Pandemi dönemi, hepimiz evlerdeyiz. Yalnızız. İşte tam da öyle bir yerde, gücü hissetmek ve çoğalmak için 12 yaşımdan beri içimde taşıdığım o merakın peşine düştüm.

Geçenlerde seyirci olarak bir duruşmaya katıldım, kadın bir arkadaşın taciz davasıyla ilgili. Arkadaşım olayı tarif ederken “erekte oldu” cümlesi geçti. İkimizin dışında salonda kadın olmadığından mıdır bilinmez (!), erekte kelimesi, kayda geçerken oldu mu size ‘bel altı/uygunsuz davranış’. Kısacası penis bile diyemeden, elbette failin cezalandırılmadığı bir sonuçla oradan ayrıldık.
O salonda kelimelerin nasıl budandığını izlerken, kendi kelimelerimi ne zaman ve nasıl kazandığımı düşündüm. Kendinizi bir cinsiyet kimliğiyle tanımlamaya başladığınızda kaç yaşındaydınız? Sanırım ben, 12 falan. Ergenlik dönemi, klasik. O zamandan beri cinsel organlar yani memeler ve vajina -vajina değil de vulva olarak isimlendirmem çok geç zamana tekabül eder-, romantik ilişkilerdeki çekim, arzu etmek/edilmek dolayısıyla cinsel var oluşum üzerine düşünüyorum. Bu düşünme hali kolektif mücadelede de elbette ki sürüyor. Ama merakım beni şu soruyla buluşturdu: Acaba biz kadınlar iktidar ve araçlarının üzerine konuşmaktan imtina ettiği cinselliği nasıl tanımlıyordu?
Pandemi dönemi, hepimiz evlerdeyiz. Yalnızız. İşte tam da öyle bir yerde, gücü hissetmek ve çoğalmak için 12 yaşımdan beri içimde taşıdığım o merakın peşine düştüm. Kadınlara- cinsiyet kimliği kadın olanlara- cinselliklerini nasıl anlamlandırdıklarını soracak, bunu temsil eden bir fotoğraf çekmelerini isteyecek ve hatta bu fotoğrafa bir de öykü yazmalarını talep edecektim. Her yerden, her deneyimden kadının sesini duymayı hayal ederek yola çıkmıştım. Ve yaklaşık 200 kadına ulaştım.
Ataerkiyi taşıyan zihnim, kadınlar arasına çekilen o keskin sınırların araştırma sonuçlarına da yansıyacağını öngörmüştü. Ancak gördüm ki Türkiye’de yaşayan kadınların cinsellik tanımları benzer bir zeminde buluşuyordu. Nasıl mı? Kadınlar, sıklıkla doğa ve insan bedeni fotoğrafları çekmişti. Belki de bu bir tesadüf değil. Kadınlar, tıpkı kendileri gibi erkek egemenliği tarafından hırpalanan, kontrol edilmeye ve sınırlandırılmaya çalışılan doğayla sessiz bir ortaklık, derin bir sempati kuruyordu. Yazdıkları hikayeler de öyle. Aidiyet, aşk, coşku, güven, mutluluk, sevgi, şefkat, tutku, umut, zevk, bütünleşmek, uyum, arzulamak, cinsel uyarılma, gevşeme, orgazm, temas, haz, ilgi, mastürbasyon, teslimiyet, yakınlık temaları odaktaydı. Bunların dışında kalan hikayelerden biri şöyle diyordu:
“Lavanta bahçeleri görülmeye değer yerler olmuştur. İnsanlar orada gidip fotoğraf çektirmeyi isterler. Arzulanan ve her yerde bulunmayan bir bahçedir lavanta bahçesi. Cinsellik de arzulanan ama herkesle yaşanabilmesi mümkün olmayan, tıpkı lavantanın kokusu gibi aradan zaman geçse de hatırda kalacak bir deneyimdir. Fotoğrafta bir kadın lavantaları tutuyor. Buna cinselliğini elinde tutuyor da diyebiliriz.
Eylem ya da eylemsizlik kararı kendine ait. Bu fotoğrafı çektim çünkü cinselliğimi bir tabu olarak değil, varoluşumun bir parçası kadar doğal yaşıyorum. Mis kokulu lavantalar gibi bana haz veriyor. Bunları yazarken çok düşündüm çünkü daha önce hiç cinselliğimi bir şeye benzetme ihtiyacı duymamıştım. Bence her kadına cinsel organları ve cinsel varoluşu tanıtılmalı, bunu ilk cinsel ilişki ile öğrenmek yerine kendine olan yabancılığını yıkmalı.” (27 yaş, yüksek lisans mezunu kadın)
Araştırmanın verilerine daha yakından baktığımda, cinselliğini ‘özgürlük’ veya ‘varoluş/kendini keşif’ olarak tanımlayanlar yalnızca lisans ve üzeri mezuniyeti olan kadınlardı. Arzumuzu özgürlükle tanımlayabilmek için bile belli bir eğitim süzgecinden geçmemiz mi gerekiyordu, belki de (!).
İşte bu arayışın ortasından bir diğer hikaye:
“Cinselliğin gizli ve özel olduğunu görüyorum. Fotoğrafta yaşanması gerekenler yaşanıyor fakat uygun ortamda uygun kişi ile yaşanıyor. Bu, benim kişiliğimi anlatan bir fotoğraf; ben her şeyi içimde yaşayan biriyim. Ve tabi zamanında da cinsellik bize ayıp olarak öğretildiği için cinselliği de her türlü duyguyla kendi içimde yaşarım. Bunu oluşturan kimi zaman aile kimi zaman çevredir. Bunları yazarken çekingenlik ve utanma yaşıyorum. Konuyla ilgili bir şey yapılması gerektiğini düşünmüyorum. Çünkü bana göre normali bu.” (46 yaş, lise mezunu kadın)
İşin özü ergenliğimden bu yana geçen yirmi yılda ne olup bittiğini anlamaya dair ilgim ve merakım sürüyor. Ama adliye koridorlarında ama akademik alanda ama seans odasında. Bu süreçte emin olduğum bir şey var ki o da dayanışmanın, kolektifin içinde bu soruların cevaplarının bir bilgi, bir öğreti olarak değil de bir varoluş, bir deneyim olarak yansıdığı. Bir kişiyle ne değişir ki, diyen seslere inat o “bir” kişileri bulmak ve umudu birlikte üretmek ümidiyle.








