En karanlık çuvallarda, rutubetli mutfak köşelerinde, yani unutulduğu ve gömüldüğü o zifiri karanlıkta bile patates durmaz; kabuğunu delip dışarıya doğru incecik, yeşil filizler verir.

Dünyanın tüm kirini temizleyeceğine inanılan o göksel su, yani yağmur, pencereme her vurduğunda içimde tarifi imkânsız bir üşüme başlar. Televizyonlar, kitaplar ya da sokaktaki insanlar yağmurun bereketinden bahsederken, ben o damlaların yeryüzündeki bunca kirli insanı nasıl temizleyebileceğini düşünür dururum. Temizlese bile, o kirli sular nereye akar? Elbette en korumasız olanın çatısına, en çok sızdıran evin duvarlarına… Ev dediğin yer, bazen sığınak değil, fırtınada bir sağa bir sola sallanan tekinsiz bir tahterevallidir. Ve o tahterevallinin üzerinde yalnız bir çocuk, kendi sesinin yankısıyla büyümek zorunda kalır.
Çocukken annelerimizden duyduğumuz o teselli cümlesini hatırlarım: “Melekler küçük kız çocuklarını korur.” Oysa büyürken sokaktaki diğer kız çocuklarını gizlice izler, kendimdeki eksikliği arardım. Neden melekler benim odama uğramazdı? Saçlarım onlarınki kadar uzun olmadığı için mi beni yukarıdan bakan bir göze görünmez kılıyordu? Yoksa koruma vaat edilen o “kız çocukluğu” dairesine girmek için belirli estetik kalıplara mı sıkışmamız gerekiyordu? Bir çocuğun görünmezliği, evdeki ilk otorite olan anne ve babanın körlüğüyle başlar. Babanın gölgesi pencerelerden sızan bir tehdit gibi üzerinize çökerken, annenin donuk sesi sizi sadece “üşütmeyesiniz” diye aşağıya, yanına çağırır. Ama o anne, sizin her saniye, en çok da onun dizinin dibindeyken üşüdüğünüzü asla görmez.
Annelik, bu toplumda kutsallık zırhıyla örülmüş, ancak çoğu zaman kadının kendi çaresizliği ve tükenmişliğiyle hırpalanmış bir kurumdur. Evdeki yokluk, sığmayan hayatlar ve bakılamayan çocuklar “leyleklerin getirmesi ve götürmesi” mitiyle örtbas edilir. Büyüklerin dünyasındaki bu trajik çaresizliği bir çocuk üstlenir; çatılara çıkıp leyleklere dua eder: “Kardeşlerimi geri getirmeyin, burası çok soğuk, onlar üşümesin.” Bir kız çocuğu, daha kendisi şefkat görmemişken, eksilen kardeşlerinin koruyucusu olmaya soyunur.
Ve o mutfak… Bir kadının, bir annenin dünyayla bağını kopardığı, dilsiz ve sağır bir sığınak olarak tezgâhın başı. Annemin önlüğüne sarılıp “Çok üşüyorum” dediğim o anları anımsıyorum. Sadece kaynayan suyun buharına karışıp yok olan bir ses. Annem beni duymazdı, çünkü o an dünyadaki her şeyden çok patatesler önemliydi onun için. Patatesleri sıkıca tutardı küçücük elleriyle. Onları soyarken canlarını acıtmaktan korkar gibi, büyük bir özenle, incitmeden…
O an insan, annesinin bir nesneye gösterdiği şefkati kendine esirgediğini gördüğünde, radikal bir yabancılaşma yaşar. İçinden sessizce feryat eder: “Keşke bir patates olsaydım.” Çamurlu, şekilsiz, toprağın altında dilsizce yaşayan bir yumru… O zaman belki annem beni de ellerinin arasına alır, canımı acıtmadan sıkıca tutar ve daha çok severdi. Üzerimdeki tüm o ağır anıları, kirli geçmişi bir bıçak darbesiyle soyup atardı.
Fakat bu sarsıcı yabancılaşmanın içinde, patatesin bambaşka bir sırrı saklıdır. En karanlık çuvallarda, rutubetli mutfak köşelerinde, yani unutulduğu ve gömüldüğü o zifiri karanlıkta bile patates durmaz; kabuğunu delip dışarıya doğru incecik, yeşil filizler verir. Kendini var etmek için kimsenin eline, hiçbir meleğin kanatlarına ya da leyleklerin lütfuna ihtiyacı yoktur onun. Karanlığı bir besine dönüştürür.
Bizler, evlerin soğuk merdivenlerinden inip mutfak fayanslarına çöken, görünmeyen o kız çocuklarıyız. Annelerimizin ellerindeki bıçakların soğukluğuna, babalarımızın pencerelerdeki gölgelerine rağmen hayatta kalıyoruz. Bir nesne kadar dilsizleşmeyi dileyecek kadar yalnız kalsak da bizi gömmeye çalıştıkları o karanlık evlerin içinden kendi filizlerimizi fışkırtmayı öğreniyoruz. Kabuğumuzdaki tüm yaralarla, kısa kesilmiş saçlarımızla ve içimizdeki o kırılgan ama inatçı güçle, kendi güneşimize doğru yürümek bizim asıl kurtuluşumuz oluyor. Çünkü biliriz; patatesler hiç üzülmez, onlar sadece daha güçlü yeşermek için toprağın altına saklanırlar.








