“Kendimi Takdim Ederim” başlıklı yazısında, “Çok yeni bir icattır kadın. Kadının icadından önce doğdum ben”, diye yazmıştı.[1] Ursula K. Le Guin, 21 Ekim 1929’da, ABD’nin Kaliforniya eyaletinde dünyaya geldi. Dört çocuklu, okumaya meraklı bir ailenin en küçük ve tek kız çocuğuydu. Yazar olan annesi Theodora Kroeber kitaplara, ünlü bir antropolog olan babası (Alfred Kroeber) ise farklı kültürlere duyduğu ilgiyi besledi. Kızılderili efsaneleri ve masallarından esinlenerek kaleme aldığı ilk öyküsünü on bir yaşındayken yazdı.

Radcliffe’de Fransız ve İtalyan edebiyatı okudu. (Radcliffe College, o yıllarda sadece erkek öğrenci kabul eden Harvard’ın, kadın öğrenciler için açılmış olan eşdeğeriydi.) Rönesans edebiyatı üzerine uzmanlaştı. Yüksek lisansını 1952’de Columbia Üniversitesi’nde tamamladı. 1953’te tarihçi Charles Le Guin ile evlendi. Doktorasını yarım bıraktı ve ilk çocukları Elisabeth 1957’de doğana dek Fransızca öğretmenliği, sekreterlik gibi işler yaparak geçindi. 1959’da ikinci kızları Caroline, 1964’te oğulları Theodore dünyaya geldi. Bu arada eşi Charles doktorasını tamamlamış ve Portland Devlet Üniversitesi’nde iş bulmuştu. Akademik amaçlı ayrılıkları dışında, sonraki tüm yaşamlarını Portland (Oregon)’da sürdürdüler.

Le Guin’in yazarlık kariyeri 1950’li yılların sonunda başladı denebilir, tabii çocuk bakımından fırsat bulduğu ölçüde… İlk öyküleri dergilerde, ilk iki romanı Sürgün Gezegeni ve Rocannon’un Dünyası 1966’da yayımlandı. Fakat ona asıl başarıyı getiren yapıtları Yerdeniz Büyücüsü (1968) ile Karanlığın Sol Eli (1969) oldu. Karanlığın Sol Eli, bilimkurgu dünyasının en prestijli iki ödülünü (Hugo ve Nebula’yı) birden kazandı ve Ursula Le Guin bunu yapabilen ilk kadın yazar oldu. Aynı başarıyı 1974’te Mülksüzler ile tekrarladı.

Karanlığın Sol Eli

1970’lerin hararetli “toplumsal cinsiyet” tartışmalarına katkı sunmuş olan Karanlığın Sol Eli, yarı-kutup iklimine sahip Gethen (yerel dilde Kış) adlı gezegende geçer. Gethen evrende yaşamaya elverişli birçok gezegenden biridir. Buradaki toplumsal yaşam, gezegene ilk kez ayak basan bir yabancının, elçi Ai’nin gözünden aktarılır bize… Elçi Ai, bir yandan alışık olmadığı sert doğa koşullarına uyum sağlamaya çalışırken, bir yandan da aklı feci şekilde karışmış biçimde, Gethenlilerin cinsiyet rejimini anlamaya çalışmaktadır. (Ai’nin cinsiyetinin erkek olduğunu önemli bir ayrıntı olarak ekleyelim.)

Gethen sakinlerinin sabit bir cinsiyeti yoktur. Her ay, kemmer adını verdikleri birkaç gün boyunca, kadın ya da erkek olarak cinsel aktivite yaşadıktan sonra, ayın geri kalanını cinsiyetsiz olarak geçirirler. Kemmer sırasında kadın mı yoksa erkek mi olacakları, kendi istek ve iradelerine bağlı olmayıp tamamen rastlantısaldır. Gethen’de “toplumsal cinsiyet” rollerinin olmayışı, kültürü de ona göre şekillendirmiştir. Biraz da kış koşullarından ötürü, her şey inanılmaz bir yavaşlıkta işler. Cinsel saldırganlık olmadığı gibi -belki tam da bu nedenle- savaşma eğilimi de düşüktür.

Elçi Ai, herkesin hayatı boyunca hem anne hem de baba olabildiği bu “tuhaf” toplumu kavramakta zorlanır. Gethenliler ise, “erkek” cinsiyetine sabitlenmekte ısrar eden (!) Ai’nin durumunu bir tür sapkınlık olarak görürler. Fakat “üzüm üzüme baka baka kararır” misali, Ai’nin karakteri de zamanla değişime uğrayacak; gezegende kalış süresi uzadıkça giderek daha sabırlı, daha şefkatli ve daha az rasyonalist biri haline gelecektir.

Ursula Le Guin, Karanlığın Sol Eli’ne yazdığı önsözde; bilimkurgunun, gelecekte neler olacağına dair mantıksal çıkarımlar yapan, zamane akımlarına bakarak kehanetlerde bulunan bir tür olmaması gerektiğini belirtir. Değişken sayısı çok fazla olduğu için ne bilimkurgu ne de başka kurgu türleri, geleceğe dair bu çeşit tahminler yürütemez. Kendi yazdığı kitap da Frankenstein gibi bir “düşünce deneyi”dir ve amacı, “gerçekliği, günümüz dünyasını” tanımlamaktır.

Le Guin’in alternatif dünyaları

Le Guin, başka yapıtlarında da bize olağandışı gelen cinsiyet, cinsellik ve evlilik dizgelerini konu edinmiştir. Yazarın imgelemi, okurun kendi durağan gerçekliğine yepyeni bir açıdan bakmasını sağlamak ve bilincinde bir değişim yaratmak üzere hareket eder. Amaçlanan, bir tür bilişsel yabancılaştırmadır.

Eleştirmen Darko Suvin’e göre, mevcut toplumsal ilişkilerin “hayali dünyalar”da ters-yüz edilmesi, yabancılaştırıcı/yadırgatıcı bir etki yaratarak okurun konuya mesafelenmesini sağlar. Uzun dönemde pek az değişikliğe uğradıkları için “doğal” kabul edilen kimi hiyerarşik ve eşitsiz ilişki ve pratikler, bu mesafenin yardımıyla gözden geçirilir ve zihinlerde “başka türlüsü de olabilir mi?” sorusu belirir. Le Guin gibi yazarların yapıtları, alternatif dünyaların kapısını araladıkları için muhaliftirler.[2]

Öte yandan, popüler edebiyat ve sinema, Le Guin’in hayal gücünü yağmalamaktan geri kalmamıştır. Yerdeniz Büyücüsü’ndeki büyücülük okulu, J.K. Rowling’e bir servet kazandıran Harry Potter serisinin başlıca esin kaynağıdır. Yine, James Cameron’ın tüm zamanların en yüksek gişe hasılatına sahip filmi Avatar (2009) ile Dünyaya Orman Denir (1976) arasındaki tematik benzerlik göz ardı edilemez.

Kimilerine göre “bilimkurgu ve fantastik edebiyatın ecesi”, kimilerine göre “bilge bir tanrıça”ydı Ursula Le Guin. Geride, onlarca roman, öykü derlemesi, deneme ve şiir kitapları ile kederli okurlar bırakarak 22 Ocak 2018’de hayata veda etti. Kendisinin de birçok yazı ve röportajında belirttiği gibi, yapıtlarına yol gösterenler arasında -Carl Jung psikolojisi, kültürel antropoloji ve Taoizm ile birlikte- feminizm de bulunmaktadır.

 

[1] Ursula K. Le Guin, Zihinde Bir Dalga, Metis Yay., Nisan 2017, s.15

[2] Darko Suvin, “On the Poetics of the Science Fiction Genre”, jstor.org.

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.