Edep, iffet, ar, haya, genel ahlak, şimdi de müstehcenlik, tüm bunların geçmişten bugüne kadınların hayatlarını daralttığını, bedenlerimizi ve arzularımızı denetlemek için kullanıldığını biliyoruz.

Vivian Maier, Courtesy of Maloof Collection and Howard Greenberg Gallery, NY

Müstehcenlik soruşturmalarının son yıllarda sosyal medya içerik üreticilerinden sanatçılara, müzik gruplarından trans kadınlara kadar uzanması, müstehcenlik kavramının giderek daha sık kullanılan bir müdahale aracına dönüştüğünü gösteriyor. Üstelik bu müdahale yalnızca TCK’nın 226. maddesinde düzenlenen “müstehcenlik” suçuyla sınırlı değil. “Hayasızca hareketler”, “genel ahlak” ve “ailenin korunması” gibi dayanakların da, başta kadınlar ve LGBTİ+lar üzerinde kullanılan önemli baskı araçlarından olduğunu görüyoruz.

Biraz hafıza tazelemek için saymayı deneyelim: OnlyFans içerik üreticilerine yönelik tutuklamalardan, Mabel Matiz’in Perperişan şarkısı hakkında açılan dava sonucunda beraat etmesine ve ardından Ha Leylim şarkısı hakkında TCK 226 kapsamında yeni bir soruşturma açılmasına; Bennu Gerede’nin bir aksesuar hakkında yaptığı açıklama nedeniyle aynı suçtan gözaltına alınıp adli kontrol şartıyla serbest bırakılmasına; Elif Karaarslan’ın abonelik sistemi üzerinden yaptığı paylaşımlar nedeniyle müstehcenlik suçundan tutuklanmasına; trans oyuncu Meli Bendeli’nin aynı suçlama kapsamında tutuklanmasına kadar uzanan bir dizi örnek var. Manifest’in 2025’teki konseri ise TCK 225’te düzenlenen “hayasızca hareketler” suçundan soruşturuldu. Dava sonucunda grup üyelerine 3 ay 22 gün hapis cezası verildi ve hükmün açıklanması geri bırakıldı. Grubun menajeri Tolga Akış ise daha sonra TCK 226/2 kapsamında “müstehcen yayınların yayımlanmasına aracılık etmek” suçlamasıyla tutuklandı.

Bu alan ceza hukukuyla da sınırlı değil. RTÜK, 6112 sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayın Hizmetleri Hakkında Kanun’un 8/1-n bendindeki “Yayın hizmetleri müstehcen olamaz” hükmüne dayanarak televizyon kanallarına ve dijital platformlara idari yaptırımlar uyguluyor; 2026’da HBO Max ve Prime Video yapımlarının katalogdan çıkarılması (yayından kaldırılması) da bu kapsamda gerçekleşti. Hukuki dayanakları çeşitlenmekle birlikte bütün bunlar aynı kavramlar etrafında şekilleniyor: Müstehcenlik, hayasızlık ve genel ahlak.

Son olarak da 12 Eylül 2026 gecesi LGBTİ+ derneklerine, aktivistlerine, gazetecilere, trans kadınlara, seks işçilerine, LGBTİ+ mekanlarına yapılan operasyonun gerekçelerinden biri oldu müstehcenlik. Örneğin iki erkeğin öpüştüğü bir fotoğrafın sosyal medyada paylaşılmasının müstehcen ürünlerin çocukların görebileceği şekilde alenileştirilmesi olduğu iddia edilebiliyor. Önceleri pek de duyup bilmediğimiz bu suç maddesi ile ilgili ulusal ve uluslararası hukuk ne der, bu suç maddesi ile ilgili bildiklerimi özetlemeye ve üzerine düşünmeye çalışacağım.

Türk Ceza Kanunu’nun müstehcenlik başlıklı 226. maddesi aynı maddede beş farklı suçu ve cezayı içeriyor. Birincisi, müstehcen ürünlerin çocukların erişebileceği şekilde arzı veya teşhiri, ikincisi müstehcen materyallerin basın yolu ile yayımlanması (çocuklara yönelik olma kriteri yok), üçüncüsü müstehcen ürünlerin üretilmesinde çocukları kullanma (yaygın uygulanışı çocuk pornosu hakkında), dördüncüsü “şiddet kullanılarak, hayvanlarla, ölmüş insan bedeni üzerinde veya doğal olmayan yoldan yapılan cinsel davranışlara ilişkin” ürünler hakkında üretme, nakletme, depolama gibi çeşitli fiiller, beşincisi ise son iki suçu basın yayın yolu ile yayımlamak veya çocukların bu ürünlerine erişmelerini sağlamak olarak düzenlenmiş.

Burada kimi maddelerin üzerinde durmadan önce önümüzde duran kocaman bir soruyla meşgul olmak zorundayız: nedir müstehcenlik? Görüldüğü üzere maddede “müstehcen”in ne olduğu tanımlanmamış, yalnızca müstehcen diye tanımlanan görsel, işitsel, yazılı ürünlerin bulundurulması, paylaşılması, ülkeye sokulması, çocukların erişmesi gibi tanımlamalar ve cezai sonuçları var. Müstehcenlik ve müstehcen olan nedir anlamak için maddenin gerekçesine bakıyoruz. Bilmeyenler için, kanunların yapımı esnasında maddeler gerekçeleriyle kabul edilir, bir kanun maddesini yorumlamak için gerekçesine bakmak kanun koyucunun amacını anlamak için yol gösterici bir hukuki yöntemdir. TCK md.226 Müstehcenlik suçunun gerekçesine baktığımızda bizi bir önceki madde olan, yine kadınlara ve LGBTİ+lara düşmanca uygulanan hayasızca hareketler suçuna yönlendiriyor: “toplumda egemen olan değer ölçüleri ve yukarıdaki madde gerekçesinde hayasızca hareketler kavramına yönelik olarak yapılan açıklamalar, göz önünde bulundurulmalıdır.”

Hayasızca hareketler suçu alenen cinsel ilişkiye girmek veya teşhircilik yapmak fiillerinden oluşmakla birlikte son yıllarda sıklıkla trans varoluşunun kendisinin bu suçtan cezalandırılmak istenmesiyle gündem oluyor. Hayasızca hareketler suçunun gerekçesine geldiğimizde karşılaştığımız manzara oldukça vahim: “toplumun sahip bulunduğu ortak edep (ar ve haya) duygularının, edep törelerinin ihlâli, incitilmesi ve her ne suretle olursa olsun edep ve ahlâk temizliğine alenen saldırı niteliği taşıyan hareketler”, “toplum kültürünün önemli bir kısmını oluşturan edep, iffet, ar ve haya duyguları, edep töreleri korunmakta ve bu değerlere saldırı niteliği taşıyan hareketler yasaklanmaktadır.”

Böylelikle müstehcenliğin ne olduğunu anlamak için ortak edep duygularımız, iffet, ar, haya neymiş, ahlak temizliği ne demekmiş anlamamız gerekiyor. Mesela “erkek işi/hobisi” olan balık tutmayı, bir kadının, hem de kıyafetleri etraftaki erkeklerin dikkatini çeken bir kadının yapması olabilir mi ahlak temizliğine alenen saldırı? Tam burada 2007 yılına, Galata Köprüsü’ne dönelim. Basında yer alan haberlere göre Gülcan Köse, balık tutmak için geldiği Galata Köprüsü’nde “hayasızca hareketler” suçlamasıyla gözaltına alınıyor. Şikayetçi erkeklerin beyanlarında, üzerindeki kıyafetin transparan olduğu ya da bir gecelik giydiği söyleniyor. Bugün de benzer bir yaklaşımın, trans kadınların kişisel sosyal medya hesaplarında paylaştıkları fotoğrafların “dekolteli” olduğu gerekçesiyle çeşitli suçlamalara konu edilmesinde karşımıza çıktığını görüyoruz. Gülcan Köse bu suçlama üzerinden ceza alıyor. Bunun üzerine feministlerin ve kadın örgütlerinin oluşturduğu Bedenimiz Bizimdir İnisiyatifi, Galata Köprüsü’nde bir eylem düzenliyor. “Genel ahlak kuralları”, “edep töreleri”, “hayasızca hareket” gibi kavramların göreceli olduğunu hatırlatarak şunu söylüyorlar: “Nerede ne giyeceğimizin yargı kararlarıyla belirlenmesine, kıyafetlerimiz üzerindeki sözlü ve yazılı her türlü kural ve denetime itirazımız var.” Ardından “hayasızca hareketler” maddesinin Ceza Yasasından çıkarılması talebiyle Meclis’e bir mektup gönderiyorlar. Aradan neredeyse yirmi yıl geçmesine rağmen dile getirilen tespit ve talepler güncelliğini koruyor: “Zamana ve topluma göre değişkenlik gösteren, bireyin hak ve özgürlüklerini korumak yerine onları kısıtlayan ve ihlal eden ‘edep’, ‘haya’ gibi ifadeler üzerinden yapılan düzenlemelerin TCK’de yeri yoktur. Açıkça şahit olduğumuz gibi, gerçek hayatta kadınların cinsel ve bedensel hak ve özgürlüklerini kısıtlamak amacıyla kullanılan bu maddeler, ivedilikle TCK’den kaldırılmalıdır.”

Müstehcenlik suçuna dönersek, maddenin içerisinde yer alan ve yukarıda saydığım beş suçtan tek anlamlı görüneni olan “müstehcen ürünlerin üretilmesinde çocukların kullanılması”nın dahi iktidar elinde nasıl anlamsızlaştığına bir örnek, “LGBTİ+ çocuklar vardır” diyerek kendi çocukluk fotoğraflarını paylaşan bir kişinin 2021 yılında “çocukların kullanıldığı müstehcenlik” suçundan ifadeye çağrılması olmuştu.

Dördüncü fıkrada yer alan “doğal olmayan yoldan yapılan cinsel davranışlar”ın ise neyi ifade ettiği tartışması uzun bir zaman boyunca yargı mercilerinin gündemi oldu. Yargıtay 14. Ceza Dairesi verdiği çeşitli kararlarda “insanlar için doğal cinsel davranışın, bir kadın ve erkeğin, cinsel organlarının bir araya gelerek ilişkiye girmek suretiyle oluştuğunu”belirterek cinselliğin ne olduğunu tanımlamaya girişmiş, “bunun dışındaki birden fazla kişinin bir araya gelerek cinsel ilişkiye girmesinin, eşcinsel insanların cinsel davranışta bulunmasının, hayvanlarla cinsel ilişkiye girilmesinin, oral veya anal cinsel davranışların doğal olmayan cinsel davranışlar olduğu”nu iddia etmiştir. Yargının “doğal” cinselliği tanımlama girişimi, iktidarın patriyarkal cinsellik anlayışını hukuk yoluyla kural haline getirerek bedenlerimiz ve cinselliğimiz üzerinde sınırlar çizme, hangisinin makbul ve meşru, hangisinin sapma, ahlaksızlık ya da suç sayılacağına karar verme yetkisini kendinde görmesi anlamına geliyor.

Ayrışan görüş olarak Yargıtay 18. Ceza Dairesi “bu kavramın cinsel yaşamın içerisinde yeri olmayan, aşağılayıcı veya bütün toplum tarafından da doğal kabul edilmeyen ilişkileri tanımladığı belirtilerek eşcinsel eğilimli birleşmelere ait görüntülerin tek başına doğal olmayan kavramı içerisinde yer almadığı” ifade ediliyor. Neyse ki 2020 yılında verdiği kararla Yargıtay Ceza Genel Kurulu bu tartışmayı noktalıyor. (Yargıtay Ceza Genel kurulu kararları tüm mahkemeleri bağlar.): “yalnızca bir erkek ile kadının vajinal yoldan cinsel ilişkiye girmelerinin doğal olduğunu söylemek bilimsel bir karşılık bulmayacağı gibi, bireylerin cinsel yaşamlarına ve eğilimlerine gereğinden fazla müdahaleyi de beraberinde getirecektir.” “anal veya oral yollardan, eşcinsel ya da toplu hallerde gerçekleştirilen yahut cinsel haz alma duygusunu tatmine yönelik olarak üretilmiş çeşitli objelerle gerçekleştirilen cinsel ilişki veya davranışların sırf toplumun bir kısmı bakımından rahatsız edici olarak görülmesi nedeniyle bireylerin cinsel yaşam ve eğilimleri içerisinde yer almadığı ve dolayısıyla doğal olmadığı söylenemeyecektir.” (Ceza Genel Kurulu 2018/461 E., 2020/323 K.). Ceza Genel Kurulu’nun yaklaşımı devletin cinsel yaşamlarımıza, ahlakçı bir anlayışla ve makbul kabul edilen cinsellik biçiminin dışına çıktıkları gerekçesiyle müdahale edemeyeceğini ortaya koydu. Özellikle eşcinsel ilişkilerin “doğal olmayan” kabul edilerek müstehcenlik suçunun alanına sokulmasının önüne geçebilecek önemli bir karar vermiş oldu.

Bu konuya ilişkin bir de Anayasa Mahkemesi kararı var. (2014/118E., 2015/35K.) Aydın 3. Asliye Ceza Mahkemesinin başvurusuyla “doğal olmayan yoldan” ibaresinin anayasanın 12., 17., 20. ve 42. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülerek iptaline karar verilmesi isteniyor. AYM verdiği kararda bu ibarenin iptali istemini reddetse de “doğal olmayan yoldan”ı şu şekilde tanımladı: “bizatihi kendisinin suç olarak kabul edildiği düzeye ulaşmış cinsel davranışları ifade ettiği anlaşılmaktadır.” AYM’nin bu kararıyla bir görüntünün “doğal olmayan yoldan cinsel davranış” olarak kabul edilmesi için görüntüdeki cinsel davranışın kendisinin “suç” olması gerektiğini ifade ederek (dolayısıyla eşcinsellik suç olmadığından eşcinsel ilişki görüntüsü suç olmayacaktır.) maddeyi iptal etmeden hukuki uygulamasını sınırlayabileceğini düşündüğünü görüyoruz. Değerli karşı oylara rağmen bu düşüncenin baskın gelmesi ve iptal kararı verilmemesi, bugünkü koşulları düşündüğümüzde oldukça hatalı.

Müstehcenlik suçuyla bağlantılı ancak daha tanıdık bir tabir olan “muzır neşriyat” 1927 yılında çıkan Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kanunu’ndan beri hayatımızda. Tek başına bu kavram basın ve ifade özgürlüğüne dair önemli tartışmalara konu olurken ben bu yazıda yalnızca “muzır neşriyat” olarak tanımlanan yazılı ürünlerin sahiplerinin aynı zamanda “müstehcenlik” suçundan soruşturmaya maruz bırakılması üzerinden KAOS GL örneğine değineceğim. KAOS GL Dergisinin 28. ve “Cinselliğin görselliği, görselliğin cinselliği: pornografi” konulu sayısı hakkında toplatma kararı verilmesi ve derneğin başkanı ve KAOS GL dergisinin yazı işleri müdürü olan Umut Güner’in, Ceza Kanunu’nun 226. maddesinin 2. fıkrasına dayanarak, basın yoluyla müstehcen görüntüler yayımlamakla suçlanması üzerine davanın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine taşındığını ve bu başvurunun Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ifade özgürlüğünü düzenleyen 10. maddesi kapsamında kabul edildiğini söyleyerek başlayayım. (Başvuru no. 4982/07) Ancak AİHM kararının içeriği ve benzer konulu davalarda verdiği kararlarda gördüğümüz üzere Mahkeme, ahlakın korunması amacı ile yapılacak müdahaleler hususunda ahlak kavramının zamana ve yere göre değişkenliğini ve evrensel bir konseptten mahrum olmasını gerekçe göstererek Sözleşmeci devletlerin geniş bir takdir yetkisine sahip olduğunu belirterek “genel ahlakı” geçerli bir kısıtlama sebebi sayabilmektedir. Nitekim Mahkeme, çocuklar ve gençler üzerinde ahlaki açıdan bozucu etkileri olabileceği gerekçesiyle bir yayının toplatılmasını ve cinsel içerikli sanat eserlerine yönelik müdahaleleri, somut olaylarda devletin takdir yetkisi içerisinde değerlendirerek Sözleşme’ye aykırı bulmayabiliyor. (Müller ve Diğerleri – İsviçre Davası Başvuru no. 10737/84, Handyside – Birleşik Krallık Davası Başvuru no. 5493/72)

Mahkemenin KAOS GL hakkında verdiği karar da benzer bir yaklaşımda: Mahkeme, “toplumun bir kısmının, bilhassa reşit olmayanların duyarlılığını koruma gerekliliği”ni “genel ahlakın korunması bakımından kabul edilebilir” bulmakla birlikte, derginin tüm nüshalarının toplatılmasını gerekli ve orantılı görmemiş; müdahalenin “nüshaların toplatılması şeklinde değil, 18 yaşın altında olanlara satış yasağı veya 18 yaşın altında olan kişilere yönelik bir uyarı içeren özel bir ambalaj içinde dergiyi satma yükümlülüğü” gibi tedbirlerle gerçekleştirilmesi gerektiğine yönelik bir değerlendirme yapmıştır. Çocukların KAOS GL dergisine erişiminin niçin sorun olduğuna verilen yanıt ise belli ki devletle aynı. Oysa gençleri cinselliğe ilişkin bilgilerden uzak tutmanın onların gelişimini koruduğu kabulünün başlı başına hatalı olduğunu, bu yasakçılığın kişileri cinsellik hakkında bilgi edinmek üzere daha riskli ve korumasız kaynaklara yönlendirdiğini ve cinselliklerini tanıma ve anlamlandırma süreçlerini olumsuz etkilediğini biliyoruz.

Ancak bütün bunlar, kadınların ve LGBTİ+ların bedenleri, cinsellikleri ve ifade özgürlükleri üzerindeki devlet denetimine karşı elimizde hiçbir hukuki dayanak olmadığı anlamına gelmiyor. Eşitlik ilkesi ve ayrımcılık yasağı, ifade özgürlüğü, özel hayatın ve kişilik haklarının korunması gibi ilkeler, kadınların, LGBTİ+ların ve bir bütün olarak toplumsal mücadelelerin yıllar içinde kazandığı tüm haklar, bugün elimizdeki en güçlü dayanaklar. Bu haklardan vazgeçmemiz, “genel ahlak” adına geri alınmalarına razı olmamız gerekmiyor.

Ulusal hukukta da uluslararası hukukta ne idüğü belirsiz “genel ahlak” kavramının varlığını koruduğunu, devletlerin başta kadınları ve LGBTİ+ları olmak üzere tüm toplumu kendi ahlak anlayışıyla şekillendirmek ve baskı altına almak üzere bu tip muğlak ve göreceli kavramlara ihtiyaç duymayı sürdürdüğünü görüyoruz. İktidarların bunu yaparken de önemli bir dayanak olarak çocukları öne sürdüğünü görüyoruz. Oysa çocukları korumak ile çocukları cinsellikten bütünüyle soyutlamak, cinsellik ile cinsel suç ve şiddet arasındaki ayrımı ortadan kaldırmak aynı şey değil. Bu ayrımın ahlakçı biçimde bile isteye silikleştirildiği kanaatindeyim. Beden, cinsellik ve bunların ifade biçimlerinin “çocukların korunması” bahanesiyle denetlenmesinin çocuklara da yetişkinlere de bir faydası olmadığı açık.

Edep, iffet, ar, haya, genel ahlak, şimdi de müstehcenlik, tüm bunların geçmişten bugüne kadınların hayatlarını daralttığını, bedenlerimizi ve arzularımızı denetlemek için kullanıldığını biliyoruz. Bu nedenle hem TCK’daki müstehcenlik ve hayasızca hareketler gibi muğlak suç tiplerini hem de bu suçların dayandığı “genel ahlak” anlayışını reddetmek, kadınların ve LGBTİ+ların bedenleri ve yaşamları üzerindeki devlet denetimine karşı ortak bir mücadele hattı kurmak gerekiyor.

Bir cevap yazın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.