağmen on dört yaşında yazmaya başladı (“Bduyd mı kroçıs Minein hed”, Kız Kardeşim Mine ile Bir Yolculuk, 1927) ve neredeyse ölene kadar yazdı. Yirmi dört yaşında ilk romanı (Hayrı) Baba tefrika edildi. Otuz yaşında yükseköğrenim için Almanya ve Viyana’ya gitti. İkinci paylaşım savaşına doğrudan tanıklık ettiği yılların ürünü olan yazılarını, 1945’te “İnsanlık Gösterisi” adıyla yayımladı. “Cehennem Yolunda” adını verdiği tarihi romanında da bu konuyu anlatmaya devam etti. Yayıncılık ve eğitim alanında aktif rol oynayan Dadıryan, 1946’da Bardez (Bahçe) adlı çocuk dergisini çıkardı. Edebi üretkenliğini 1946-1957 yılları arasında yayımladığı onu aşkın tiyatro ve öykü kitabıyla taçlandırdı. 1955’te ise Mayterun vra [Kaldırımlarda, İstanbul: Varol Matbaası] adlı romanını kaleme aldı. Olgunluk döneminde edebi ve düşünsel alanda edindiği birikimini genç kuşaklarla paylaşmaktan geri durmadı. Son olarak 1995 yılında otobiyografik eseri “Hayatın İçinden: Benim ve Diğerlerinin Yaşamı” okurlarıyla buluştu. Yazar, 2002 yılında hayatını kaybettiğinde geride “kısacası” diyerek özetleyemeyeceğimiz dolulukta bir yazın mirası bırakmış oldu.
Onun bıraktığı bu mirası, 1993 yılında İstanbul’da kurulduğunda “Ermenice edebiyata açılan pencere” diye tarif edilen bir yayın çizgisi benimseyen, Ermeni yazarlardan çeviri kitaplar ve çağdaş Ermeni yazarların kaleminden Türkçe eserler basan Aras Yayıncılık sahiplendi. Ermenice edebiyatta uzun yıllar görü(l)meyen kadın yazarların eserlerini “İstanbullu Ermeni Kadın Yazarlar Dizisi” başlığıyla geçen yıl okurlarıyla buluşturmaya başladı.
Sırpuhi Düsap’ın Mayda, Sona Der Markaryan Tıngıryan’ın Manukyanlar adlı kitaplarından sonra Adrine Dadıryan’ın Kaldırımlarda adlı kitabı (1955), ilk yayınlanışından tam yetmiş bir yıl sonra serinin son kitabı olarak yayımlandı. Benim Adrine Dadıryan’dan haberim de sevgili arkadaşım Reha Keskin’in özenli ve etkili çevirisi* sayesinde oldu. Bu değerli romanı o çevirmeseymiş, hikâyenin ruhu bize nasıl ve ne kadar yansırmış hiç bilemiyorum.
Edebiyatla ve sanatla dolup taşan bu yaşamdan onun ölümünden (2002) yıllar sonra haberdar olmam(ız) elbette düşündürücü. Aras Yayınları genel yayın yönetmeni Betül Bakırcı, seriyle ilgili Bianet’teki söyleşisinde: “Adrine Dadıryan ya da Sona Der Markaryan Tıngıryan gibi yazarlar muhtemelen çoğu kişi tarafından bilinmiyor ya da yalnızca Ermenice bilenler veya alanda çalışanlar tarafından tanınıyor. Bu diziye başlamamızın temel nedeni, öncü kadın yazarları görünür kılmak ve Ermeni kadın yazınına dair bir açılım yaratmaktı.” demiş. Söyleşinin devamında ise yelpazeyi daha da genişleterek Ermeni feminist hareketin Türkiye’deki edebiyat ve feminist kanon içindeki konumunu yeniden tartışmayı, günümüz feminist ve toplumsal perspektifleri edebiyat aracılığıyla açığa çıkarmayı, böylece hem tarihsel hem de çağdaş kadın yazarlara ait bir alan yaratmayı amaçladıklarını ifade etmiş.
Roman, “Annemi hatırlamıyorum, babamın yüzü ise olduğu gibi gözlerimin önünde. Katı, etkileyici, düşünceli…” diye başlar. Konuşan Sira’dır. Babasının ölümünün ardından hayatın içine savrulan Sira’nın büyüme hikâyesi; tüm roman boyunca şehrin sokaklarına, mahallelerine ve oradan görünmez hayatlarına uzanır. Terzihanelerden hanlara, vapurlardan limanlara uzanan bir aralıkta yoksulluk, kadınlık, emek, büyüme ve ayakta kalma gibi meseleler romanda iç içe geçer.
“Hiç param yok, Aram’ın abisi ona çok az para veriyor. O da bana veremiyor. Zaten ben de istemem. Kendim kazanmak isterim. İsterim ama doğru düzgün bir iş bulamadım. Dikişi de sevmiyorum.”
Sira, okumak isterken çalışmak zorunda kalır, büyüme hikâyesine zaman geçtikçe sayısız hayal kırıklıkları, aşklar ve dostluklar, en önemlisi de özgürleşme arzusu eşlik eder. Böylece toplumsal kalıplardan ve beklentilerden sıyrılmayı, kendini yeniden hatırlamayı, ev içinde ve kamusal alanda özgürce yaşamanın bedelini ve mücadele biçimlerini tek tek örer. Bunu yaparken kadın olmanın ağırlığını da iyiden iyiye hissetmeye başlar. İstanbul’un değişen sokaklarında kendi hikâyesini araması, romanı dönemsel bir anlatı olmaktan çıkarıp bugüne uzanan organik bir metne dönüştürür.
“Erkeklerden eskisi gibi korkmuyorum. Kendimi koruyabilirim. Bazen onlara sert karşılık veriyorum. Yine de peşime düşüyorlar. Çoğu henüz tanışmışken öyle tekliflerde bulunuyor ki bazen çok rahatsız oluyorum.”
“O koca yolda yalnızdım. Yol kenarındaki yabani çiçeklerden topladım. Yanımdan bir adam geçti. Dik dik bana baktı. Handa adamlar vardı, onlar da tıpkı bunun gibi bakardı. Adımlarımı hızlandırdım. İlk kez kadın olduğumu fark ettim. (…)”
Dadıryan’ın dünyasında hem sınıfsal hem de kültürel olan bir kesişimsellik dikkati çeker. Şehrin görünen ve görünmeyen sakinleri üzerinden hem sınıf meselesi hem de toplumsal cinsiyet eksenindeki yerleşik kabuller sorgulanır. Yazar bunu yaparken son derece yalın ama derinlikli anlatımıyla insanların yaşam mücadelelerini şefkatli bir dille gözler önüne serer.
Romanın önsözünde yazarın: “Bu koca dünyada, hatta koca şehirlerde kaldırımlardan geçen o insan keşmekeşinin içinde Sira, Aram, Sona, Vahan, Topal Mıgır, Yorgo ve kitabın daha nice kahramanı da gelip geçmiştir. Onlar için, özellikle de Sira gibi genç kızlar için, 20. yüzyıl uygarlığının döşediği kaldırımlarda bile olsa, yalnız ve dayanaksız yürümek zordur.”demesi, şehrin tüm kırılgan gruplarını kapsayıcı bir dile işaret eder.
Genç bir kadın olarak erkekler tarafından sürekli izlenmesine, nesneleştirilmesine ve hatta takip edilmesine karşın Sira, sokakları adeta bir flanöz** tavrıyla adımlar, oraları özgürlüğün mekânına dönüştürür. Günümüze uzanan bir bakışla romanı okumaktan kendimizi alamadığımız satırlarda Sira’yı biz de adım adım takip ederiz. Kitabın yazılmasının üzerinden yarım asırdan fazla bir zaman geçmiş olmasına rağmen görürüz ki sokaklar, yürünüyor yürünmesine ancak bu cesaretin ve inadın bedelleri kadınlar tarafından ödenmeye devam ediyor ne yazık ki!
“Kadın olmak beni çoğu şeyden mahrum bıraktı. Arkadaşlarımızdan bazılarının ne parası ne de ailesi vardı hayallerini gerçekleştirmek için. Onlar ya da ben; senin böyle hoyratça harcadığın her şeyi ne kadar ağır bedeller ödeyerek kazandık, biliyor musun? (…) Ben ise çamurların içinde inci toplayan biri gibi yeteneklerimi işleyebilmek için nereden bulduysam oradan toprak taşıdım.”
Zorlu yaşam mücadelesinde Sira’nın tek dayanağı ise yazmak olur. O, kısa yaşamında karşılaştığı bütün adaletsizlikleri yazıya döker, küçücük odasında kendine kelimelerden yeni bir yuva ve büyük bir hayat inşa eder.
“Tekrar ışığı açıyorum. Ev sahibim günlük gazeteyi masaya bırakmış, alıp bakıyorum. Birden gözlerim parlıyor. Yanlış mı görüyorum? Tekrar okuyorum. Evet! Adım… Sira Vahanyan… Demek yayımlamışlar… Gönderdiğim hikaye… Ne büyük korku ne büyük kuşkuyla göndermiştim. Tekrar tekrar okuyorum… Biraz kısaltmışlar… Dert değil, yeter ki bassınlar. Memnun bir halde ışığı kapatıyorum, artık kendimi yalnız hissetmiyorum.”
Açıkçası romanın her sayfasında alıntılamaya değer bir bölümle karşılaştığım (umarım bu tadımlık bölümler yeterli merakı uyandırır) ve yazıyı daha fazla uzatmak istemediğim için son söz niyetine aşağıdaki bölümü, üzerine düşünebilelim diye paylaşmak isterim. Dadıryan’ın her zaman ve her yerde “kendini” seçerek yazmaya ve yaşamaya devam eden kadınlarından bell hooks’un hiçbir zaman yeterince yazamayan kadınlarına, yani hepimize ilham olması dileğiyle…
“Sira! Sira!… diye bağırıyordu biri. O tarafa döner dönmez Garo olduğunu anladım ama durmadım. Aksine adımlarımı hızlandırdım. Varsın bağırsındı. Ne yapayım ben Garo’yu, Garo’ları… Ben onların aradığı Sira’lardan değilim ki… Onların yeri benim yanım değil!
Sira! Dursana Sira…” diye bağırıyordu.
Durmayacağım, durmayacağım dedim içimden ve Garo’nun tekrar tekrar beni çağıran sesini ardımda bırakarak kalabalığın içine karışıp hızlı hızlı yürüdüm.”
Flanöz; sözlüklerin çoğunda dahi bulunmayan bu kelime, kentte amaçsızca ve aylakça dolaşan erkek figürü olan flanör (flâneur) kavramının dişil karşılığı olarak kullanılır. Yazımda kullandığım bu kavramın Sira’yla ne derece örtüştüğü üzerine sonrasında kararsızlık yaşamama rağmen yine de kullandığımı belirtmek isterim. Onun sokağa çıkması, orada kalması bir tercih, aylakça bir heves değil; bir zorunluluktu elbette ancak şartların dayatmasına karşı özgürlüğünden vazgeçmeyen, bunun bedelini göze alan, kendinden emin duruşu artık net bir seçim yaptığını da göstermişti okura.
Bu vesileyle Lauren Elkin’in kaleme aldığı “Flanöz: Şehirde Yürüyen Kadınlar” kitabından da haberdar olmuş oldum. Kaldırımlarda romanından tam altmış üç yıl sonra, 2018 yılında yazılan bu satırlar; bizlere Sira’nın, Siraların zamandan ve mekândan bağımsız olarak var olduklarını söylemiyor da ne söylüyor o zaman?!
“Çünkü erkekler gibi görünmez olmayı biz de çok isterdik. (…) bırakın yürüyeyim. bırakın kendi hızımda ilerleyeyim. bırakın hayatın içimde, etrafımda dolaşmasını hissedeyim. bana heyecanlı olaylar verin. bana beklenmedik dönemeçleriyle köşebaşları verin. bana tekinsiz kiliseler, güzel vitrinler ve uzanabileceğim parklar verin. şehir sizi heyecanlandırır; bir işe başlamanıza, hareket etmenize, düşünmenize, istemenize, bağlanmanıza alan açar. şehir, hayatın ta kendisidir.”
* Reha Keskin’in muhteşem lezzetteki çevirisi ayrı bir yazı konusu olmayı fazlasıyla hak ediyor. Gerçek edebi çeviri nedir, nasıl yapılır diye merak edenlere örnek gösterilecek türden. Buraya not düşelim.
** Flanöz: Şehirde Yürüyen Kadınlar, Lauren Elkin, 2018, Nebula Kitap








