Bastırılan, çeşitli kategorilere indirgenen arzunun tatmini ve kendisi çetrefilli bir sürece hapsolur. Bu düzlemde kadın cinselliğe hazır olup olmadığına, nasıl bir cinsellik istediğine dair çokça karmaşa yaşar. Çünkü cinselliğe, bedenine dair her alanda kendinden önce hep başkalarının sesi yankılanır, bu durum arzunun sesinin duyulmasını zorlaştırır.

Özne olmaya ilişkin tartışmalar kadın mücadelesinde gerek literatür gerekse de eylemsellikte önemli bir yere sahip. Bu eksende feminist literatürde ve kadın hareketine ilişkin tartışmalarda öznenin kim olduğuna, kadının nasıl özne olacağına ve özne olup olmadığına dair çokça fikir ile karşılaşmak mümkün.
Özne olma mücadelesi her şeyden önce kadının birey olarak kendini var etme, var olma, hayatına karar verebilme, arzularına ve kendiliğine sahip çıkma mücadelesi. Çünkü yaşam aynı zamanda bir varoluş savaşı. Hayatta yerini belirlemek, anlamak, hayatına yön verebilmek bu varoluş savaşımının önemli bir mücadele hattı. Mücadelenin dinamikleri ise iktidar ilişkilerinin gölgesinde şekillenir. Çünkü her iktidar toplumda kendi egemenlik perspektifine dair toplumsal kurgular yaratır. Bu kurgular ise toplumsal normları, yasaları, insan etkileşimlerinin tümünü kapsayan bir ilişkiler dizisi içinde hayat bulur. İktidardan kastedilen egemen olan sınıfın, cinsiyetin, cinsel yönelimin vb. kendisine dairdir. Bunlar uzun dönemleri kapsayan toplumsal ve ekonomik ilişkilerin yaşama nüfuz etmesi ile kendini var eder. Bireylerin ilişkileri, insanın kendisini nasıl gördüğü, nasıl algıladığına ilişkin benlik algılarını inşa eden de egemenlik ilişkilerini yansıtan bu panoramanın içindeki dinamiklere dairdir.
Kadının özneliği
Tarih sınıf ilişkilerinin ortaya çıkışına, gelişimine dair daha net bilgilere sahipken, patriyarkanın köklerine dair ise Beauvoir’ın değindiği üzere net bir veriye sahip değildir. Erkek egemenliğinin nerede başladığını, kadınların erkekler karşısında ne zaman nesneleşmeye başladığını tam olarak bilmiyoruz. Kadının egemen olduğu bir toplumsal gerçeklik ile ise henüz karşılaşılmadı (Beauvoir, 2019).
Sınıf ilişkilerinin deyim yerinde ise modern görünümünü ve bunun en acımasız sonuçlarını, 18. yüzyıldan bugüne modern sanayinin gelişimiyle yeni bir aşamaya geçen kapitalist üretim tarzında görüyoruz. Bu düzlemde, bugünün gerçeği patriyarkal kapitalizmin hüküm sürdüğü heteroseksist bir dünyaya olageldiğimiz. Bireylerin kendini var ediş, algılayış biçimi de bu toplumsal düzenin tahayyülü etrafında şekillenir. Bu sistematik düzlemin en önemli ezilen kimliklerinden biri olan kadınların emeğinin, bedeninin, duygularının, düşüncelerinin de bu içerikte pek çok farklı şekilde sömürüldüğünü, baskılandığını görürüz. Bu bağlamda kadınlar geçmişten bugüne otoriteye karşı mücadelenin önemli bir temsili. Bu perspektifte kadınların kendilerini bir özne değil nesne olarak tarifleyen hegemonyanın karşısında özne olma çabalarını görüyoruz. Öznelik mücadelesi bu anlamda kadınlar açısından erkin tahakkümünden kurtuluşun önemli bir anahtarı.
Kadının özneliğine ilişkin yaklaşımlar
Beauvoir, İkinci Cinsiyet (2019) adlı eserinde kadının hiçbir zaman özne olmadığını, özne olan erkeğin karşısında “başka” yani “öteki” olarak yer aldığını vurgular. Bu çerçevede kadının, kadınlığa dair tüm tariflerin ve algıların da egemen erkekliğin tanımlarına sıkıştığına yer verir, kadınlarınsa kaçınılmaz olarak kendini hep erkeğin gözünden gördüğünü ortaya koyar. Buna göre tarihsel süreç boyunca kadın “değerli” görüldüğü dönemlerde bile özne değildir, burada dahi kadınlığın ve buna yönelik anlamlandırmaların özne olan erkeğin duygu ve düşünce dünyasının bir yansımasından ibaret olduğu görülür. Ona göre toplumsal düzen, kadın bedenine dair biyolojik olguları içkinliğe yani eve, bakım emeğine hapsederek onları etkileyen değil etkilenen bir nesne konumuna indirgerken, erkekleri ise eylemi gerçekleştiren, değiştiren, üreten aşkın bir özne konumuna koyar. Kadın bu anlamda özne olan erkek karşısında hem bir sığınak hem korkutucu bir unsur olan gizemli bir ötekidir. Kadın hem erkeğe benzeyen hem de doğaya dair olan bir varlıktır. Dolayısıyla kadınlık erkeğin sınırlarında hayat bulandır. Bu anlamda kadın bedeni ve cinselliği de erkeğin sınırlı dünyasına göre şekillenir. Ancak Beauvoir kadınları hep başka, nesne olmakla konumlandırsa da özne olma potansiyeli taşıyan varlıklar olarak görür. Ona göre kadınlar özgürleşme, özne olma ruhunu içinde taşırlar.
Touraine’nin öznelik vurgusu
Touraine modern dünyada kadınların özne olma durumlarına dikkat çeker. Ona göre dünün feminizmi toplumsal olaylara, ideolojik belirlenimlere sıkışmış, özneliği geri planda bırakmıştır. Ancak Touraine’nin atladığı şey şu ki kadının tarih boyunca verdiği (oy hakkı, kürtaj hakkı, emek vb. eksenli) tüm mücadeleler politik olduğu kadar bir öznelik mücadelesidir. Öte yandan özneyi politik olandan ayırmanın ise mümkün olmadığı ortadadır.
Bu yazıda Touraine’nin erkek bir teorisyen olmasına rağmen yer bulma sebebi ise özne çatısı altında kadının istencine ve arzularına yaptığı vurgudur. Touraine’yi bu tartışma açısından önemli kılan nokta, kadın cinselliğini salt patriyarkanın denetlediği bir alan olarak değil, aynı zamanda kadının kendisini özne olarak kurabildiği bir alan olarak ele almasıdır. Özne ve cinsellik tartışmasına dair feminist literatürde pek çok çalışma olmasına karşın Touraine’nin özne ve cinsellik arasında doğrudan bağlantı kurması onun bu söylemini de dikkate değer kılmaktadır. Ona göre (Touraine, 2007) bugün her ne kadar bir tüketim kültüründen söz etsek de öznenin tüketimin belirlediği sınırlardan taştığı bir dinamik de vardır. Bu anlamda bireyin pornografik olan, piyasaya hizmet eden eylemler ile kendisi için yaptığı eylemleri arasında bir ayrım yapmak gerekir. Bu ayrımın tüm zorluğuna karşın kadınlar kendi benliklerini inşa etmek ve özne olmak için de (jimnastik, estetik, spor vb.) çeşitli eylemleri gerçekleştirirler. Kadınlar bunları erkekleri değil, kendilerini baştan çıkarmak için yaparlar. Dolayısıyla kadın bedeninin kendisi tarafından kendisi için cinselleştirilmesiyle erkeğin beklentilerine göre cinselleştirilmesi farklıdır. Dolayısıyla Touraine’ni önemli kılan kadını yalnızca etkilenen bir nesne olmaktan çıkarıp kendi arzusu ile hareket eden özne olarak görmesidir. Ona göre kadınlar kendilerine dayatılan erkekçi baskılar karşısında edilgen bir konumda olmayan aynı zamanda bunlarla savaşıp kendini inşa eden öznelerdir. Fakat bu tez pek çok çelişkiyi ve tartışmayı da içinde barındırır.
Cinselliğin özne inşası
Yukarıda belirtilen çerçevede Touraine’e göre beden ve özellikle cinsellik özne olmak noktasında özel bir yere sahiptir. Fakat Touraine bugünün kadın mücadelesini daha bireysel bir alana çekilmekle olumlamıştır. Ona göre bu bireysellik toplumsal olanla arasına set çekmek ve duyarsızlaşmak değildir. Kadınlar, artık toplumsal cinsiyetin kendilerine dayattığı rolleri yıkarak “ben bir kadınım” sözünde anlamını bulduğu şekilde kendi bilinçlerine yönelmekte, kendilerini bir özne olarak inşa etmektedir. Burada önemli olan öznenin olumlanmasıdır. Kadınlar açısından özne olmak, ideal bir kadın veya kadınlık rolleri dayatmak değildir; kendisine biçilmiş tüm rolleri ve baskıları aşarak, egemen tahakkümden kurtulup kendi bilincine yönelerek, kendinin farkına varmak, kendini kendi olarak var etmekle ilişkilidir (Touraine, 2007).
Bu zeminde cinselliğin etkenliğini vurgulayan Touraine’e göre, cinsellik her ne kadar toplumsal bir baskı aracı olsa da aynı zamanda bugün kadınların kendilerini bir özne ve benlik olarak inşa ettikleri önemli bir alandır. Bu nedenle kadınların cinselliği salt arzuya dayanan bir süreç değildir; aksine, kişinin öteki ile ilişkisini keşfettiği bir alandır. Buradan hareketle Tourain’e göre cinsellik, aynı zamanda dışsal baskılarla ve toplumsal rollerle mücadele edilen bir varoluş alanıdır. Dolayısıyla cinselliğin toplumsal inşası her ne kadar eşitsizlik ve ayrımcılığı yeniden üretse de bireylerin kişisel inşası olabildiğince toplumsal olmayan cinsel eyleme dayanır: bedenin benlikle ilişkisi ve benliğin inşa mekanı olarak önemi buradadır. Bu nedenle ortada klasik bir arzu söz konusu değildir. Burada bir benliğe dönüş, benliğin yaratımı söz konusudur. Kadınlar bu kapsamda, bu eylemleri gerçekleştirirken toplumsal baskı ya da rollere boyun eğmemekte tersine kendini bir özne olarak yeniden yaratmaktadır (Touraine, 2007). Fakat birey-toplum ve özne ekseninden bakıldığında Touraine’nin tezinin sınırlılıklarını ortaya koymak gerekir.
Özne salt birey tarafından inşa edilebilir Mİ?
Touraine cinselliğin toplumsal erkin baskısı ile mücadele edilen bir alan olduğu konusunda haklı. Bu kapsamda cinselliğe kadının benlik olarak kendini yeniden inşa etmesinde ona bir mekan temsiliyeti vermesi de son derece yerinde. Özellikle cinselliğin yalnızca kişisel bir arzuya dayanmasından ziyade öteki ya da ötekilerle ilişkiye dayanarak benliğin inşasında önemli bir alan olduğu vurgusu kadınları pasif aktörler olmaktan çıkararak onları karar veren, hareket eden bir aktör olarak açığa çıkarması açısından kıymetli. Ancak Touraine’nin özneleşme vurgusunu bireyci bir eyleme indirgemesi ise kendi teorisinin tartışmaya açık kısmıdır. Touraine kadın cinselliğinin öneminin onun toplumsal olmayan tabanından geldiğini belirtir çünkü toplumsal alanın her yerinde kadın aşağı konumdadır. Cinselliğe çağrı bu anlamda toplumsalı aşması açısından bir kurtarıcı görevi görür. Bu kapsamda kadınların bireysel eylemleri toplumsal olandan ayrı bir yere konur (Touraine, 2007). Bu bağlamda kadınların bugünkü eylemselliklerini bireyciliğe indirgemiş olan Touraine, özne olmayı da kadının kendi bireysel cinsel deneyimine sıkıştırmış olur. Oysa Touraine’nin fikrinden hareketle cinsellik bireyin öteki ya da ötekilerle ilişkisine dayanarak özne olarak kendini yeniden var etmesi ise bu ötekilerle olan ilişkinin büyük oranda birey deneyimine dayanması çok da olası görünmüyor. Çünkü burada bireyin kendi kurgusu bir yana karşı tarafla ilişkiye dayanan bir gerçeklikten, bir keşif sürecinden bahsediyoruz aynı zamanda.
Öte yandan onu hatalı kılan noktalardan biri özneleşme sürecinde büyük önem atfettiği cinselliğin özne açısından salt kendi arzu ve isteklerini duyabildiği bir alan olarak yer bulması. Öyle ki özne burada toplumsal normlara rağmen salt kendi sesini duyar. Bireyin içinde her şeye karşın toplumsal alandan yalıtılmış bir öz var gibidir. Öyle ki yer yer kadın cinselliğini bireyin kendi deneyimine sıkıştırdığını ve özü salt birey olmakta aradığını görmek mümkün. Bu açıdan Touraine kadının özneliğini ve buna yönelik verdiği mücadeleyi bireyci bir bakış açısına hapsetmiş olur.
Touraine’nin bu fikrine karşı koyarken Butler’in (Butler, 2014) özne hakkında söylediklerine yer vermekte fayda var. Butler, Touraine’in aksine toplumdan azade bir öznenin imkansızlığından söz eder. Özne hiçbir zaman toplumsal, kültürel iktidar ilişkilerinin dışında değildir. Özne en başından beri kültürel normların ve egemenlik ilişkilerinin içine doğar. Doğduğu andan itibaren kendisine bir cinsiyet atanan öznenin bu cinsiyete ilişkin toplumsal normlara uygun performansları yerine getirmesi beklenir. Toplumsal cinsiyet dediğimiz şey tam da bu performansların yerine getirilmesi ile yeniden üretilir. Ancak toplumsal cinsiyete ilişkin beklentiler de sabit olmayıp değişip dönüşürler. Butler’ın bu vurgusuna istinaden Touraine’nin kadın cinselliğinin toplumsal olandan yalıtık bir yanı olduğu ve bu anlamda özneleşmeyi buradan inşa ettiğine yönelik bakış açısının hatalı olduğunu söylemekte beis yoktur.
Butler (Butler, 2014) öznenin iktidar ve kültürel normların dışında var olamayacağını vurgulayarak bu noktada Touraine’nin toplumsaldan yalıtılmış özne anlayışına güçlü bir referans olmaktadır. Ancak Butler her ne kadar bu noktada önemli bir referans olsa da dönüşümü ağırlıklı olarak bireylerin performans ve eylemleri üzerinden açıklamaktadır. Butler’a göre özneler kendisinden beklenen performansları gerçekleştirirken bunu asla kusursuz ve eksiksiz yapamaz ve mevcut dinamikler bu şekilde değişir. Böylece dönüşümün başlangıcını kolektiften ziyade bireyin eylemlerine çeker. Oysa bu bireysel performansların kendisi de büyük ölçüde kadınların ortak deneyimlerini paylaşarak ve dayanışarak bir kolektif bilinç yaratmasının bir sonucudur. Butler bu kolektif kökeni tamamen yok saymasa da, analizinin ağırlık merkezini bireysel eylem düzeyinde tutarak değişimin toplumsal ve dayanışmacı boyutunu geri planda bırakır.
Touraine ve Butler’ın farklı bakış açılarını analiz ederken kadın cinselliğinin özneleşme açısından nasıl kavranacağı sorusu gündeme gelir. Ancak bu tartışmanın somut toplumsal karşılığını görebilmek için kadın cinselliğini kuşatan patriyarkal düzenin farklı biçimlerine bakmak gerekir. Kadının cinselliği ve bedeni dünden bugüne patriyarkanın değişen maskeleri ile baskılanır. Dolayısıyla ister modern olsun ister geleneksel olsun patriyarkanın var olduğu her yerde erkekçi bakış açısının, tahayyülün farklı ve değişen yüzlerini görürüz. Yazının bundan sonraki bölümünde modern ve geleneksel patriyarkanın farklı yüzlerine değinmek ve kadının kuşatılmışlığından bahsetmek bu nedenle önem arz eder.
Gelenekselin baskısı ve ikiliği
Geleneksel toplumda kadın bedeni her santimiyle içinde cinsellik barındıran bir günahkâr gibidir. Kadın bedeni toplumu günaha sürükleyen bir unsurdur çünkü bedeni her an bir erkeği tahrik edecek bir unsurdur. Cinselliğin kendisi, özellikle kadının cinselliği ise “kutsal” kabul edilen evliliğin dışında günahın ta kendisidir. Bu nedenle kadına ve kadınlığa dair herşey, özellikle cinsellik yasaklı bir nesneye dönüşür. Bu yasaklar kadın cinselliğini belli sınırların içine hapsederek erkek hazzını merkeze alan bir denetim aracına dönüştürür. Bu eksende kadının nasıl giyineceğinden nasıl davranacağına kadar uzanan bir dizi kısıtlama söz konusudur. Kadının oturuşu, gülüşü, yemek yiyişi bile cinsellikle özdeşleştirildiği için belli sınırların içine yerleştirilir. Yaptığı her şey hatta varlığı erkekte her an cinsellik uyandırma potansiyeline sahiptir. Kadın birey değil adeta uyarandır. Bu içerikte geleneksel toplumda bekaret ve evlilik düzlemiyle prangalanan kadın cinselliği, bir utanç ve ödev ikilemine hapsolmaktadır. Bu da utancın ötesinde bir yabancılaşmaya yol açar. Öyle ki kadının bırakın cinsellikten bahsetmesi cinsel organı ile kurduğu bağ bile yasaklanır. Cinsellik bedende hayat bulan bir öcüye dönüşmüştür. Ancak bu gelenekselin içinde bir çelişkiyi de görürüz. Çünkü aynı toplum, yıllarca kıskaca aldığı kadından evlendiği andan itibaren “kusursuz” bir cinsellik bekler. Bu “kusursuz” cinsellik beklentisi ise kadın kimliği açısından yeni bir baskılanma aracına dönüşmektedir. Evliliğin sınırlarında yeniden biçimlenen kadın cinselliğinin bu biçimi ise kadın hazzını değil, erkeğin hazzını merkeze koymaktadır. Esas olan kocayı memnun etme ödevini yerine getirmektir. Böylece cinsellik evliliğin duvarları arasında kocaya sunulan bir performans ödevine dönüşür. Bu “performans ödevi”ni yeterince iyi sunmayan kadın ise yetersizlikle, beceriksizlikle suçlanır. Keza erkeğin kadını aldatması bile bu “beceriksizlik” yargısı etrafında kadının suçlandığı bir olaya dönüşür. Kadın yeterince sevgi, şefkat göstermediği, kocasını memnun edemediği gibi pek çok yargı ile karşılaşır. Bu açıdan sevgi, şefkat ve memnun edilme gibi ihtiyaçlar yalnızca erkeğin ihtiyacı olan bir olgu olarak görülürken kadının bu ihtiyaçları görünmezleşir.
Yine bu perspektifte dış görünüşüne önem veren kadın kadınlığını fazla sergilemekle suçlanırken, renklerin bile bir anlamı vardır. Örneğin kırmızı rengin şehveti öne çıkaran bir renk olmakla özdeşleştirilmesi onu özel duvarların ardına gizlenmesi gereken bir renk konumuna indirger. Sokaktaki kırmızı ayıplı, kocaya giyilen kırmızı, yapılan makyaj bir zorunluluk gibidir.

Modern olanın ardındaki performans baskısı
Kadının cinselleştirilen varlığı kapitalist patriyarka için aynı zamanda bir tüketim nesnesidir. Bu perspektifte de tıpkı geleneksellikteki gibi dişilik erkeğe sunulan, hizmet eden erotik bir malzeme, metadır. Modern addedilenin patriyarkal dinamiği ise tam olarak burada hayat bulmaya başlar. Tüketimin pornografik bir metası olarak görülen kadın modernin yüzünde dişiliğini sergilemesi gereken, dişiliğinden ödün vermeyen, cinselliğini “sınırsızca” yaşaması gereken bir nesneye dönüşür. Öyle ki bu yer yer geleneksel olana karşı koyan, isyan eden, gelenekseli reddedip kadını “yücelten” sözde özgürlükçü bir maskenin ardına saklanır. Öyle ki cinselliği yargılanan kadınlarla karşılaşmak hiç de şaşırtıcı değildir. Cinsellik yaşamayan, cinselliği kendi sınırları içinde yaşayan kadın “muhafazakâr” “gerici” ya da “yeterince dişi olmamak” gibi etiketlerle yargılanabilir.
Kadınların giyimleri, kuşamları üzerinden de bir modernlik imajı inşa edilir. Gelenekselde açık giyen kadının edepsizlik olarak damgalanmasının burada yeterince açık olmamamın suçlandığı bir forma dönüştüğünü görürüz. Kimi erkeklerin gözünde yanındaki kadın güzelliğini sergilediği bir vitrindir. Açık giyinmek dişiliğine güvenmekle ilgili gibidir ya da süse düşkün olmak kendine saygı duymakla ilgilidir. Yeterince sergilenmeyen beden ise dişiliğine güvenmemekle yadırganır. Çünkü bu bakış açısına göre dişilik bir iddia meselesidir. Özetle beden ve cinsellik yine kadının istencinden taşarak toplumsal bir yargı alanına dönüşür. Cinselliğin ve bedenin kadının arzularından bağımsız, kadının istencini yok sayan erkekçi toplum tarafından kategorize edildiği bir gerçeklikle karşı karşıya kalırız. Geleneksellikte saklanan, yok sayılan, uyaran muamelesi gören kadın bedeni, cinselliği ortaya konulduğunda kadının orospu diye damgalanmasına dönüşürken burada bu kez yaşanmayan ya da “moderne, özgürlükçülüğe” uymayan kadın bedeni ve cinselliği tersinden bir utanca dönüşür. Hayat bulan kadının değil, patriyarkanın arzularıdır, kadının varlığı patriyarkal hegemonyanın tutkusal sanrıları ile çevrilidir.
Bu durum Beauvoir’ın değindiği (Beauvoir, 2019) zengin ve yoksul arasındaki söylemi çağrıştırır. Buna göre kadın erkeğin aynı zamanda kendini gösterdiği, kanıtladığı bir nesnedir. Erkek parasını da, ahlaki üstünlüğünü de kadın ile ortaya koyar. Bu kapsamda zengin karısını kürkler ve mücevherlerle donatır. Daha yoksul ise karısının ahlaki özelliklerini ve ev kadınlığını övecektir.
Arzu ve bedenin kopuşu
Yukarıda belirtildiği üzere cinsellik ve beden kadınlar açısından patriyarka tarafından kuşatılmıştır. Bu kuşatılmışlığın sonunda sesi kısılan arzu ise duygu ve cinsellik arasına bir duvar örmektedir. Peki bu duvardan neyi kastediyoruz? Esasen duygu derken burada uzun süreli ya da kısa süreli vb. ilişkilerin duygusal süreçlerinden bahsedilmiyor. İster duyguya dayalı ister salt bedensel tatmini amaçlayan arzunun hissedilebilirliğinden söz ediliyor. Çünkü bastırılan, çeşitli kategorilere indirgenen arzunun tatmini ve kendisi çetrefilli bir sürece hapsolur. Bu düzlemde kadın cinselliğe hazır olup olmadığına, nasıl bir cinsellik istediğine dair çokça karmaşa yaşar. Çünkü cinselliğe, bedenine dair her alanda kendinden önce hep başkalarının sesi yankılanır, bu durum arzunun sesinin duyulmasını zorlaştırır. Bu nedenle aslında pek çok kez kadın cinselliğinin tek başına öznenin cinsel yaşamından ziyade toplumsal bir fenomene sıkıştığını görürüz. Bu açıdan kadın orgazmı aslında toplumsal bir sorundur. Bireysel olanın politikleştiğini tam da sevişirken bedeninden utanan ya da sevişmek zorunda hisseden, dişiliğini gizleyen ya da dişiliğini sergilemek zorunda hisseden kadınların cinselliklerinde görürüz. Kadınlar bedenleri ile sevişirken bedenin arka planında, zihninde binlerce ses yankılanır. Bu sesler toplum, akraba, ebeveyn hatta komşunun sesleridir. Herkes o yatağın öbür ucunda bekliyor gibidir. Duygu ve cinsellik kopmuştur, beden yatmakta arzu duyulmamaktadır. Kadın cinsel eylemde bulunurken dahi arzusunun sesini duymadığından beden ve bireyin kopuşuna tanıklık ederiz. Dolasıyla burada disosiyatif bir niteliğin olduğunu söylemek abartı olmayacaktır.
Sonuç
Sonuç olarak, kadının bu kadar baskılandığı gerek gelenekselin gerekse modern olanın içinde farklı yüzlerle sarıldığı bu sistematik düzlemde özneleşme olgusunun toplumsal alandan yalıtılmış birey eksenli bir mücadele hattına hapsolması pek de mümkün değildir. Kadınların bu kuşatılmışlığı aşma hamleleri tek tek bireylerin pratiklerinden öte toplumsal bir uğrakta anlama kavuşmaktadır. Kadınlar beden ve cinsellikleri üzerindeki baskılara, erkekliğin haz kurgusuna karşı koyarken bunu kendi deneyimlerini paylaşarak, birlikte ses yükselterek bireyselin ardına bakarak yaparlar. Dolayısıyla cinselliğin bir özneleşme mekanına dönüşmesi kolektif bilinç yükselişinin politik bir sonucudur. Bu açıdan kadınların cinsel eylemleri Touraine’in belirttiği üzere bir özneleşme süreci olsa da, onun bireyci perspektifini de aşan toplumsal bir harekete karşılık gelir. Bu kapsamda kadınların arzularını duyabilmesi her kavşakta karşılaştığımız, sesini duyduğumuz erkek hegemonyanın susturulmasına yönelik toplumsal ve politik bir karşı koyuş hattıdır.
Kaynaklar
Beauvoir, S. de. (2019). İkinci Cinsiyet I. Cilt: Olgular ve Efsaneler (G. Savran, Çev.). Koç Üniversitesi Yayınları
Butler, J (2014). Cinsiyet Belası (B. Ertür, Çev.). Metis Yayınları
Touraine, A (2007). Kadınların Dünyası (M. Morali, Çev.). Kırmızı Yayınları








