Yedi tanınmış yazardan yedi şahane öykü; listemizde yer alan öykülerin ortak özelliği, feminizmin başkaldırı ruhunu taşıyor olmaları. Hem de feminizmin ikinci dalgası Türkiye kıyılarına vurmazdan önce, 1960’lı ve 70’li yıllarda yazılmış olmalarına rağmen. Edebiyatın böyle sezgisel bir gücü var: Feminist düşünür ve aktivistler henüz “patriyarka”yı bir sistem olarak kavramsallaştırmamışken, “iyi yazarlar” onu görüp “sembolik alan”a taşıyabiliyor.

Listemizdeki yazarların en kıdemlileri, 1931 yılında doğmuş olan Sevim Burak ve Leyla Erbil. Onlar artık aramızda değil. En gençleri ise, sağlıklı ve uzun bir ömür dilediğimiz, 1945 doğumlu Nazlı Eray. Okuyunca siz de fark edeceksiniz; karakter yaratma becerilerini, kurgu ve dildeki ustalıklarını, öykülerinin zamana nasıl direndiğini…

“Feministler için başucu öyküleri”ni, Nehir Kovar’ın “kıymeti pek bilinmeyen” genç kuşak yazarlara yer verdiği listeyle bütünleyerek okumanızı öneririz.

Leyla Erbil – “Vapur”

Erbil’in Gecede adlı kitabında yer alan “Vapur”, halatlarını koparıp kaçan çılgın bir şehir hatları vapuru ile onu hayranlıkla izleyen küçük bir kızı anlatıyor. “Geçkin bir kraliçe” olarak betimlendiğine göre, İstanbul Boğazı’nı kaptansız dolaşarak halkı isyana çağıran bu vapur dişi olmalı.

“Vapur, kimi günler kımıldamadan, şuraya buraya demirliyor, orkoz’un doğrultusuna göre yanını, önünü vererek halka, geçkin bir kraliçe denli süzülerek de seyrettiriyordu kendisini. Kimi vakit de neden olduğu bilinmez, kıyı kıyı tutturuyordu suları, biz buna vapurun düşünmesi diyorduk; şöyle bir durur, bakınır, gözüne bir yerleri kestirir, oraya biriken halka doğru sokulur, fırdolayı döner, burnu üstüne dikilir, eteklerini kaldırır, kıçını gösterir, havada kalan pervanesiyle dalbüken yelini döver takır takır, halkın korkulu çığlıklarını sonuna dek dinler, sonra gene suya, karnı üzerine atardı kendisini –bu anlarda yaramazlık yaptığımda beni korkutmak için biraz da gerçekten çıldıran annemi anımsatırdı…”

Sevim Burak – “Sedef Kakmalı Ev”

Kırk yıl boyunca yaşlı Ziya Bey’i yedirip içeren, yıkayıp paklayan, tıraş eden; bu hayatta değil sığınacak, iki söz edecek kimsesi olmayan; ölsün diye gözünün içine baktığı yaşlı adam nihayet mezarlığa götürülürken “yorgun gözkapaklı bir devekuşu”na dönüşen Nurperi Hanım’ın hikâyesi… Kırılmış, dağılmış öz[ne]lerle uğraştığını söyleyen Sevim Burak, sürrealist bir tablonun içinde çıplak gerçeği yakalıyor.

Yayınevine ait bu linkten öyküye ulaşabilirsiniz:

Füruzan – “Benim Sinemalarım”  

Yazarı tarafından sinemaya da uyarlandı, sinemaya meftun Nesibe’yi çoğunuz biliyorsunuz. Tek göz odalı bir evde ailesiyle yaşadığını, on altı yaşında çalışmaya başladığını, basma elbisesini, yaşından büyük görünme gayretini, babasından yediği dayağı, bedeninin çocuksu kırılganlığını…

Saçlarını çözdü. Tokaları ötekilerin yanına koydu. Açık seçik görünmeyen aynada, sığdığı kadarına baktı yüzünün. Küçük bir kız çocuğu gördü orda. Son zamanlarda görüntüsü onu şaşırtıyor, beklediğini bulamamanın yanılgısı öfkeye dönüyordu. Birden çantasından dudak boyası çıkardı. Aynayı yüzüne iyice yaklaştırdı. Bastıra bastıra boyadı ağzını. Yarı aydınlıkta en koyu yer oldu ağzı yüzünde. Gene de istediği şey belirmemişti.”

 Sevgi Soysal – Tante Rosa

Eğlenceli ve gözü kara bir kadındır Tante Rosa (namıdiğer Rosa Teyze). Çocuk yaşta at cambazı olmaya heves etmiş, gönderildiği rahibeler okulunda dinden çıkmış, hayatını kazanmak için hela bekçiliği yaparken bile içindeki prensesin ölmesine izin vermemiştir. Sevgi Soysal, modern toplumda kadının çelişkili varoluşunu, Tante Rosa’nın başrolde olduğu on dört kısa öyküyü birbirine bağlayarak anlatıyor.

“Her şey özlenebilir. Her şey tutku konusu olabilir. Her şey aynı ölçüde kutsal ve aynı ölçüde aşağılık olabilir. Tutkular çevreye göre değişen şeylerdir. Evli kadınlar toplantısında, en temiz pak aile kadını olmaya özenen aynı kadın, orospuların yanında en orospu olmayı niçin istemesin? Önemli olan istektir, hiçbir istek diğerinden soylu değildir, değildir, böyle düşünmüş olabilir Rosa gizliden.”

Tomris Uyar – “Dizboyu Papatyalar”

Fiyakalı ve özentili görünmekten korktuğu için kemanıyla dolmuşa binmekten çekinen Şermin… halktan gelme banka müfettişi kocası Orhan… “kapılarına zincir vurulmuş çelikten bir iş hanı gibi soğuk ve asık yüzlü” Ankara… Radyoda “Teamo Te” çalıyor.

“Ne demek olabilir Teamo Te? ‘Seni Seviyorum, seni, seni, seni,’ gibi bir şey. Hiç usanmadan, hep yineleyerek.

Dili bilmesek bile anlıyoruz, çünkü Akdeniz’in ortak dili bu. ‘Dizboyu Papatyalar,’ anlamına da gelebilir, ‘Daha yığınla çocuk var doğurulacak, yığınla çocuk bezi, don, erkek çorabı var yıkanacak,’ anlamına da. ‘Seni seviyorum, hadi hoşça kal, bir gün o kıyı kahvesinde yanına çöküp dostça iki kadeh içebilme isteğim baskın geliyor,’ anlamına da…”  

Tezer Özlü – “Navona Alanı”

“Edebiyatın gamlı, lirik prensesi” mi yoksa “canlı, dişi, toynaklı bir yazar” mı? Tezer Özlü’yü anlamanın en iyi yolu, hakkında yazılanlara boş verip onun yazdıklarını okumak. Bütün öykülerinin toplandığı Eski Bahçe~Eski Sevgi adlı kitaptan, “ev içi sıkıntısı”nı yansıtan öyküyü seçtik –ki otobiyografik eserlerinde Tezer Özlü’nün en çok uğraştığı temalar arasında sayılabilir.

“Benim ev sahibem sokağa çıkamayacak kadar yaşlıydı. Kahvede kendisi gibi yaşlıların oturduğunu söyledim ona. ‘Ben öylesine yavaş yürüyorum ki, herkes bana bakıyor’, dedi. Bu büyük karanlık evin birçok odaları var. İçeride her şey eskimiş, yaşlı sahibesi ile ölmek üzere. Karanlık, uzun koridor. Gıcırtıyla açılan kapılar. Odalardaki antika demir karyolalar. Duvardaki tablolar – her şey ölüyor. Caddenin yüksek ağaçları ön odaların camlarını örtüyor. Hiç durmadan akan otomobillerin yalnız gürültüsü duyuluyor. Arasıra uğrayan kapıcıdan başka gelip giden kimse yok. Yatak odasının camının önüne kuşlar birikiyor, ihtiyarın koyduğu yiyecekleri bitirince uçup gidiyorlar.”

Nazlı Eray – “Monte Kristo”

Hep kontlar, lordlar haksız yere tutuldukları zindanlardan tünel kazarak kaçacak değiller ya.. Bu kez canı sıkılan “ev kadını” Nebile, kocası ve çocuklarıyla yaşadığı daireden komşu eve geçen bir tünel kazıyor. Hem gerçekçi hem fantastik bir öykü bu.. Aynı zamanda komik ve acıklı..  Kara mizah da diyebiliriz.

Eray’ın Ah Bayım Ah adlı kitabında yer alan öyküyü aşağıdaki linkten sesli olarak dinleyebilirsiniz.

 

Cevapla

Please enter your comment!
Please enter your name here