28. Kadın Sığınakları ve Da(ya)nışma Merkezleri Kurultayı İstanbul’da 400’e yakın kadının katılımıyla Kasım 2025’te düzenlendi. Bu seneki kurultay gündemi “Türkiye’de sosyal hizmetin eksikliğinde erkek şiddetiyle mücadele etmek: Feminist yöntemin gücü ve imkanları” başlığıyla duyuruldu. Kurultay’ın ilk oturumunda sunum yapan, yıllardır erkek şiddeti ve önleyici mücadele üzerine çalışan sosyolog Prof. Songül Sallan Gül’e sunumu ertesi Çatlak Zemin’de yıllardır alanda biriktirdiği deneyimlerini dinlemek üzere sorular yönelttik. Paylaşıyoruz.

ŞÖNİM’ler 2012’de kurulduğunda siz de görüşlerinizi hükümet ile paylaşmıştınız. Uyarılarınız veya öngörüleriniz nelerdi?
2012 yılı öncesinde şiddete uğrayan kadınlar; sığınak sürecinde polis, jandarma ve sosyal hizmetler il müdürlüklerinde yaşadıklarını sürekli anlatmak zorunda kalıyorlardı ve travmaları tekrarlanıyordu. Ayrıca şiddetle mücadelede rol oynayan kurumlar arasında koordinasyon sorunu da söz konusuydu ve bizler bu sorunları dile getirip, yeni bir koordinasyon yapısının kurulması gerektiğini söylüyorduk. Bu konuda uluslararası kuruluşlar ve ilgili bakanlığın düzenlediği bir toplantıya ben de konu üzerinde yıllardır çalışan ve sahada olan bir akademisyen olarak katıldım. Böyle bir yapının (ŞÖNİM) gerekli olmakla birlikte sosyal hizmet il müdürlükleri bünyesinde olmasının bu alanda çalışan sosyal çalışmacılar için ek yük getireceğine ve sürecin sağlıklı işlemeyeceğine ilişkin görüşlerimi dile getirdim. Ama sonuçta il müdürlükleri bünyesinde bir ŞÖNİM yapısı oluşturuldu ve sivil toplum, özellikle bağımsız kuruluşlar ve feminist örgütler, büyük ölçüde süreçten dışlandı. Bugün Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı dışında sığınağı olan sivil toplum örgütü de yok maalesef…
Bugünün şiddetle mücadele mekanizmalarına baktığınızda, ŞÖNİM’lerin geldiği noktayı nasıl değerlendirirsiniz?
ŞÖNİM’lerin kurulması bir ihtiyaca yanıt anlamında olumlu karşılanmıştı. Ancak kadınların güvenliğini sağlama ve aileyi koruma vurgusu daha fazla öne çıkmaya başladı. Kadınları güçlendirme hedefinden de giderek uzaklaşılmakta. Bu nedenle ŞÖNİM’lerin yeniden yapılandırılması gerekli. Sadece ŞÖNİM’ler değil, şiddetle mücadelede kamusal hizmet veren tüm kuruluşlar yapılandırılmalı. Bugünkü yapısıyla ŞÖNİM’ler, bağımsız bir kadın kurumu olmaktan çok, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın bürokratik bir uzantısı olup, idari kontrol ve uyum mekanizması olarak işlev görmekte. ŞÖNİM’lerde uygulanan, belirli standart hizmetlerin sunumuna dayalı, koruyucu ve tedbirci model önemli olmakla birlikte yeterli değil; bunun yerine acil müdahale edebilen, tedbir takibi yaparak kadınların korunmasına yönelik önlemleri 6284 sayılı Kanun kapsamında daha işlevsel takip edebilen bir sistem uygulanmalı. Yine ŞÖNİM’lerin sosyal hizmet politikalarının da gözden geçirilmesi gerek. Kadınların güvenliği kadar, özerkliği sorunu da önemlidir. ŞÖNİM’lerin yeniden kadınların özerkliği, güvenliği ve güçlenmesi ekseninde yapılandırılması gerekir.
Kamu kurumları ve çalışanları büyük çoğunlukla kadına yönelik şiddeti bireysel nedenlere bağlamakta. Şiddetin sebebini failin madde kullanmasında, işsizlik ya da yoksulluğunda görmenin yanı sıra şiddete uğrayan kadınların biyolojik cinsiyetlerine uygun rollerindeki ihmal ve eksikliklerinde arayarak mağduru suçlama ve aileyi koruma eğilimindeler. Oysa kadına yönelik şiddet bireysel bir sorun değildir, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinden doğan sistematik bir şiddettir. Bu nedenle ŞÖNİM ve sığınmaevleri çalışanlarının acilen toplumsal cinsiyet eşitliği farkındalık ve kadının insan hakları eğitimlerini almaları sağlanmalı.
Şiddetle mücadelede bir destek mekanizması olarak sığınakları ve sığınakta yürütülen çalışmaları nasıl görüyorsunuz?
Sığınaklar kadına yönelik şiddetle mücadelenin en temel, tarihsel olarak da en politik araçlarından biridir. Kadınların yaşam hakkını koruyan, güvenli alan sağlayan ve kadınların özerkliğini güçlendiren en temel mekanizmalardan biri olmalıdır.
Sığınaklar yalnızca fiziksel bir barınma alanı değil, aynı zamanda kadınların şiddet döngüsünden çıkmasını, dayanışma kurmasını ve güçlenmesini sağlayan politik mekânlardır. Bu nedenle sığınaklarda yürütülen çalışmaların merkezinde kadınların kendi hayatlarına yeniden sahip çıkma süreçleri vardır. Danışmanlık, psikososyal destek, hukuki yardım ve mesleki eğitim hizmetleri, feminist ilkeler doğrultusunda kadının “kurtarılacak bir mağdur” değil, özgürleşecek bir özne olarak görülmesine dayanır. Ancak Türkiye’de sığınmaevleri ve konukevleri bağlamında hizmet sunumu geleneksel sosyal hizmet anlayışına dayalı. Özel ihtisaslaşma ise güvenlik ve risk odaklı yapılandırılmakta. Çalışan personelin uzman niteliği ise mesleki uzmanlık bağlamında düşünülüyor, şiddete mücadelenin gerektirdiği ihtisaslaşma gündeme dahi getiril(e)miyor.
Benzer biçimde, sığınaklar niteliksel boyuttan çok, sayısal artışlarla gündeme getiriliyor. 2000’lerden sonra yerel yönetimler ve devlet sığınaklarının sayısı ve sığınaklara erişim arttı. 2025 yılında sığınak (sığınmaevi-konukevi) sayısı 149’a ulaşmış. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’na bağlı 111 kadın konukevi, 34 belediye kadın sığınmaevi, ve 1 adet de bağımsız sığınak (Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı’nın sığınağı) var. Ayrıca 3 adet de İçişleri Bakanlığı’na bağlı göçmen kadınlar için sığınmaevi var. Yerel yönetimlerin ise her 100 bin nüfusa bir sığınak açması gerek. Bu kapsamda Türkiye genelinde 251 sığınak olması gerekirken, sayı 34’te kalmış durumda. Bunların da büyük çoğunluğunda yerel yönetim sığınmaevlerinin binalarını yapıyor, alt yapı hizmetlerini sağlıyor ama işin yönetimi ve süreci il aile ve sosyal hizmet müdürlüklerince yürütülüyor.
Merkezi hükümetin ve yerel yönetimlerin mevcut sığınaklarının büyük çoğunluğu, kapasite ve nitelik açısından oldukça yetersiz. Devlet sığınaklarında uygulanan bürokratik süreçler ve gizlilik kısıtlamaları nedeniyle kadınların özerklikleri ve güçlenmeleri oldukça sınırlı kalabiliyor. Ayrıca LGBTİ+’lar, göçmen kadınlar ve engelli kadınların sığınaklara erişiminde ciddi sorunlar söz konusu. Yine var olan biçimiyle sığınaklara sivil toplumun erişimi ve katkıları çok da mümkün görünmüyor. Ayrıca kadınların şiddet sonrası bağımsız yaşam kurabilme, çocuk bakımı ve gelir elde etme araçları da sığınak yönetimlerinin kişisel çabalarına bağlı görünüyor. Temelde sığınaklar, sadece bir “sığınma” alanı değil, kadınların güçlenme, dayanışma ve patriyarkal ilişkilerden özgürleşme süreçlerinin mekânı olmalıdır. Ancak bu işlevin sürdürülebilmesi, sığınakların feminist ilkelerle yönetilmesine bağlı. Kadın örgütleriyle işbirliği içinde çalışmaları ve devletin kontrolünden bağımsız politik alanlar olarak güçlendirilmeleri gerekiyor.
Bakanlığın gündeminde sığınaklarda ihtisaslaşma olduğunu biliyoruz. Bunun için ülke ziyaretleri yapılıyor. Türkiye’de halihazırda ihtisaslaşmış sığınaklar var. Şiddetle mücadele politikalarını düşündüğümüzde ihtisaslaşmayı nasıl değerlendirirsiniz, sizce nasıl sonuçları olacak?
Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, 2020 yılından beri kendi yönetimindeki kadın konukevleri ve sığınma evlerinde ihtisaslaşmaya gitti. Şiddet risk yönetimi ve ortaya çıkan pratik sorunları çözmeye odaklı bir ihtisaslaşma söz konusu şu anda; can güvenliği sorunu (yüksek/düşük), akıl-ruh sağlığı sorunu, 12 yaş ve üstü erkek çocukların durumu, barınma sorunu ve göçmen kadın olma ekseninde kadın sığınmaevleri ihtisaslaştırılmakta. Bu yaklaşım kadınların farklı kesimlerinin özgül ihtiyaçlarının görünür kılınması açısından olumlu değerlendirilebilir. Ancak engelli veya LBTİ+ kadınların özgül sorunları ne olacak sorusuna yanıt vermiyor bu ihtisaslaşma ve yeni ayrımcılık biçimlerine (örneğin LBTİ+ kadınların özel kategoriye hapsedilmesi gibi) dönüşürse, şiddetle mücadele politikalarında birleştirici değil ayrıştırıcı olacaktır.
Yine bu ihtisaslaşma yaklaşımı kadınların ortak politik deneyimini parçalayarak şiddetin yapısal doğasını görünmez kılabilme potansiyeline de sahip. Kadınların farklı kategorilere ayrılmasının, devletin şiddeti bireysel bir “risk yönetimi” meselesine indirgeyici yaklaşımını daha da güçlendirme potansiyeli var—yani şiddeti patriyarkal, sınıfsal ve ekonomik bağlamından kopararak teknokratik bir hizmet modeline indirgeme potansiyeli. Benzer biçimde bu yaklaşımla gerçekleştirilecek bir ihtisaslaşma şiddet olgusunun parçalanmasına, kadın dayanışmasının zayıflamasına ve patriyarkal denetimin yeniden üretilmesine yol açabilir. Yine ihtisaslaşmanın devlet eliyle yürütülmesi, sığınaklarda kalan kadınların güçlenmesinden çok kontrol altına alınmasına da yol açabilir. Var olan yapı, zaten halihazırda muhafazakar ve aileci politikalar nedeniyle kadın örgütlerinin aktif katılımını ve şiddet görmüş olan, sığınaklarda kalan kadınların özerkliğini dışlama eğiliminde.
Oysa sığınaklarda ihtisaslaşma, kesişen eşitsizlikleri tanıma bakımından önemli bir fırsattır. Ama bugün uygulandığı haliyle, kadın dayanışmasını parçalama ve şiddetin politik niteliğini zayıflatma bakımından riskli bir yönelim görüyoruz. Bu sürecin olumlu sonuçlar doğurması için kadın örgütleriyle ve konunun uzmanlarıyla ortak yönetilmesi; özerklik, güçlenme, dayanışmayı merkeze alması ve her türlü teknik uzmanlaşmanın politik farkındalıkla yürütülmesi gerekir.
2014’te Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri ile yapılan kapsamlı şiddet araştırmasının ardından ilk defa bu sene hükümet Marmara Üniversitesi’ne devrederek yeni bir araştırmaya başlamıştı. Geçtiğimiz günlerde bu araştırmadan bir kesit açıklandı. Henüz araştırmanın bütününü göremesek de ilk elden yorumlarınız neler olur? Türkiye’de şiddetin varlığı ve nasıl mücadele edileceği ile ilgili bu araştırmadan neler çıkarabiliriz?
Türkiye’de kadına yönelik şiddet konusunda yapılan en kapsamlı saha araştırması, Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü tarafından 2014 yılında yürütülmüştü. Evlenmiş kadınların yaşamlarının herhangi bir döneminde eşi veya birlikte olduğu erkekten fiziksel şiddet görme oranı %36, cinsel şiddet oranı %12, ekonomik şiddet oranı %30 ve duygusal şiddet oranı %44 olarak açıklanmıştı (Hacettepe Nüfus Etütleri Enstitüsü, 2014).
Yaklaşık on yıl sonra Marmara Üniversitesi ve Türkiye İstatistik Kurumu işbirliğiyle yürütülen yeni araştırmanın sonuçları henüz tam olarak açıklanmadı. Bulguların açıklanan kısmına göre ise, 15–59 yaş arası kadınlar arasında yaşam boyu fiziksel şiddet oranı %12,8, psikolojik şiddet oranı %28,2 ve ekonomik şiddet oranı %18,3 (TÜİK & Marmara Üniversitesi, 2024). Bu veriler, ilk bakışta şiddet oranlarında ciddi bir azalma var izlenimi veriyor. Ancak iki araştırmanın örneklem kapsamı, soru formu ve şiddet tanımları arasındaki farklar, bu azalmayı doğrudan toplumsal bir iyileşme olarak yorumlamayı güçleştiriyor. Örneğin, Hacettepe çalışması yalnızca en az bir kez evlenmiş kadınları kapsarken, Marmara/TÜİK araştırması tüm kadınları içermekte; bu da karşılaştırılabilirliği sınırlıyor (Hacettepe Nüfus Etütleri Enstitüsü, 2014, s.16–21).
Şiddet verilerindeki bu farklılık yalnızca istatistiksel bir mesele değil, aynı zamanda metodolojik ve politik bir sorun da. Veri toplama sürecinde kullanılan tanımlar, kadınların şiddeti tanımlama ve beyan etme biçimlerini; örneklemin niteliğiyse araştırma sonuçlarını da belirler. Marmara/TÜİK 2024 araştırmasının dijital şiddet ve ısrarlı takip gibi yeni şiddet biçimlerini kapsaması olumlu bir gelişme olsa da, şiddetin yapısal nedenlerine ve patriyarkal iktidar ilişkilerine dair analizlerin rapor dışı bırakılması önemli bir boşluğa işaret ediyor. Türkiye’de kadına yönelik şiddetle mücadelede güvenilir, karşılaştırılabilir ve feminist perspektifle tasarlanmış veri üretiminin sürdürülmesi, mevcut politikaların etkinliğini değerlendirmek açısından kritik önem taşıyor. Şiddet olgusunun son araştırmayla politik olarak azalmış görünmesi ya da kadına yönelik şiddetin görünmezleştirilmesi, devletin şiddetle mücadelede başarılı olma söylemini güçlendiriyor. Ancak feminist perspektiften bakıldığında, araştırmanın ortaya koyar göründüğü kadına yönelik şiddet verilerindeki bu düşüş bir başarı göstergesi değil, bilakis kadınların maruz kaldığı yapısal şiddetin politik ve istatistiksel olarak örtülmesi biçiminde de okunabilir.

Şiddetle mücadele etmek ile veri tutmak arasındaki ilişki nedir?
Kadına yönelik şiddetle mücadelede verinin üretilmesi, paylaşılması ve yorumlanması sadece teknik değil, aynı zamanda politik bir meseledir. Temelde araştırmalar ve veriler şiddetle mücadele bağlamında sorunun büyüklüğünü görünür kılma, müdahale stratejilerini yönlendirme-izleme ve hesap verebilirliği destekleme açısından önemlidir.
Benzer biçimde şiddetle mücadele politikalarının etkinliği de şiddetin kapsamının, biçimlerinin ve değişim eğilimlerinin doğru biçimde tespit edilmesine bağlıdır. Dolayısıyla düzenli, şeffaf ve karşılaştırılabilir veri üretimi, devletin bu alandaki hesap verebilirliğinin ve geliştirilecek politikaların temel aracıdır. Yukarıda bahsedilen araştırmaların, aralarındaki tutarsızlıklar ve metodolojik farklar sebebiyle yarattığı şiddet oranlarının düşüş gösterdiği izlenimi, şiddet olgusunun görünürlüğünün azaltılması ve politika düzeyinde normalleştirilmesi riskini doğuruyor.
Türkiye örneğinde verilerin sınırlı yayımlanması, kurumlar arası farklılıkların açıklanmaması ve uzun dönemli karşılaştırma imkânlarının ortadan kaldırılması, şiddetle mücadelede kanıta dayalı politika üretiminin zayıfladığını gösteriyor. Veri tutmanın biçimi, şiddetle mücadele kapasitesinin hem teknik hem siyasal göstergesidir: Veri eksikliği ya da yetersizliği şiddetin azalması değil, görünmezleştirilmesinin bir yolu olarak da değerlendirilebilir.
Kasım 2025’te İstanbul’da düzenlenen Kadın Sığınakları ve Da(ya)nışma Merkezleri Kurultayı’nda yaptığınız sunumda, devletin yürüttüğü ve hepsi ŞÖNİM’e bağlı olan sığınakların sayısının belediyelerinkinin üç katı olmasına rağmen belediye sığınaklarında kalan kadın ve çocuk sayısının daha çok olduğunu belirttiniz. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?
Türkiye’de resmi verilere göre, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’na ve ilgili kurumlara ait kadın konukevlerinin sayısı 149; kapasitenin toplam yaklaşık 3.624 yatak düzeyinde olduğu ve ortalama %75 doluluk oranı olduğu belirtiliyor (Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, 2023). Sığınmaevlerinin sayısı ve kapasitesi bakımından mevcut durum, toplumsal cinsiyet temelli şiddetle mücadelede koruyucu mekanizmaların alt düzeyde kaldığını gösteriyor.
5393 Sayılı Belediye Kanunu ve ilgili genelgelere göre nüfusu 100 binin üzerinde olan belediyelerin kadın ve çocuklara yönelik konuk evi açma yükümlülüğü bulunmasına, buna göre bugün 251 konuk evi olması gerekmesine rağmen bu sayı bugün 34. 30 büyükşehir belediyesinin ise sadece 10’unun sığınmaevi var. Belediyelerde yaygın olan eril politik bakış, altyapı belediyeciliği ve yoksulluk yardımları odaklı sosyal hizmet anlayışının yanı sıra oy getirmeyen hizmet alanı ve siyasi bir risk olarak görülmesi gibi nedenlerle kadın sığınmaevleri açılmamakta. Sosyal belediyecilik yerine “hizmet belediyeciliği” veya “aile odaklı” yaklaşımlar öne çıktığında, sığınmaevleri kadınların bireysel özgürleşmesi yerine “aile bütünlüğünü tehdit eden” bir unsur olarak görülüyor. Bazı yerel yönetimler de yerel seçmen tepkisinden ve/veya dini muhafazakâr çevrelerin baskısından çekindikleri için sığınmaevi açma konusunda isteksiz davranıyor.
Merkezi bütçeden özel bir destek sağlanmadığı için, özellikle küçük belediyeler mali gerekçelerle de sığınmaevi açmamakta. Ayrıca kurumsal kapasite eksiklikleri, toplumsal cinsiyet perspektifinden yoksun yerel yönetim anlayışı ve yaptırım mekanizmalarının zayıflığı da kadınlara yönelik hizmetler konusunda isteksizliği perçinliyor. Her ne kadar İçişleri Bakanlığı ve Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı aracılığıyla belediyelere genelge ve yazılar gönderilmekte ve yükümlülükleri hatırlatılmakta ise de, belediyeler kadın sığınmaevleri konusunda sorumluluk almak istemiyor. Yine son yıllarda muhalefet belediyelerinin yaşadıkları politik ve finansal baskılar da sığınmaevi hizmetlerine yanaşmamalarına, ve açanların da yönetmek istememesine sebep olmakta.
Ancak şu da bir gerçek ki, belediyelere bağlı sığınak sayısı az olsa da, kapasite ve yararlanan kadın ve çocuk sayısı merkezi hükümetten fazladır. Belediye sığınamevlerinden 2022 yılında 4.059 kadın, 614 çocuk olmak üzere toplam 4.673 kişi yararlanmıştır. Ancak bu veriler, toplumsal cinsiyet temelli şiddetle mücadelede koruyucu mekanizmaların nicelikle sınırlı olduğunu gösteriyor; aynı zamanda doluluk oranlarının gerçek durumun altında gösterilmesi olasılığını da gündeme getiriyor. Doluluk oranının düşük bildirilmesi, ŞÖNİM’lerin ve diğer yönlendirme mekanizmalarının sığınmaevlerini tam kapasiteye doldurmaktansa, kadınları belediyelere veya diğer kurumlara yönlendirme uygulamalarıyla da açıklanabilir. Bu da ŞÖNİM’lerin yönlendirme işlevinin hem kadınların sığınma haklarına erişimini hem de şiddetle mücadele politikalarının şeffaflığını doğrudan etkileyen kritik bir mekanizma olduğunu ortaya koyuyor.
Sığınmaevlerinin doluluk oranının sınırlı tutulması, aynı zamanda merkezi yönetim açısından sığınmaevlerinin kapasitesinin yeterli olduğu izlenimi yaratıyor, verilen hizmetin yetersizliğini ise görünmez kılıyor. Bu da yalnızca koruyucu hizmetlerin sayısal yetersizliğini değil, aynı zamanda hizmetin yönetim ve görünürlük boyutundaki eksiklikleri de ortaya koyma bakımından düşündürücü.
Uzun yıllardır farklı farklı kurumlarla şiddetin önlenmesi üzerine görüşmeler yapıyorsunuz. Bugün sizce odaklanılması gereken en öncelikli alan hangisi? Bu açıdan uluslararası kurumların Türkiye ile ilişkisini (fonlar, istişareler, işbirlikleri, politikalar, yaptırımlar) nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türkiye’de kadına yönelik şiddetle mücadelenin önceliği yalnızca koruma ve barınmanın sağlanması, yani şiddet sonrası koruma mekanizmalarını güçlendirmek değil; şiddeti üreten toplumsal, ekonomik ve kültürel yapının dönüştürülmesi olmalıdır. Devletin mevcut politikaları, özellikle Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı bünyesindeki ŞÖNİM’ler, Alo 183 hattı, sığınmaevleri ve 6284 sayılı Kanun’un uygulanması önemli kurumsal araçlar sunmakta. Ancak araştırmalar ortaya koyuyor ki bu mekanizmaların çoğu tepkisel nitelikte, önleyici boyutları ise yetersiz. Araştırmalarım, saha deneyimlerim ve akademik yazın toplumsal cinsiyet eşitsizliğini besleyen kültürel normların, ekonomik bağımlılığın ve ataerkil aile yapısının şiddetin sürekliliğinde temel belirleyiciler olduğunu gösteriyor. Bu konuda kamunun yaklaşımıysa “koruma, rehabilite etme ve topluma (aileye) dönme” yönünde. Oysa şiddetle mücadeledeki en temel öncelik “kadınların korunması” değil, kadınların güçlenmesi olmalıdır.
Kadınların ekonomik bağımsızlığını güçlendiren sosyal politikalar geliştirilmeli, cinsiyet eşitliği eğitimi tüm eğitim kademelerine yerleştirilmeli ve erkek şiddetine yönelik zorunlu rehabilitasyon programları devlet politikalarının öncelikli alanı olmalıdır. Bu çerçevede uluslararası kuruluşların katkısı, bu dönüşüm sürecinde kritik önemdedir. Avrupa Birliği (AB), Birleşmiş Milletler Kadın Birimi (UN Women), Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu (UNFPA) ve Avrupa Konseyi gibi kurumlar, Türkiye’de hem fonlar hem de istişare mekanizmaları aracılığıyla şiddetle mücadele politikalarına destek vermektedir. Örneğin UN Women’ın “Kadınlara Yönelik Şiddetin Önlenmesi Ortak Programı” ve AB’nin “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği için Mali Yardım Programı”, ŞÖNİM’lerin kurumsal kapasitesinin artırılmasını ve veri tabanlarının geliştirilmesini hedefler. UNFPA ve UNICEF’in finansal destekleriyle yürütülen projeler ise erken yaşta evliliklerin ve ekonomik şiddetin azaltılmasına yöneliktir. Bununla birlikte, Avrupa Konseyi’nin İstanbul Sözleşmesi çerçevesinde yürüttüğü GREVIO değerlendirmeleri, Türkiye’nin 2021’de sözleşmeden çekilmesinin ardından uluslararası düzeyde önemli bir yaptırım ve itibar kaybına uğramıştır. Bu çerçevede, Türkiye’nin kadına yönelik şiddetle mücadelesinde önceliği, uluslararası standartlarla uyumlu, toplumsal cinsiyet eşitliğini temel alan kalıcı bir politika yaklaşımı olmalıdır.
Uluslararası kuruluşlar teknik uzmanlık, fon sağlama, uluslararası normları görünür kılma ve sivil toplumu destekleme konularında etkin aktörler olmakla birlikte feminist sivil toplumla ve yerel kadın örgütleriyle doğrudan işbirliği kuran, politika yapım sürecine kapsayıcı biçimde katılan aktörler olarak da konumlanmalıdırlar. Fonların ve yatırımların kısa vadeli proje döngülerine sıkışmaması, yerel düzeyde sürdürülebilir toplumsal dönüşüm yaratacak biçimde planlanması gereklidir. Uluslararası kuruluşların doğrudan yaptırım gücünün sınırlı olması, yerel siyasetin/ideolojinin müdahalelere karşı direnç göstermesi, ve finansmanın proje temelli olması, sürdürülebilir devlet kapasitesi oluşturmakta yetersiz kalmalarına neden olmaktadır. Bu nedenle hem Türkiye’nin kurumsal kapasitesi hem de kadın hareketinin politik etkinliği güçlendirilerek, şiddetin kaynağı olan ataerkil yapıya karşı uzun vadeli bir toplumsal direnç sağlanmasına yönelik savunuculuk çalışmaları yapılmalıdır.
Şiddete maruz kalan bir kadının sosyal hizmet mekanizmalarına erişiminin mevcut zorlu koşullarda nasıl desteklenebileceğini düşünüyorsunuz?
Şiddete maruz kalan bir kadının sosyal hizmet mekanizmalarına erişimi, dediğiniz gibi Türkiye’de mevcut koşullar altında oldukça güç. Nitekim şiddet gören kadınların sadece yüzde 11’i şiddet karşısında resmi kanallara başvurabiliyor. Araştırmalar, bilgi ve yönlendirme eksikliği, yoksulluk ve az istihdam, hizmetlerin sınırlı kapasitesi, kurumsal yaklaşımlardaki değişiklikler ve farklı sosyal kimliklerinden kaynaklanan katmanlı mağduriyetlerin, kadınların sosyal hizmetlere erişimini ciddi şekilde kısıtladığını gösteriyor. Özellikle kırsal bölgelerde, göçmen ya da etnik azınlık statüsündeki kadınlar, fiziksel ulaşım sorunları ve bürokratik engeller nedeniyle sığınmaevleri, ŞÖNİM ve Alo 183 hattı gibi mekanizmalardan yeterince faydalanamamakta. Bu durum, şiddeti yalnızca bireysel bir kriz olarak ele alan yaklaşımın yetersizliğini ortaya koyduğu gibi kadınların mağduriyetini de derinleştiriyor. Oysa Alo 183, 155 Polis İmdat ya da 112 Acil Yardım hattı yasal olarak müdahale yükümlülüğüne sahiptir. Bu nedenle bu hatlar hakkında kamuoyuna daha fazla bilgilendirme yapılması, bu konuda bağımsız kadın örgütleri ve yerel yönetimlerin kadın, aile ve sosyal hizmet bilgilerinin daha etkin kullanılmasının sağlanması ve dijital mecraların daha etkin kullanılması gerekir.
Var olan zorlukların aşılması için sosyal hizmet mekanizmaları çeşitli yollarla desteklenebilir. Öncelikle, kadınların hangi hizmetlere nasıl erişebileceğine dair bilgilendirme ve yönlendirme sistemleri güçlendirilmelidir; dijital platformlar, mobil uygulamalar, yerel kamu ofisleri ve sivil toplum merkezleri aracılığıyla çok kanallı rehberlik sağlanabilir.
Ayrıca, yerinde danışmanlık ve yönlendirme hizmetleri, mahalle bazlı sosyal hizmet çalışanları veya sivil toplum gönüllüleri aracılığıyla kadınların doğru hizmete hızlı erişimini kolaylaştırabilir. Sosyal hizmetlerin kapasitesi artırılmalı ve sadece geçici barınma sağlamak yerine, psikolojik, hukuki ve ekonomik destekleri koordine eden, kapsamlı hizmet modelleri uygulanmalıdır. Bu yaklaşım, kadınların bağımsız karar alabilmelerini ve şiddet ortamından kalıcı biçimde çıkabilmelerini destekler.
Yerel yönetimler ve sivil toplum örgütleri de bu sürecin önemli aktörleridir. Mahalle düzeyinde danışmanlık ofisleri ve kadın dayanışma merkezleri, kadınların hizmete erişimini fiziksel ve sosyal açıdan kolaylaştırabilir. Feminist örgütler, kadınların farklı kimliklerinden kaynaklanan ihtiyaçlarını gözeten kişiye özel destek planları geliştirebilir. Şiddetin bildirimi konusunda kadınlar cesaretlendirilebilir. Bu kapsamda her türlü tehdit içeren mesaj, yaralanma vesaire olaylara ilişkin raporların saklanması, fotoğraflanması, hastane raporu alınması gibi konularda kadınlar bilinçlendirilmelidir.
Uluslararası kuruluşlar ise fon, yatırım ve teknik destek sağlayarak kapasite artırımı, veri tabanı geliştirme ve personel eğitimi konularında katkıda bulunabilir. Bu desteklerin yerel kadın örgütleriyle işbirliği içinde yürütülmesi, kısa vadeli proje döngülerinin ötesine geçen uzun vadeli toplumsal dönüşüm hedeflenmelidir.
Bugün şiddeti önleme alanında çalışan kadın örgütlenmelerini düşündüğünüzde bütün bu değerlendirmeleriniz sonucunda neler söylemek istersiniz?
Sığınaklar kurultayında konuyu ele aldığımız düşünüldüğünde Türkiye’de kadına yönelik şiddetle mücadelede feminist örgütlenmeler, toplumsal dönüşümün hem öncüsü hem de güvence sağlayan aktörler olarak kritik bir rol oynamakta. Mevcut devlet politikaları, aileyi koruma odaklı yaklaşım ve kriz müdahalesi ile sınırlı kalıyor. Resmi mekanizmalar ise çoğu zaman yetersiz, bürokratik ve toplumsal cinsiyet bakışından uzak kalabiliyor. Bu boşluğu dolduran feminist örgütler, kadınların yalnız kalmasını önleyen hukuki, psikolojik ve yönlendirme desteği sunarken, kadınları yalnızca müdahale edilen bireyler değil, karar alabilen ve güçlenen özne olarak konumlandırır.
Şiddeti sürdürülebilir şekilde önleme, yalnızca kriz müdahalesi ile sınırlı kalmamalı, toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve ataerkil yapıyı dönüştürmeyi hedeflemelidir. Bu açıdan feminist örgütler, kadınların ekonomik ve sosyal bağımsızlığını artıracak, kolektif güçlenme ve dayanışma temelli programlar geliştiriyor. Kadın kooperatifleri, yerel üretim atölyeleri ve topluluk destekli projeler, bireysel başarı yerine kadınların birlikte güçlenmesini ve toplumsal risklerden korunmasını ön plana çıkarır. Bunun yanı sıra toplumsal farkındalık eğitimleri, erkeklere yönelik cinsiyet eşitliği programları ve yerel dayanışma ağları, şiddeti önlemede ve norm dönüşümünde önemli rol oynar. Bu nedenle devlet ve sivil toplum işbirliği, bu sürecin etkinliği açısından hayati. Feminist örgütler, devletin sunduğu hizmetleri eleştirel bir gözle izlerken, yerel ihtiyaçlara uygun işbirliği ve ortaklık modelleri geliştirerek hizmetlerin etkisini artırabilir. Bu işbirliği, özellikle kırsal, göçmen veya ekonomik olarak dezavantajlı kadınların sosyal hizmetlere erişimini kolaylaştırabilir. Ayrıca feminist örgütler, yalnızca hizmet sunmakla kalmayıp, politik savunuculuk ve farkındalık çalışmaları ile mevzuatın kadınların yaşam hakkını merkeze alan biçimde uygulanmasını talep eder; bu yönden yeni çalışmalarda öncü rolünü sürdürmeliler.
Türkiye’de şiddeti önleme alanında sadece feminist örgütler değil, feminist olmayan STK’lar, barolar ve diğer sivil toplum aktörleri de önemli ve kadınların korunması ve kriz müdahalesi gibi ortak hedefler üzerinden daha fazla işbirliği yapılabilir. Barolar hukuki danışmanlık, dava süreçleri ve adli kararların uygulanmasında destek sunarken, diğer STK’lar sosyal hizmet, sağlık ve eğitim alanlarında uzmanlıklarına destek vererek kadınların erişimini güçlendirebilirler. Ortak protokoller ve koordinasyon mekanizmaları, bilgi paylaşımı, vaka yönlendirme ve hizmet standardizasyonunu sağlar; feminist örgütler burada toplumsal cinsiyet perspektifini korurken, diğer aktörler lojistik ve uzmanlık desteği sunabilirler.
Sonuç olarak, Türkiye’de şiddeti önleme politikaları feminist örgütlerin deneyimi, devletin kapasitesi ve diğer sivil toplum aktörlerinin uzmanlığını koordine eden bir modelle yeniden düşünülmelidir. Kadınların öncelikle kendi yaşam alanlarında şiddetten korunması, bu olası değilse kriz anında korunmasının sağlanması, toplumsal ve yapısal dönüşümün desteklenmesi ve kolektif güçlenme ile dayanışmayı merkeze almak, şiddeti önlemede hem uygulanabilir hem de sürdürülebilir mekanizmalar üzerinde yapılandırılmalıdır. Bu çok aktörlü yaklaşım, yalnızca kadınların güvenliğini sağlamakla kalmaz, aynı zamanda toplumsal cinsiyet eşitliğini güçlendirecek ve şiddeti önleyici normların yerleşmesine katkı sağlayabilecektir.
Referanslar
Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü. (2014). Türkiye’de Kadına Yönelik Aile İçi Şiddet Araştırması: Özet Rapor; Hacettepe Üniversitesi Yayınları- Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı. (2014).
Türkiye’de Kadına Yönelik Aile İçi Şiddet Araştırması 2014. Ankara: Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü; Türkiye İstatistik Kurumu & Marmara Üniversitesi. (2024). Türkiye Kadına Yönelik Şiddet Araştırması 2024 (ön bulgular). Türkiye İstatistik Kurumu.








