Hiçbir yere tam olarak ait olamamak bir eksiklik değil; feminist özgürleşme tahayyülünü genişleten kurucu bir imkândır.

Aidiyet denince akla hep kökler gelir: sağlam, derin, sarsılmaz. Peki ya göçmen kadınların yaşadığı gibi köklerin sökülüp bir bavula sığdırıldığı hâllerde? İşte o zaman aidiyetin çatallandığı, parçalandığı ve yeniden tanımlandığı bir dünyaya adım atarız. Feminist mücadele, kadınların kamusal alanda yer edinmesi, haklarını kullanması ve kendi mekânlarını kurması üzerinden güçlü bir özgürleşme tahayyülü yarattı. Bu yazıda, bu tahayyülü daha da genişletmek için göçmenlik deneyimine kulak veriyorum. Çünkü sürekli arada kalmanın, belgelerle tanımlanmanın, başka bir dilde konuşmaya çalışmanın, ucuz ve güvencesiz işlerde yer bulmanın feminist harekete eşitsizliklerle nasıl daha radikal bir şekilde yüzleşeceğimize dair öğreteceği çok şey olduğunu düşünüyorum.
İddiam şu: Hiçbir yere tam olarak ait olamamak bir eksiklik değil; feminist özgürleşme tahayyülünü zenginleştiren ve derinleştiren kurucu bir imkândır. Bu deneyim, bize yalnızca erkek egemenliğiyle mücadelenin değil, feminist dayanışmanın da sınanabileceği ve derinleşebileceği içsel bir hatırlatıcıdır. Amacım bölmek değil; aksine dayanışmayı daha dürüst, daha kapsayıcı ve daha güçlü hâle getirmenin yolunu açmaktır.
Aidiyetin klasik anlatılarında kök, toprak, ev vardır. Ama belgelerin gölgesinde yaşarken ev çoğu zaman kiralanmış bir odadır. Bu oda sadece fiziksel bir barınak değil, aynı zamanda aidiyetsizliğin bedende nasıl bir karşılık bulduğunun da somutlaşmış hâlidir. Duvarlara asılmayan resimler, katlanmaya hazır bir yatak, daimi bir geçicilik hissi… Beden bu mekâna tam anlamıyla yayılamaz; hep tetikte, hafifçe gerilmiş bir hâlde durur. Kök, bir valizin içine sığdırılmış birkaç eşyadır. Toprak, pasaportta açılan mühürle sınırlıdır. Bu koşullarda aidiyet sürekli ertelenir, her seferinde yeniden sorgulanır. Bir devlet dairesinde sıranın gelmesini beklerken, aynı belgenin yeniden istenmesinde, küçük bir tercüme hatasının büyük bir sonuç doğurmasında hep bu ertelenme hissi vardır. Beklemek, burada sadece zaman geçirmek değil; varoluşu askıda tutmanın yöntemidir. Bu askıda kalma hâli, sürekli tetikte olmayı, kendini kontrol etmeyi, resmi taleplere uygun bir şekilde duygusal ifade üretmenin görünmez yükünü sırtlanmayı gerektirir.
Bu askıya alma, emeğin alanında daha da keskinleşir. “Eşit işe eşit ücret” güçlü ve haklı bir talep gibi görünür, ama yan yana çalışan iki kadın arasında bile kurumsal ve yapısal eşitsizlikler nedeniyle boşa düşebilir. Aynı işi yapan iki kişiden biri, yerli olan, sigortalı ve bordroludur; diğeri, sonradan gelen, günübirlik, kayıtsız ve düşük ücretlidir. Buradaki asıl mesele, kadınların birbirinden üstünlüğü değil; aynı sistemi farklı konumlardan deneyimlemeleri ve sistemin bu farklı konumları nasıl yarattığıdır. Feminist eleştiri yalnızca kadın ve erkek arasındaki ücret farkına değil, emek piyasasını şekillendiren göçmenlik yasaları, sınıf ayrımları ve güvencesiz çalıştırma mekanizmaları gibi yapısal faktörlerin kadınlar arasında yarattığı bu derin uçuruma da odaklanmalıdır. Aidiyet burada, işyerinin kapısında kesilir: işin içindedir ama hakkın içinde değildir. Bu fark bize, eşitlik talebimizi statü, dil ve yapısal haklar üzerinden kesişimsel bir şekilde yeniden tanımlamamız gerektiğini gösterir.
Dil, aidiyetin diğer kırılma noktasıdır. Yeni bir dil öğrenmek yalnızca sözcükleri değil, bir ritmi, beden dilini, bir mizah anlayışını da öğrenmektir. Yanlış anlaşılma korkusu, aksanın fazlalığı, cümleyi tamamlayamama… bütün bunlar insanın kendisini eksik hissetmesine yol açabilir. Sessizlik bu yüzden çoğu zaman stratejidir: kısa konuşmak, gülümsemek, işini iyi yaparak kendini kanıtlamayı seçmek. Sessizlik bir yoksunluk değil; çoğu zaman korunma biçimidir. Fakat uzun sürdüğünde yorucu olur; söz kaslarını zayıflatır, topluluklarda geriye iter. Feminist hareketin içinde bile bu durum tekrar eder: gündem hızlı akar, çeviri yapılmaz, “sonra özetleriz” denir. Özetlenmeyen aslında duyulmayan olur. Aidiyet, burada da misafirlikle sınırlanır. Bu misafir konumu, sabitlenmiş kimliklerin dışından bakabilmenin, eleştirel bir mesafe geliştirebilmenin de potansiyelini barındırır. Ancak “ev = mutluluk” anlatısının, ait olamayanları sürekli bir “eksiklik” ve “mutsuzluk” ile damgalayan normatif bir baskı yarattığını unutmamak gerekir. Bu, stratejik sessizliğin görünmeyen duygusal maliyetidir.
Arada kalmak yalnızca kayıp değildir; aynı zamanda yeni bağlar kurmanın zeminidir. Küçük dayanışma ağları, çok dilli sohbetler, resmi olmayan destek mekanizmaları bu aradalıktan doğar. Ev sahibiyle sorun yaşayan birine çevrilmiş bir dilekçe, çocuk bakımını sırayla üstlenen kadınlar, iş ilanlarının kulaktan kulağa yayılması… Günümüzde bu ağlar dijital dünyaya taşınmış durumda. Sınırlar ötesi bu dayanışma hatları, fiziki sınırların dayattığı yalnızlığı delip geçen yeni bir kamusal alan yaratır. Bunlar, hayatta kalmanın ötesinde, kapitalizmin metalaştıramadığı, devletin tam olarak kontrol edemediği yeni bir ortaklaşma alanının (commons) tohumlarıdır. Bu mekânlar kırılgandır ama ısrarcıdır; geçici görünür ama süreklilik taşır. Feminist özgürleşme, teoride değil, tam da bu gündelik, somut ve ısrarcı eylemlerde hayat bulur.
Aidiyetin çatallandığı bu alanlar feminist özgürleşmeye yeni bir boyut ekler. Özgürleşme yalnızca tek bir aidiyet kurmak değil; çoğul aidiyetleri yan yana mümkün kılmaktır. Devlet, piyasa ve patriyarka hep bir sabitleme talep eder: bir kimlik, bir adres, bir iş. Ama arada kalanın deneyimi, sabitlenemeyeni, çoğalabileni, farklı aidiyetleri birlikte taşıyabileni gösterir. Bu deneyim, feminist tahayyülün sabitlenmiş formlarını kırar, yeni alanlar açar.
Eşitlik tartışmasına dönersek: aynı işi yapan iki kadının yan yana varoluşu, özgürleşme kavramının sınırını gösterir. Feminist politika, eşitlik talebini yalnızca erkekle kadın arasında değil, aynı sistemi farklı deneyimleyen tüm kadınlar arasında, yapısal adaletsizlikleri ortadan kaldırmak üzere genişletmelidir. Bordrolu ile günübirlik çalışan, dili hâkim olanla sessiz kalan, vatandaş olanla oturum belgesi bekleyen kadınların yan yana duruşu, dayanışmamızın sınavı ve onu daha gerçek kılma fırsatıdır. Bu farklılıklar hesaba katılmadan özgürleşme iddiası eksik kalır.
Peki feminist hareket bu içsel eleştiriden ne öğrenebilir? “Sonra özetleriz” demek yerine yapımızı nasıl dönüştüreceğiz? Cevap, dayanışma biçimlerimizi radikal bir şekilde yeniden düşünmekten geçer. Çeviriyi merkeze alan, farklı iletişim tempolarına ve dil becerilerine alan açan, sessizliği bir eksiklik değil bir bilgi olarak dinlemeyi öğrenen somut pratikler geliştirmeliyiz. Toplantılarımızda simultane çeviri olanakları yaratmak, gündemleri önceden paylaşarak herkesin hazırlanmasına fırsat tanımak, karar alma mekanizmalarını yavaşlatmak ve daha kapsayıcı hâle getirmek… İşte bu pratikler, aidiyetin çatallanmış yapısını kucaklayan bir feminist politikanın temelini oluşturabilir. Mesele, bu hayati dayanışma pratiklerini yalnızca enformel ağlarda bırakmak değil; onları tüm kadınlar için ücretli ev işi, güvenliğe erişim ve temel haklar talebine dönüştürecek politik bir güce ve kitlesel bir harekete taşımaktır.
Sonuç olarak hiçbir yere tam olarak ait olamamak, yalnızca bir boşluk değil; yeni bir kurma pratiğidir. Bu pratiğin içinde bekleme, sessizlik, düşük ücret, misafirlik vardır; ama aynı zamanda dayanışma, çok dillilik, paylaşım ve yeni aidiyet biçimleri de vardır. Feminist özgürleşme, sabit bir merkeze kapanmak değil; çatallanan aidiyetleri birlikte yaşatacak, bedenin ve dilin sınırlarını esnetecek alanlar yaratmaktır. Sessizliği yalnızca aşılacak bir eksiklik değil, dinlenecek bir bilgi olarak duyduğumuzda, bu alanların kapıları gerçekten aralanabilir.








