Sevim Burak 1965 yılında ilk öykü kitabı Yanık Saraylar’ı yayınladığında yazma stili nedeniyle şaşkınlıkla karşılanır. Sadece dönemin egemen toplumcu gerçekçi yaklaşımından uzak değil, öncesinde pek benzeri görülmemiş kendine has stili ile yazmaktadır. Daha sonra üreteceği metinlerde daha da belirginleşecek olan tarzının habercisidir bu kitap. Yazdığı metinleri sadece yazı olarak değil, ses ve görüntü olarak da tasarlayıp bir şiir yazarcasına kelimelerin çağrışımlarını da hesaba katarak yazar. Yazdığı metinleri kelimelere, cümlelere böler, tekrar birleştirir. Terzilik mesleğinin verdiği alışkanlıkla olsa gerek evin her yanına yaydığı bu metin parçalarını iğnelerle tutturarak bir araya getirir.

Sevim Burak’ın yaşam öyküsünü kendi ağzından dinlemek en iyisi. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nda sahnelenen Sahibinin Sesi oyununun broşüründe kendini anlattığı şu sözlerine yer verilmiş:

1931’de İstanbul’da doğdum. 21 yaşıma kadar Kuzguncuk’un tepesindeki evimizde, babaannem ve büyükbabamla birlikte yaşadım. Bu yüzden, çocukluğumla büyüklüğüm arasında büyük bir fark yok gibidir. Aile çevremizde, çocuktan çok yaşlı komşular, yaşlı akrabalar bulunduğu için, onların arasında, yaşlı bir insan gibi yetiştim. İlkokulu Kuzguncuk’ta, Ortaokulu Tünel’deki Alman Lisesi’nde bitirdim. Öğrenimim bu kadardır. Çalışma alanındaki öğrenimim, okuldakinden daha başarılı oldu diyebilirim. Sırayla, Olgunlaşma Enstitüsü’nde, başka terzihanelerde, Beyoğlu Kitap Sarayı’nda çalıştım. Bir elbise sipariş atölyesi kurdum. 1954’ten, 1959’a kadar yurtdışı seyahatlere çıktım. (Ödevle katıldığım seyahatlerdi) Bu yıllarda, geniş ve karışık bir çevrenin içinde yaşamasını öğrendim. Çok fazla ve çeşitli insan tanımak mutluluğuna eriştim. Hikaye alanında, ilk ciddi çalışmamı 1961’de terzihaneyi kapayarak verdim. Bu, “Sedef Kakmalı Ev”di. Türki Dili Dergisi’nde, aynı tarihte, yayınlandı[1].

Sevim Burak’ın biyografisinde yer vermediği, fakat yazınını etkileyen birkaç önemli detay daha var. Yazınını etkileyen; çünkü Sevim Burak’ın metinlerine baktığımızda birçok otobiyografik öğeyi içerdiğini görmek mümkün. Kendi deyimiyle yaşamadığı şeyi yazmak istemediğinden, metinleri yaşamöyküsünden pek çok iz taşır. Annesi Marie Mandil Romanyalı Yahudi bir kadındır ve babası Seyfi Bey ile evlendikten sonra Aysel Kudret adını alır. Annesi ancak 1921’de ablası Nezahat’i doğurduktan sonra babasının ailesi tarafından kabul edilir. Sevim Burak annesinin Yahudi olmasından utanarak büyür, kendi oğluna dahi Yahudi olduğunu yıllar sonra açıklar. İlk kitabı Yanık Saraylar’daki “Ah Ya Rab Yehova” bu gizliliği açığa çıkaran, Tevrat dilini kullanarak Yahudiliği ile belki de barıştığı bir metindir. Şöyle der bu öykü için:

Yahudilerden, annemden utanırdım, nefretle karışık… Annem hep- Birgün anlayacaksın der, ağlardı… İşte, şimdi bu bir avuç Yahudi- iki tanecik ev, bana anamdan kalanlar… Onun için yazdım Yehova’yı…[2]

Bu öyküdeki en çarpıcı imgelerden biri Bilal Bey’in kalbine doğru yürümekte olan iğnedir. Özellikle 1978’de kalp ameliyatı olacağı zaman bu öyküyü tekrar düşünür ve yazmak ile ilişkisini paylaşır:

Bilal Bey’i öldüren iğnenin 7 yıl sonra kendimde tekrar ortaya çıkacağını bilseydim bu hikayeyi belki de yazmazdım diye düşünüyorum. Öte yandan da Bilal Bey’in gerçeğini yıllardır kendi gerçeğim olarak içimde yaşattığımı, bu hikayeyi yazmamın benim için bir zorunluluk olduğunu da anlamış bulunuyorum, onun için yazı yazmaktan korktuğumu, bu işten kaçındığımı itiraf edeyim. Bu işi bu kadar ciddiye almak benim de hoşuma gitmiyor. Fakat eninde sonunda, gene de yazı yazmakla bazı gerçeklere sahip olabiliyorum.[3]

Sevim Burak’ın kalp rahatsızlığının nedeni çocukluğunda geçirdiği ateşli romatizmadır. Hastalığını “Afrika Dansı” öyküsüne katar ve “BÖYLE KALP DOĞUŞTAN OLMAZ,” der.

Yanık Saraylar edebiyat dünyasında büyük ilgi uyandırmış olsa da aday gösterildiği Sait Faik ödülü bir başka yazara verilir. Edebiyat çevresinde bir ayrışma yaşanır, pek çok yazar ve eleştirmen Sevim Burak’ı destekler. Sevim Burak ise yazmayı bırakır, ancak 1970 başlarında kendi için yazdığına karar verip Sahibinin Sesi’ni yazmaya başlar. 70’li yıllarda kalp hastalığı tedavisi için seyahat eder, bitiremediği romanı Ford Mach I’ı yazmaya başlar, bir buçuk yıl Nijerya’da kalır. Uzun ara sonrası 1982’de Sahibinin Sesi yayınlanır, ardından ise Afrika Dansı. 31 Aralık 1983’te ameliyat olmak için yattığı Haseki Hastanesi’nde hayatını kaybettiğinde ardında başta Ford Mach I olmak üzere pek çok yarım metin bırakmıştır.

Sevim Burak’ın bugün dahi sıra dışı olmaya devam eden yazım stili kadınların deneyimlerini, hakikatlerini ve sessizliklerini aktarmaya imkan tanıyan bir dil olarak düşünülebilir. Ev içine hapsolan, “tencerenin siyah dibine yapışıp” kalan, yemek odalarında, mutfaklarda, sandık odalarında bağırtılan kadınlara kendi dillerinde konuşma imkanı vererek kendi sesini aramıştır.

 

[1] Bir Usta Bir Dünya: Sevim Burak. YKY, 2013, s. 92.

[2] Sevim Burak. Mach 1’dan Mektuplar. Om Yayınevi, 2004, s.39.

[3] Bir Usta Bir Dünya: Sevim Burak, s. 68.

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.