Kadınların kazanılmış haklarına yönelik her müdahale çoğu zaman bir hak kaybı olarak değil; makul, teknik ve hatta adil bir düzenleme olarak sunulur. Oysa kadınların yaşamına yakından bakıldığında görünen şey, eşitsizliğin sonuçlarına katlanma yükünün tekrar ve tekrar kadınlara bırakılmasıdır.

Brita Granstorm

Anayasa Mahkemesi’nin yoksulluğa düşen tarafa süresiz nafaka bağlanmasına ilişkin iptal kararı ve aile arabuluculuğu tartışması aynı projenin iki yüzü. Proje net: Kadınların boşanmasını zorlaştırmak. Ev içine hapsetmek. Kadınlar boşanmaya cesaret ettiğinde ise, kadına yönelik sosyal ve ekonomik eşitsizliği derinleştirmek. Peki neden?

Asgari ücretin açlık sınırının altında olduğu bir denklemde eve giren gelir daraldıkça, kadının ücretsiz bakım ve ev içi emeği iktidar için sığınak görevi görür. Kadının evde kalmaya devam etmesi, pazarları didik didik ederek en ucuz gıdayı bulması, devletin kamu politikasına dahil etmediği çocuk ve yaşlı üzerindeki bakım emeğini yoğunlaştırması, kesintisiz biçimde ev içindeki varlığını sürdürmesi beklenir. Neredeyse her zaman, erkek devlet pratiğinin kadınlar üzerindeki kıskacı neoliberal ekonomi pratiği ile koşut gider. Devlet sağlık, barınma, güvenli gıdaya erişim, eğitim gibi temel haklar yönünden pozitif yükümlüklerini ihlal ettikçe, kadının varlığı ve emeğini herkes üzerinde bir telafi mekanizması gibi işletir. Kadın emeği sonsuzmuşcasına kurgulanır. Kadının eğitimden uzaklaştırılması, istihdama dahil edilmemesi, ekonomik ve sosyal bağımsızlığını sistematik biçimde sınırlandırılacak düzenlemelere girişilmesi de aynı kurgunun parçası. Kadın biyolojik olarak üretir, kadın emek gücünü yeniden üretir, kadın hem bakım hem de duygusal emeği ile emek gücünün devamlılığını sağlar. Yani kadın toplumun ta kendisini üretir. Fakat devlet için kadınlar, toplumun dışında hizalandırılır. Toplumsal yeniden üretim yükünün nasıl ve ne ölçüde üstlendiğine ilişkin veriler de, bu tabloyu açık bir biçimde ortaya koyuyor.

Bugün Türkiye’de ev içi emeğin, gayri safi milli hasılanın en az %25’ini oluşturduğunu biliyoruz (1). TÜİK tarafından ise en son 2014-2015 yıllarına ait zaman kullanım verileri yayınlandı (2). Verilerde kadınların ev işlerine erkeklerden 5 kat daha fazla zaman ayırdığı görülüyor. Araştırmaya göre kadınlar günde ortalama 4 saat 35 dakikalarını hane bakımına ayırırken, erkekler sadece 53 dakikalarını hane ve bakım hizmetlerine ayırmaktadır. Daha geniş bir çerçevede ILO’nun araştırmasına göre, dünya genelinde ücretsiz bakım işlerinin %76,2’si kadınlar tarafından gerçekleştirilmektedir (3). Tüm bunlarsa veri olmanın ötesinde, bir sistemin işleyiş mantığını ifade ediyor: Patriyarkal kapitalizm. Dünya kadınların ücretsiz emeğiyle dönüyor derken ne abartıyor ne de şaka yapıyoruz.

Bu bakışla, evlilik süresince kadını ekonomik ve sosyal olarak bağımlı hale getiren koşullar tartışılmadan, emeğin ücretlendirmesi ya da müşterekleşmesine ilişkin hiçbir kamu politikası işletilmeden, kadının ‘ne yiyecek bu çocuk’ kaygısını bir öğün için azaltan yemeğe dahi göz dikerek yapılan her yasal düzenleme, kadın yaşamı üzerindeki tahakkümü tekrar tahkim etmek dışında hiçbir anlam taşımıyor. “Yasalara dokunma, uygula” derken kast ettiğimiz tam olarak bu.

Aile arabuluculuğuna yönelik söylemlerde de kadın ve erkeğin bir müzakerede iki taraf olarak adil sonuçlar alabileceğinin iddia edildiğini görüyoruz. Kadınlar boşanma aşamasında yani çekişmeli bir yargı pratiği içinde dahi canları pahasına bilfiil mücadele ederken bunu iddia etmek; aynı zamanda kadın ve erkeğin evlilik içinde eşit koşullar altında olduğunu varsaymak demek. Kadınların yıllarca iş gücüne katılmamasını, katılsa dahi kayıt dışı işlerde güvencesiz biçimde çalıştırılmasını, hem duygusal emeğini hem de bakım emeğini sonsuzca ev içine yoğunlaştırmasını bir doğa durumu olarak kabul etmek demek. Fakat yönümüzü ekonomik koşulların dışına çevirdiğimizde de; kadınların en çok nerede ve kim tarafından öldürüldüğüne bakılırsa koşulların eşit olduğunu söylemek mümkün değil. İktidarın aile yılı ilan ettiği 2025 yılında 294 kadın öldürüldü. 104 kadın evli olduğu erkek tarafından, %61’i ise kendi evlerinde öldürüldü (4). Bu bağlamda, iktidarın taraflar arasındaki pazarlık gücünde yalnızca evlilik içindeki yapısal eşitsizlikleri değil, kadın yaşamının kendisini de denklemin dışına ittiği su götürmez bir gerçek. Öyle ki, kadınların şiddetin her türlü biçiminin baskısı altında erkeklerle müzakere ederek adil sonuçlar alabileceği fikri yasalaştırılmak isteniyor. Amaçsa açık: Kadını kazanılmış haklarından vazgeçmeye zorlayarak yaşamını bağımlılık ilişkisi içinde sürdürmesini sağlamak.

AYM’nin yoksulluk nafakasına ilişkin iptal kararı ise, aynı projenin bir diğer yüzü. Önce evlilik içinde yoksullaşan, sistematik olarak emeği sömürülen, güçsüzleştirilen tarafın kadın olduğu çabucak içselleştirilerek nafaka alacaklısı kadınların kazanılmış haklarına saldırıldı. Sonra da, erkeklerin mutlak ve değiştirilemez bir yükümlülük gibi nafaka ödediği dolaşıma sokuldu. AYM kararının da bu süreçte dolaşıma giren fikirlerden azade olmadığı, evlilik süresince biriken ve boşanma sonrasında görünür hale gelen yapısal eşitsizliklerin sonuçlarını göz önünde bulundurmadığı açık. Çünkü yoksulluk nafakasını yalnızca boşanma anındaki mali duruma indirgemek, boşanma gerçekleştiğinde ortaya çıkan eşitsizliği de yalnızca o günkü gelir farkından ibaret görmektir. AYM, erkekler evlilik boyunca hem sosyal hem de ücretli emek gücü olarak toplumda kesintisiz bir şekilde varlık gösterirken kadınlar için niçin tersinin geçerli olduğunu, neden evliliğin kadınları yoksullaştırdığını tartıştı mı? Hayır. Bu gerçek ile yüzleşmeden, nafakaya ilişkin yapılan kanuni düzenlemelerin hiçbiri biçimsel eşitlik iddiasının ötesine geçemez. Boşanma sonrasında kadın ve erkeği şekli bir eşitlik düzleminde ele almak ise, toplumsal eşitlik sağlanmadığı sürece pratikte karşılık bulamaz. Eşitlik özellikle kadınlar için normatif düzeyde değil, toplumsal ve ekonomik koşulların fiilen eşitlenmesi, buna yönelik politikalar geliştirilmesi ile mümkün olabilir. Biçimsel eşitlik iddiasında bulunan her karar ise, kadınlar için mevcut eşitsizliği yeniden üreten bir mekanizma olarak işlemeye devam eder. AYM kararı için de bu durum söz konusu. Kadınlar istihdamda yer almadığı, eğitimden mahrum bırakıldığı, bakım yükünü tek başına üstlendiği, ev içlerinde erkek şiddetine maruz kaldığı bir tabloda mevcut nafaka miktarlarının yaşamdan kopukluğu ile mücadele ederken; bu miktarların süresine yönelik düzenleme yapmak kadının insan haklarına, hayatta ve ayakta kalma olasılığına doğrudan saldırmaktır.

Üstelik ortada hayat boyu ve kati suretle ödenen bir nafaka da yoktur. Kanunda yoksulluk nafakası için “süresiz olarak” ibaresinin kullanılması, nafakanın kaldırılması ya da azaltılmasına ilişkin durumların ne zaman gerçekleşeceğinin bilinmesinin yaşamın olağan akışı içinde mümkün olmamasından dolayıdır. Yoksulluk nafakasını düzenleyen madde sonrasında, nafakanın hangi koşullarda kaldırılabileceği ya da azaltılabileceği de düzenlenir. Bunların ne zaman gerçekleşeceği önceden tahmin edilemeyeceğinden “süresiz” yazar ama aynı zamanda sürenin sınırı da belirli koşullarla ifade edilmiş olur. Dolayısıyla gerçekte olan kadının toplumsal cinsiyet eşitsizliği sebebiyle en temel hakları ihlal edilerek geçirdiği yıllar, mahkemede nafaka diye hükmedilen üç kuruş ve bu tutarları almak için verilen bir ton mücadeledir. Bu yüzden yoksulluk nafakası mevcut haliyle dahi; kadınların yaşamları üzerinde ancak kısmi bir telafi mekanizması işlevi görebilir. Kısmi karakteri yalnızca hukuki bir sınırlılığı değil, toplumsal eşitsizliğin hayatın içine nasıl yerleştiğini de gösterir.

Eşitsizlikse kadınlar için fazlasıyla gürültülü fakat devletin tüm kurumları ve bürokrasisi ile ev içlerinden başlayarak sessizce genişlettiği bir yapı. Tam da bu nedenle, kadınların kazanılmış haklarına yönelik her müdahale çoğu zaman bir hak kaybı olarak değil; makul, teknik ve hatta adil bir düzenleme olarak sunulur. Oysa kadınların yaşamına yakından bakıldığında görünen şey, eşitsizliğin sonuçlarına katlanma yükünün tekrar ve tekrar kadınlara bırakılması. Belki de meselenin en çarpıcı tarafı burada: Kadınlardan önce eşitsizliğin yarattığı bedelleri taşımaları, sonra da bu bedelleri biraz olsun hafifleten mekanizmalardan vazgeçmeleri isteniyor. Çünkü kadınların özgürleşmesi yalnızca bir hak talebi değil; eşitsizliğin kendisini mümkün kılan zeminin de sarsılması anlamına geliyor. Bu zeminin altında kadına yönelik emek sömürüsü, şiddet, kadın yoksulluğu birikiyor. Ve bireysel ya da tesadüfi bir mağduriyet alanı değil; kadınların yaşamı pahasına sürdürülen kolektif bir dayatma olarak işliyor. Düzen kendi yapısal krizlerini kadınların üzerine boca ederken; geride taşınması imkansız bir toplumsal yük kalıyor. Korkulan şeyse açık: Kadınlar artık bu enkazı taşımayı reddediyor.

Kaynaklar

1-Memiş, E., & Kızılırmak, B. (2012). İktisadi analizde zaman cetvellerinin kullanılması: 2006 Türkiye Zaman Kullanım Anket Verisi Üzerine Bir Değerlendirme. Mülkiye Dergisi, 36(4), 127-145.

https://dergipark.org.tr/en/pub/mulkiye/article/10

2-Türkiye İstatistik Kurumu. (2014-2015). Zaman kullanımı araştırması mikro veri seti kılavuzu.

https://www.tuik.gov.tr/media/microdata/pdf/zaman-kullanimi-arastirmasi.pdf

3-International Labour Organization. (2018). Care work and care jobs for the future of decent work.

https://www.ilo.org/sites/default/files/wcmsp5/groups/public/@dgreports/@dcomm/@publ/documents/publication/wcms_633166.pdf

4-https://kadincinayetlerinidurduracagiz.net/veriler/3162/2025-yili-kadin-cinayetleri-ve-supheli-kadin-olumleri-veri-raporu

Bir cevap yazın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.