Feminist hareketin bir ağ şeklindeki yapısından, çoğulculuğundan, farklı kesişim noktalarındaki feminizm anlayışlarından yararlanmak zorundayız.

Santiago – Şili, 8 Mart 2019

Luna Follegati Montenegro

Feminist hareket, her zaman içinde bulunduğu dönemi ve tarihsel koşulları sorgulayan düşünceler ortaya koymuştur. Medeni ve siyasi haklar mücadelesinden cinsel sağlık ve üreme sağlığı haklarına dair taleplere kadar; feministler, toplumsal yaşama katılımlarını marjinalleştiren ve özgürlüklerini kısıtlayan politik-hukuki yapıyı görünür kılmanın yollarını aramışlardır. Tıpkı 20. yüzyılın başlarında olduğu gibi bugün de ortak eksenleri, mevcut durumu değiştirme ve güncel olanı dönüştürme kapasiteleridir. Feminizm, kadınların mahkûm edildiği ikincil konumu ve baskıyı normalleştiren genel düzeni dönüştürme yolu arar. Bu dönüşüm için gerekli olan ise patriyarkal formların yeniden üretilmesine olanak tanıyan yapıların değişmesidir. Feminizm her zaman koşullarla iç içedir, çünkü hem hayatın tüm düzlemlerinde yaşananlarla hem de döneminin siyasi yapısıyla – anayasal sistem, neoliberal ekonomi, çalışma koşulları ve sosyal güvenlik biçimleri gibi – diyalog halindedir.

Diğer sosyal hareketlerden farklı olarak, Şili’de feminizmin talepleri ve sorunları, tarihi bağlamın farklılıklarına rağmen, benzer kalmayı sürdürüyor. Eşit işe eşit ücret ya da bedenlerimizin bizim olduğuna dair talepler feminist ajandaların yüz yılı aşkın süredir parçası. Hareketin talepleri, (kesin ve tam anlamıyla elde edilmekten uzak olduklarından) sürekli ve zamansız talepler. Bu da hareketin de eylemliliğin de tekrar tekrar yeniden ortaya çıkmasına olanak tanıyor.

Bu günlerde yeni bir dalga ile karşı karşıya olduğumuzu sık sık duyuyoruz. Bu, tıpkı denizdeki dalga gibi bir ileri bir geri, bir görünüp bir kaybolma halini ima ediyor. Feminist dalgaların bu şekilde adlandırılmasının sebebi, belirli bir feminist düşünce ve toplumsal düzeyde tanınırlıkla bir doruk noktası oluşturabilen ve hareketin taleplerini uluslararası kılabilen dönemler olmaları. Bununla birlikte feminist dalgaların tarihi ne doğrusaldır ne de evrensel, kendine özgü iniş çıkışları, kusurları ve özgün yanları vardır. Mesela 20. yüzyılın başlarındaki birinci dalga, süfrajist hareketin medeni ve siyasi hak talepleriyle beraber uluslararası bir görünüm kazanmışken, ikinci dalga ise dünyanın her bölgesinde farklı tezahür etti: Kuzey ülkelerinde altmışlı yılların sonu ve yetmişlerde etkili olurken, Latin Amerika’da etkisini seksenli yıllarda, güney konideki askeri diktatörlükler altında gösterdi.

Bizim kıtamızda 80’lerin feminizmi, tüm alanlara yansıyarak; kuzeyin ikinci dalgasına özgü olan “kişisel olan politiktir” sloganının ötesinde varlık gösterdi. Feministler, bakım hizmetleri ve ev işleriyle doğrudan bağlantılı olan ücretli-ücretsiz emeği sorgulamanın yanı sıra, politikanın nasıl algılandığı ve üretildiği üzerine düşünerek geleneksel olandan farklı mekân ve örgütlenme biçimleri önerdiler. Arka planda ise demokrasilerin yaşadığı derin sorun vardı. Toplumun patriyarkal karakteri ve otoriterlik sadece devlet kademelerinde değil, günlük hayatın tüm alanlarında deneyimleniyordu. Slogan da “ülkede ve evde demokrasi” idi.

Feminizmin dalgaları, bazen belirli aşamaları sınıflandırmaya çalışan göstergeler olarak işlev görür bazen de bölgesel ya da yerel özgünlükleri evrensel, homojen bir feminizm altında örtme eğilimi gösterir. Ayrıca, ortada bir dalga olmadığı zamanlarda bu bir düşüşe işaret eder: Dalga geri çekilmiş, talepler ikinci plana itilmiş ve feminizm moda olmaktan çıkmış, hareket sessizleşmiştir. Fakat feminizmin tarihi bunun tersine delalet. Sıra dışı bir dönüm noktası olmanın ötesinde, yansımaları ve soruları dalga durulduktan sonra da örtük bir şekilde varlığını hep sürdüregeldi. Feminist düşünce, farklı aşamaları olmakla beraber, toplumda dönüştürücü bir bakış açısı oluşturmayı başaran ve günümüz feminizmlerinin ne olacağı konusunda belirleyici olan kalıcı bir unsur haline geldi. Bu ‘uyanışların’ sıklığı da kadınlara yönelik eşitsizlik, sömürü ve baskı koşulları sürdüğü sürece artarak devam edecektir.

Bana göre önemli olan, Şili’deki feminist hareketi yeni bir dalga olarak nitelemekten çok – ki hareketin sıra dışı, yeni veya uluslararası boyutunu vurgulayan bir kavram bu çoğu zaman –tarihin her döneminde feminist hareketin gücünün ve yükselişinin, kadınların tüm alanlarda feminizmi ifade etme ve anaakımlaştırma, feminizmin anlaşılmasını ve toplumsal katılımı sağlama becerisiyle ilişkili olduğunu görmektir. Bu anlamda hareketi, akıntı metaforuyla tanımlamak bana daha ilginç geliyor: ulusal sınırları aşan, sınırları dönüştüren, aktığı yolda bilgiyi artıran ve farkındalığı güçlendiren bir hareket.

Güncel hareketin tipik özelliklerinden birisi çoğulculuğu. Bu çoğulculuk, son yüz yıllarda feminizmlerin tarihini ve izlediği yolu da açıklıyor: Irkçılık karşıtı feminizmler, muhalif feminizmler, lezbofeminizm (lezbiyen feminizmler), özerk feminizmler, popüler feminizmler, öğrenci feminizmleri, feminist siyasi partiler, sömürgecilik karşıtı feminizmler, yerel feminizmler ve daha pek çokları… Feminizmler çeşitlidir, çünkü ortak bir norma ya da modele, belirli bir çizgiye ya da belirleyici bir esasa sahip değildirler. Aksine, kadınların özgün deneyimlerine ve çeşitliliklerine seslenerek bazen bizzat feminizmler arasında da diğerlerini kapsamayan, kendilerine has, farklı stratejiler oluştururlar. Bu nedenle tüm bu farklılıkları kesen bir hareket yaratmak, özellikle de günümüz toplumunun içinde yaşadığı parçalanmışlık ve bireycilik hali göz önüne alındığında, zorlu bir meseledir. Bugün biz feministler büyük bir ihtilaf içindeyiz: Bir yandan hareketin çoğulculuğunu tanımamız gerekirken diğer yandan ise farklılıklar arasındaki ilişkiyi sağlayacak kapasitemizin olması gerekiyor.

Brezilya’da Jair Bolsonaro’nun seçilmesi örneğinde olduğu gibi dünya genelinde aşırı sağın ilerleyişi ve neofaşizmin yükselmesiyle toplumsal cinsiyet eşitsizliği temelli şiddetin ve kadınların yaşamlarını hedef alan güvencesizliğin sona ermesine yönelik taleplerimiz tehlike altında. Kadınlara şiddet uygulayan ve kamusal olarak hedef alan güçlü antifeminist görüş ve eylemler aracılığıyla geleneksel toplumsal cinsiyet rollerini yeniden hâkim kılmanın yollarını arayan muhafazakâr bir söylem yerini sağlamlaştırıyor. Peki feminizm, muhafazakârlığın yükselişinin karşısında durabilmek için, feminist söz ve feminist olma biçimlerinin bu sonsuz çeşitliliği içerisinde, eylem ve politik ifade birliği sorununu nasıl çözer? Aşılması gereken en büyük zorluk budur ve ancak bu şekilde dalganın olası bir “geri çekilmesinin” önüne geçebilir, kadın haklarının ilerlemesinde ve toplumsal dönüşümde tarihi bir dönüm noktası yaratabiliriz.

Bu nedenle bu ortak güce ihtiyacımız var. Hareketin bir ağ şeklindeki yapısından, çoğulculuğundan, farklı kesişim noktalarındaki feminizm anlayışlarından yararlanmak zorundayız – yani çalışan kadınlardan, göçmenlerden, afro-kökenlilerden ve ev kadınlarından, cinsel çeşitlilik ve ‘norma uymayış’lardan, öğrencilerden ve politikalardan… Feminizm tüm alanlarda mevcut ve çoklu mücadeleleri – cinsiyetçi olmayan bir eğitim, kürtaj, toplumsal cinsiyet eşitsizliği temelli şiddet ya da hayatın güvencesizleştirilmesi gibi – tek tipleştirmeden ve birini diğerine öncelemeden, farklı alanlarını bağdaştırmak zorundayız.

Bugün feminizm, son iki yüz yılın mücadelesini derinleştirebilen, tarihteki uzun yolculuğunun farkında olan, bu yolda öğrendiklerini dikkate alan, eylem ve aktivizm hafızasını unutmayan bir hareketi tasarlamak, var etmek durumunda. Bugün için önemli olan, bir dalgadan ya da hareketin çeşitli ‘geliş’ ve ‘gidiş’lerinin kazanımlarından çok, feminizmi her türlü ikincilleştirme, baskı ve şiddetin bir sorunsallaştırması olarak, kamusal alanda daim kılmak. Bu hareket düşüşe geçemez: Kolektif ve temelden dönüşümü amaçlayan bir eylem biçimi olarak zirvede kalmayı sürdürmeli.

Çeviri: Ayşe Çetinkaya Aydın

Bu yazı 12.3.2019 tarihinde Paula sitesinde yayınlandı.

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.