Baskı dönemlerinin getirdiği mücadele yöntemleri farklı olabilir, ama koalisyonlar kurarak mücadele örme deneyimi olan hareketler neden resmi bir süreç yokken de barış talebi etrafında örgütlenemesin?

Demokrasi, Barış ve Alternatif Politikalar Araştırma Derneği’nden (DEMOS) Güley Bor, Güneş Daşlı ve Nisan Alıcı geçtiğimiz sonbahar Kesişen Yollardan Daralan Alanlara: Türkiye’de Kadın ve LGBTİ+ Örgütlerinin Barış Mücadelesi başlığıyla bir rapor yayınladılar. Kürt meselesinin demokratik yollarla çözülebileceği umudunu yeşerten sürecin 2015 yazında sona erip silahlı çatışmanın şiddetli bir şekilde yeniden başlamasının üzerinden neredeyse yedi sene geçti. Bu rapor vesilesiyle 2013-2015 dönemini hatırlamak, o döneme kadın ve LGBTİ+ örgütleri üzerinden bakmak bize hem bu resmi süreçlerin toplumsal cinsiyet perspektifinden anlamını ve sınırlarını hem de resmi süreçleri aşan barış politikasının imkânını ve gerekliliğini düşündürtüyor. Rapor yazarlarından Güley ve Nisan’la konuştuk.

DEMOS’un, DEMOS’ta da sizlerin barışa cinsiyetli bir perspektifle bakma çabanızı biliyor, ilgiyle takip ediyoruz. Bu raporda da dediğiniz gibi, zaten sizler de barış hareketinin, LGBTİ+ hareketinin içinde aktif kadınlarsınız. Raporda bunun cevabı biraz var, ama daha detaylı anlatabilmeniz için sormak istiyorum, neden kadınlar ve LGBTİ+’lara bir arada bakmayı seçtiniz?

Sorular için Özlem’e ve bize yer verdiğiniz için Çatlak Zemin’e teşekkür ederek başlayalım. DEMOS’un tüm çalışmalarına uyguladığı ilkelerinden biri kapsayıcı bir toplumsal cinsiyet bakış açısına sahip olmak. Toplumsal cinsiyeti ayrı bir çalışma alanı olarak değil, dört çalışma alanımızı (barış ve uzlaşma, geçiş dönemi adaleti, toplumsal hafıza ve çatışma dönüşümü) kesen bir ana eksen olarak ele alıyoruz. 2015’te kurulduğumuz günden bu yana benimsediğimiz bir ilke bu, ancak zamanla dönüştüğünü söyleyebiliriz. Bu dönüşüm, barış ve geçiş dönemi adaleti çalışmalarında da yaygın olan toplumsal cinsiyet=(natrans hetero) kadın kabulünü sorgulamamızın sonucu. Patriyarka heteronormativite/zorunlu heteroseksüellik ile, cinsiyet ikiliği ile bu denli iç içeyken benimsediğimiz feminist metodoloji bu kabule eleştirel yaklaşmayı gerektiriyor. Aynı zamanda militarizm, ırkçılık, milliyetçilik gibi çeşitli tahakküm ideolojilerinin birbirleriyle ve cinsiyetçilik/LGBTİ+fobi ile etkileşimlerine bakmak, barış çalışmalarında bilgi üretimi için elzem.

Rapora da bu yaklaşımı yansıttık ve hem kadın hem LGBTİ+ örgütlerinin barış mücadelesine baktık. Feminist harekette de LGBTİ+ hareketinde de sık sık “kadınlar ve LGBTİ+’lar” şeklinde, “ve” bağlacıyla kullanıyoruz. Raporda da uzun tartışmalar sonucu böyle kullandık ancak metodoloji bölümünde kadınları ve LGBTİ+’ları birbiriyle kesişmeyen iki grup olarak konumlandırmadığımızı, “kadın ve LGBTİ+”’yı toplumsal cinsiyet, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği sebebiyle ayrımcılığa uğrayan kişileri kapsayan şemsiye bir terim olarak kullandığımızı belirttik. LGBTİ+ örgütlerinin barış çalışmalarına ilişkin çok az sayıda araştırma olduğundan LGBTİ+ örgütlerini de araştırmaya dahil etmeye dair ayrı bir motivasyonumuz da vardı. Kadın ve LGBTİ+ örgütlerinin çalışmalarını birlikte inceleyerek toplumsal cinsiyetlendirilmiş barış mücadelesine dair, ortaklıkları ve ayrılıkları da ortaya koyan bütüncül bir çerçeve çizmeye çalıştık.

Çözüm sürecindeki faaliyet ve kazanımları saydığınız kısımda, özellikle de kadın örgütlenmelerinin taleplerinde ve faaliyetlerinde ne kadar aktif olduğunu hatırlamamızı sağlıyorsunuz. Kadınların müzakere masasına dahlinden, barış talebini dillendirmek için kullanılan farklı yöntemlere, üçüncü taraf olmaya kadar. Bu deneyim, resmi süreçlerin yürütülmediği dönemler için bize ne öğretebilir?

Bu çok ilginç ve üzerine düşünmemiz gereken bir soru. Belki bunu düşünmeye şuradan başlayabiliriz. LGBTİ+’lar ve kadınlar için şiddetin sürekliliğine, yani çatışmasızlık dönemlerinin şiddetten azade olmadığına raporda da değinmiştik. Çözüm sürecinde elbette toplumsal ve politik koşullar çok farklıydı, belli bir özgürlük ortamı, en azından görünür şekilde barış mücadelesi yürütme imkânı mevcuttu. Fakat aynı anda mücadele edilen patriyarkal bir siyaset alanı da vardı. En basitinden, akil adamlar heyetinden akil insanlar heyetine geçilmesi tartışmalarını hatırlayalım. Yani o dönemdeki faaliyetlerin bu kadar yoğun olması elbette devam eden çözüm süreci görüşmeleri gibi çok somut bir çerçeve sayesindeydi. Ama örneğin Kadın Özgürlük Meclisi’nin çalışmalarını, Ceylan Bağrıyanık’ın görüşme heyetine kadın hareketinin ortak temsilcisi olarak dahil edilmesini vs. hatırlarsak o dönemin kazanımlarının da uzun mücadeleler sayesinde elde edildiğini görürüz. Bu da çözüm sürecinin öncesinden gelen bir birikime dayanıyor elbette. Bu bir yandan soruda da bahsettiğin çok çeşitli mücadele yöntemlerinin resmi süreçler olmadığında da farklı şekiller alabileceğini söylüyor. Baskı dönemlerinin getirdiği mücadele yöntemleri farklı olabilir, ama koalisyonlar kurarak mücadele örme deneyimi olan hareketler neden resmi bir süreç yokken de barış talebi etrafında örgütlenemesin? Çözüm sürecine kıyasla şu anda eksikliğine çokça atıf yapılan bir araya gelme ve mücadelede ortaklaşma meselesi burada kilit konu gibi görünüyor. Raporda ayrıntılarını tartışmıştık, burada onları tekrar etmek istemeyiz, fakat gittikçe daha da otoriterleşen rejim ve daralan sivil alan sonucunda hareketlerin kendi içine kapandığını ve temas alanlarının çok azaldığını biliyoruz. Bunu aşmak ve aşmaya çalışırken de barış talebinin bu hareketleri nasıl bir yerde ortaklaştırabileceğini tartışmak resmi bir süreç yokken yapılabilecekleri görmenin ilk adımı olabilir diye düşünüyorum.

Bir yandan da LGBTİ+ hareketinde bu faaliyetlerin daha sınırlı olduğunu siz de söylüyorsunuz. Bunun temel sebebi ne sizce?

Bu önemli bir soru ancak raporda LGBTİ+ hareketinin çözüm sürecine yönelik neden daha fazla barış çalışması yürütmediğine dair bir bulgumuz yok. LGBTİ+ hareketinin tarihinde anti-militarist, vicdani ret hareketleriyle yakın temas ve çok sayıda ortaklık var. Hareketin sahiplendiği ve sık sık dile getirdiği “toplumsal barış” anlayışının da Galtung’un “pozitif barış” kavramı ile benzerliğine raporda dikkat çektik (pozitif barış, hem çatışmanın sona ermesine hem de şiddetin sebeplerini oluşturan eşitsizliklerin ortadan kaldırılmasına işaret ediyor). Geçtiğimiz aralık ayında SPoD’un düzenlediği Türkiye’de Barış Mücadelesi ve LGBTİ+ Hareket etkinliğinde raporu sunma ve daha sonra LGBTİ+ örgütlerinden katılımcıların yer aldığı forumu dinleme şansımız oldu. Çözüm süreci sırasında dahil olmak üzere harekette yer alan arkadaşlar o dönemki çalışmaları paylaştılar, önemli bir kısmını rapora da almıştık (Kaos GL arşivi sağ olsun).

Resmi müzakereleri etkilemeye dönük çalışmalar sınırlı olsa da LGBTİ+ örgütlerinin ve aktivistlerinin çözüm süreci devam ederken ve resmen sonlandıktan sonra yürüttüğü çeşitli barış çalışmaları mevcut. Bu çalışmalar da lubunyalar arasında barış talebini yaygınlaştırmak kadar, geniş barış mücadelesi içerisinde lubunyaların sözünü yükseltmeye yönelik. Öte yandan, barışa özgülenmiş ilk LGBTİ+ oluşumu olan LGBTİ Barış Girişimi’nin çözüm süreci sona erdikten kısa süre sonra, Ağustos 2015’te yayınlanan kuruluş deklarasyonunun, çözüm sürecinde barış mücadelesine yeteri kadar katkı sağlayamadıkları için özeleştiri içerdiğini de not edebiliriz. Belki de çözüm süreci devam etseydi LGBTİ+ örgütleri müzakerelere etki etmeyi de gündemlerine alacaktı. Velhasıl, keşke LGBTİ+ hareketinin barış mücadelesine dair, özgülenmiş bir araştırma da yapılsa, mücadelenin tarihine dair bütüncül bir resim çizse. Bizim araştırmamız bu mücadelenin sınırlı bir dönemini inceledi yalnızca.

Raporun sonunda da söylediğiniz gibi bu bir hafızayı canlandırma çabası. Araştırmanın hatırlattıklarından, görüşmelerin ortaya koyduklarından sizi en çok şaşırtan ne oldu?

Bizi en çok şaşırtan ve düşündüren şeylerden biri bu hafıza meselesinin kendisiydi aslında. Katılımcıların önemli bir kısmı, çözüm süreci sürerken ya da hemen sonraki çalışmalarını konuşurken hatırlama ve unutmaya çokça referans verdi. Raporda da üzerinde durduğumuz bir noktaydı bu. Katılımcılarımızın birkaç yıl önce gerçekleşmiş pek çok şeyi hatırlamakta zorlandığına ya da bunların aslında çok yakın bir geçmişte yaşanmış olmasına şaşırdığına tanık olduk. Bunun önemli bir sebebi barış gündeminin üzerinden adeta silindirle geçilmiş gibi olması. Barış mücadelesinin kriminalizasyonu ve temel hak ve özgürlüklere saldırılar karşısında zorunlu strateji değişikliği de buradaki başka bir sebep. Son yıllarda barış çalışmaları sadece azalmakla kalmadı, aynı zamanda barış talebi de sessizleşti, silikleşti, âdeta Türkiye’nin ihtiyaçlarından biri değilmişçesine az duyulur hale geldi. Bir de üzerine o dönemde barış mücadelesi vermiş kişilerin son yıllarda bambaşka acil gündemlerle uğraşması gerektiği gerçeği eklenince barış hafızası da oldukça zayıflamış. Bunu görmek ilginç, biraz da üzücüydü. Ama biraz umutlu bir yerden bakarsak şunu da görüyoruz: Bunları hatırlamak, beraber konuşmak hem bize hem de katılımcılara iyi geldi. Bize ifade edilenler bu yöndeydi en azından. Araştırmacıların ikisi olarak (Güneş ve Nisan) biz de o dönemin içinde yer almış, yakından takip etmiş kişiler olduğumuzdan mülakatlar zaman zaman katılımcıyla beraber derinlere gömülmüş ortak hafızamızı harekete geçirme işlevi de gördü. Ve konuştukça, üzerine düşündükçe aslında pek çok yeni bağlantı kurmak da mümkün. Barış mücadelesinin çok aktif olduğu dönemi anlamlandırmak bundan sonrasına dair bir şeyler çıkarmamıza yarıyor. Ama bence daha önemlisi, aslında güçlü bir araya gelişlerin mümkün olduğunu ve her zaman hatırlamasak da çok uzun zamana yayılmış bir mücadele birikiminin olduğunu hatırlayıp oradan güç almamıza vesile olması. Bu belki de yeni ortaklıklar için motive edici olabilir.

Bir cevap yazın

Please enter your comment!
Please enter your name here

five × 1 =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.