Feminist Mekan Cuma Buluşmaları kapsamında 5 Nisan 2019 günü Stella Ovadia ile birlikte onun feminist olma tarihini ve tanıklıklarını konuştuk. “Feminist olmak kadınları sevmektir: Kadınları keşfetmek, ortaya çıkarmak, anlamak, tanımak. Azınlık psikolojisinden sıyrılıp ezilen bir cinse ait olmanın gerektirdiği isyan ve dayanışmayı yüklenmektir,” sözleri yıllarca kulağımıza çok yakışan küpeler oldu, çok teşekkür ederiz.

İyi akşamlar,

35 hatta 40 yıl öncesini çok da tanımadığınız birinden dinlemeye geldiğiniz için teşekkür ederim. Umarım biraz eskiye çalan dilimi anlar, idmansızlıktan ve yaştan gelen aksaklıklarımı mazur görürsünüz. Şöyle bir fıkra ile başlamak istiyorum: fransız feministlerinin bir kitabında okumuştum, muhtemelen amerikan feministlerinden alınmış bir fıkra:

Yolda kalan bir arabanın tekerleğini değiştirmek için kaç feminist gerekir?

Dört!

Biri tekerleği değiştirirken diğer üçü bunun hikayesini anlatır.

Anlatının, sözlü tarihin önemine gönderme yaptığı için aklımda kalmış olmalı: Beni bu anlatının parçası olmaya davet ettikleri için Filiz ile Cemre’ye teşekkür ederim. İnsan yaşlandıkça gençliğini gözden geçirmeyi ve dinleyen bulursa da aktarmayı istiyormuş meğer, bu daveti kabul ettiğime göre…

Benden kronolojik bir sırayla dizilmiş olaylar silsilesi beklemeyin ne olur. Zaten benim kaleme aldığım öyle bir kronoloji Birikim dergisinde var. Ayrıca Gülnur ile Şirin de anlattılar ve yazdılar. Ben daha öznel bir geçmişten sözetmek istiyorum. Muhtemelen Meltem Ahıska ile yaptığımız ve Defter dergisinde yayınlanan söyleşide değindiğim anıları sayacağım. Tekrar için özür dilerim.

Feminizmin büyük ve temel öğretisi “Özel olan politiktir”e sığınarak konuşacağım. Çünkü, herhalde biliyorsunuz, feministler siyasetin konusunu ve yapma biçimini altüst ettiler. Siyaset alanını bastılar! Özel hayatı politikanın göbeğine yerleştirdiler.

Bu akşam, feminist bir bilinç geliştirdiğimden beri, beni en çok kurcalayan sorudan sözedeceğim: Dünyanın yarısı ezilir, sömürülür, baskı altında tutulurken, kadınlar ve feminist tahliller artık ortalığa dökülmüşken nasıl olur da her kadın feminist olmaz ve hareketimize katılmaz? Yani feminist bilincin önündeki bazı engellerden sözedeceğim. Bu da yeni bir tema değil: Kadınları Sevmek yazısının sonunda değiniyorum feminist olmanın zorluklarına.

Bu akşam kendi hayatımdaki engelleri gözden geçireceğim.

Başlıkta da yazdığı gibi İstanbulda yahudi ve muhafazakar bir ailede doğdum ve yetiştim. Bir önceki yüzyılın ilk yarısı daha dolmamış. Yani neredeyse 100 yıl öncesinden sözediyorum. Bu salondaki kimi gençlerin büyükannelerinin yaşındayım. Anneleri kızımın yaşında.

Yahudi çevresi tutucu ve ürkek. Kızların yahudilerle evlenmesi ve ev kadını olması isteniyor. Bekaret önemli ama kızlık zarı diktirecek kadar değil. Ya da benim çevremde değil. Erkeklerle gezmek için hangi aileden olduklarının bilinmesi ve akşam eve belirli bir saatte dönülmesi yeterli. Babam akşam 19.15 te dönsem saati gösterirdi! Geç kalmıştım. İlk yılbaşı partisi için oğlanlar eve gelip izin almışlardı. Yıl 1958!! O zamanlar kız olduğumla ilgili kısıtlamalar bunlar. Ama evde yaşıt bir erkek çocuk olmadığından pek farketmiyorum bu durumun anlamını. Babam disiplin seviyor sanıyorum!

Yirmi yaşıma kadar yahudi gettosunda yaşıyorum. Değerlerine şüphe ile baksam ve biraz aykırı olsam da başkaldırı olarak nitelendirilecek bir şey yok. Kadınlarla ilgili ilk yazımı fransız rahibe okulunun yıllığı için yazıyorum. Bizi hayata hazırlamadıkları için yakındığım, biraz da o eski değerlerle dalga geçmeye çalışan bir yazı: “Çağdaş toplumda kadın”, rahibeler sevmiyor yazıyı ama basıyorlar, sansür yok. Aynı yıllıkta “öğrenci olmasam anarşist” olacağım ve “kayıp davaların avukatı” olduğum da yazılıyor sınıf arkadaşlarım tarafından. O zamanlar rahibe okulu sırf kız öğrenci alıyor. Ve kız okulunda okumak başlı başına bir alem. Allahtan erkek rahiplerin fransız okullarında okuyan erkekler okul çıkışı durağa geliyorlar da yüzümüz, gözümüz biraz açılıyor!

O erkeklerle konuşmak, buluşmak, okulun formasındaki şapkayı çıkarıp yolda öyle gözükmek yasak ve bunu denetleyen öğretmenler var. Ama aynı dönemde Simone de Beauvoir Bir Genç Kızın Anıları’nı yayınlamış oluyor. 1958! Ve dış dünya ile ilişki kurduğum Fransız Kültür’de bir konferans bu kitabı tanıtıyor. Simone de Beauvoir pek beğendiğim Sartre ile sevgili ama onunla aynı şehire tayin olmak için Sartre’ın yaptığı evlilik teklifini red ediyor. Ayrı şehirlerde öğretmen oluyorlar. Ayrıca aşkları da pek özel; birbirleri için vazgeçilmezler ama aynı zamanda özgürler de. Hayat boyu sürecek bir birliktelik sözkonusu ama başka daha az önemli oldukları baştan belli aşklar yaşamak yasak değil! Allak bullak oluyorum tabii!

Sinemalarda baygın amerikan romantizminin yerini otostop yapan gençlerin serüvenleri alıyor. Ve ben bunları son derece ciddiye alıp yahudi nişanlıdan ayrılıyorum ve gettodan çıkıyorum. Bir daha da evlilik kurumuyla ancak ne olduğunu açık etmek, kadınları nasıl köleleştirdiğini anlamak için ilgileniyorum. Buraya kadar olanlar en eski hayatım, hayatımın yahudi dönemi. Ama bu dönem aslında, farkında olmadan, politikleştiğim dönem aynı zamanda.

Sondan başlarsam Amerikan kolejinde okuyan erkek arkadaşım bana artı değerden, Marx’tan sözediyor. Bu bilgileri de çok ciddiye alıyorum ve soruyorum kendime: insan bunları bilip nasıl bu kadar burjuva bir hayat sürer? Ve o dünyayı terk ediyorum. Türklerin dünyasına geçiyorum. Farklı bir dünya, yazları üç ay deniz kenarına gidenlerin dünyası değil: Denizle, ilk kez İstanbul’a üniversitede okumak için geldiklerinde karşılaşanların dünyası.

Bu korunaklı yahudi dünyasından çok önemli şeyler de öğreniyorum. Yazılarımda “azınlık psikolojisi” olarak geçen davranışları, değerleri orada ediniyorum. Annemle babam cemaatlerinin hayır işlerinde çalışıyorlar. Akşam eve toplantılar yüzünden geç gelinmesi, dernek toplantılarına Dernekler Masası’ndan bir polisin katılması (Adı Haver Osman!), yahudi yetimhanesi, yaşlılar yurdu, okul çocuklarına süt dağıtmakla uğraşmak, elişleri yapıp yoksullar için kermeste satmak; o zamanlar içinde yaşadığım ortamın havası bu! Bu hem yahudilerin geniş toplumdan ayrı örgütlenmeleri demek, hem kendi cemaati ile dayanışmak demek.

Feminist olduğumda üzerinde sık sık duracağım iki kavram: yalnız kadın örgütlenmek ve her kadınla dayanışmaya çalışmak! Ama yahudi olmak, aynı zamanda dış dünyayı tekinsiz, hatta tehlikeli görmek, ürkmek, yahudilerin önemli bir deyişinde anlatıldığı gibi “hükümet işlerine karışmamak” demek. “En el eços del hükümet no me karışeyo!” Yahudicesi böyle!!

Aslında burada içselleştirilmiş örtük bir kural var: azınlıklar devlet işlerinde çalışamazlar! Bu ticareti sevdiklerinden değil Mülkiye’yi kazanacak puanları olsa bile devlet memurluğu yapamayacaklarını bildiklerinden. Bu azınlıkların üzerindeki camdan tavan! Çünkü sanıyorum böyle bir kural olsa da yazılı değil. Bu yüzden feminist olduktan sonra nasıl olur da böyle bir çevreden çıkıp genel siyasete karışabildim sorusunu çok sordum kendime. Ve anladım ki ilk hayatımın, yahudi çevremin önemli bir payı var politikleşmemde. Yukarıda sözünü ettiğim kendi cemaatiyle dayanışmak aslında önce aile ile dayanışmak biçimini aldı benim için.

Belki duydunuz Trakya Olayları diye bir şey var. Yıl 1934. Trakya 15 günde tüm yahudi nüfusundan arındırılıyor. Avrupa’da buna “pogrom” deniyor. Mesela 6/7 Eylül olayları pogrom.

Türkçe yayınlanmış kitaplar var Trakya olayları konusunda. Hitler seçimleri kazanmış, Türkiye Almanya ile birlikte katılmış Birinci Dünya Harbine ve hükümet ile basında Hitler’in yandaşları var. Cumhuriyet Gazetesi’nde Nadir Nadi gibi. Yahudi düşmanlığı yaygın ve meşru.

Bu ortamda annemin bütün ailesi o zamanların Filistin’ine göç ediyor. Orası İngiliz yönetiminde. Aile yoksul ve çocuklara buradan kösele ayakkabı gönderiliyor. İngiliz gümrüğünü atlatmak için ayakkabıları eskitmek lazım. Küçücüğüm ve pabuçları tahta banyo taburesinde sürtüp eskitmek benim işim. Feminist olduktan sonra ilk politik işim buydu diye düşündüm. Dayanışmak, eşya dağıtmak, eksik gördüklerini tamamlamaya çalışmak yahudi aile ortamında öğrendiğim değerler oldu. Yani yahudi çevrede büyümüş olmak hem özgürleşmem önünde engeller yarattı, hem de engeli aşmak için gerekli refleksleri vermiş oldu bana.

Gelelim politikleşmemin kadın olmakla ilgisine. Çünkü feminist olmak için kadın olduğunu fark etmek ve bunun toplumsal bir durum olduğunu kavramak ve politik anlamlarını düşünebilmek gerekir.

Yakın çevremde kadın olmakla ilgili ilk öğrendiğim kadınların ancak dul ya da yetim kaldıklarında evin dışında ücretli işe girdikleri, bu işlerin çoğu zaman daktilo/ sekreter düzeyinde işler olduğu.

Ailemde öyleydi: Ücretli çalışan bir kadın ya evlenmemiştir, ya babası vefat etmiştir, olsa olsa lise okumuştur ve yabancı dil bildiği için bu işleri kolaylıkla yapıyordur. Ben de tıp okuyacağıma, edebiyat fakültesinde psikoloji okuyorum. Camdan tavan denen içselleştirilmiş engellenme işbaşında.

Zaten tek tük de olsa üniversite okuyan yahudi kadınlar evlendiklerinde, ya da en geç çocuk sahibi olduklarında işten ayrılıyorlar çünkü onların ekonomik bağımsızlık diye bir dertleri yok. Evlilik geçim kaynağı onlar için. Aile çevremde de bitirdiğim kız lisesinde de durum öyle. Kadınların özgürleşmesi için ekonomik bağımsızlığın gerektiği fikri yahudi dünyasını terk ettiğimde önem kazanıyor!

Geleneksel yahudi ailesinde ekmek parasını yalnızca erkeğin kazanıyor olması kadınların evde sürekli emek harcadıklarını fark etmemi de önlüyor. Geleneksel iş bölümü durumunda kadınların nasıl erkeklerin parasına mahkum oldukları gözümden kaçıyor. Oysa Somut Dergisi için Christine Delphy ile yaptığım söyleşide Christine tamamen farklı bir aile ortamı anlatıyor: Bu söyleşi Birikim’de yayınlandı, ama hatırlatayım: Annesi ile babası eczacı ve birlikte çalıştıkları bir eczaneleri var. Sabah birlikte işe gidiyorlar. Öğlen yemek için eve dönüyorlar ve Christine annesinin eve gelince yemeği ısıtıp babasının önüne koyduğunu fark ediyor. Babası ise gazetesini okuyor. Nilgün Öneş’in bunu gayet iyi anlatan bir karikatürü var Somut’ta. Önlük giymiş bir kadın mutfakta çalışırken, erkek Kadın Sorunları başlıklı kitabı okuyor. Benim ne ailemde ne de sınıf arkadaşlarımın çoğunun ailesinde böyle bir durum yok. İş bölümü var ve kimse bu iş bölümünün kadınları nasıl köleleştirdiğini fark etmiyor.

Ama Simone de Beauvoir kanıma girdi bir kere, meslek sahibi olmak istiyorum ve Fransa’ya okumaya gidiyorum.

O zamanlara ait bir anı: İstanbul Üniversitesi’nde profesyonel rehberlik kursları açılıyor. Dil bildiğim ve Türkiye’yi gezmek istediğim için kaydoluyorum. İmtihanla giriliyor. İmtihanı kazanıyorum! Ama ondan daha zor bir engel ile karşılaşıyorum: Nişanlının ailesi haftasonları beni yanında istiyor ve ben onların sözünden çıkamayıp rehber olmaktan vazgeçiyorum!

Ama zamanla benden bekledikleri Gülnur’un deyimiyle İFFETLİ yahudi genç kız kalıpları iyice dar gelmeye başlıyor ve şeker nişanlıyla birlikte yahudi dünyasını terkedip Türkiyeli gençlerin geniş dünyasına, oradan da Paris’e geçiyorum.

Paris’te olduğum yıllar Amerika’dan kadın kurtuluşu rüzgarlarının Fransa’ya ulaştığı yıllar. Ama o harekete katılıyor muyum? Hayır!

Ben Site talebe yurdunun basılmasıyla, 12 Mart darbesinin Türkiyeli solculara yaptıklarıyla ilgileniyorum. Öğrenci derneğinde çalışıyor ve son derece erkek bir toplumla karşılaşıyorum! Burada engeller artık ideolojik. Marksist ve neredeyse Leninist bir çevreye giriyorum, tek tük kadın öğrenci var ama kimse kadınların durumundan söz etmiyor!

O kadar ki kiracısı olduğum fransız ev arkadaşım bana toplanmaya başlayan kadınlardan, orada duyduklarından söz etse de çok ciddiye alamıyorum. Takmışım at gözlüklerini: varsa yoksa toplumsal oluşumlar, çevre ile merkez ilişkileri, Türkiye solunun fraksiyonları, uzlaşan ya da uzlaşamayan çelişkileri ve bu labirentte yolumu aramam!

Paris’te o sırada kadınlar her hafta Güzel Sanatlar Akademisi’nde toplanıyorlar ve tartışıyorlar. Ünlü 343 imzalı “Kürtaj Oldum” bildirisi orada kaleme alınıyor ve yayınlanıyor. İlginç olan, ev arkadaşım kürtaj olmadığı halde ve en önemlisi dindar bir yahudi çevreden geldiği halde bildiriyi dayanışmak için imzalıyor. O zamanlar bunun ne kadar önemli bir imza olduğunu anlamıyorum!

Bu solculuk yılları kendi çelişkisini getiriyor. Hem siyasete bulaşıyorum hem kendim için olan siyasetten uzak duruyorum. Bu Türkiye soluna katılan bazı kadınlar için de böyle: hem hayatları özgürleşiyor hem kendileri için siyaset yapmanın önü düşünsel olarak kapanıyor! Çünkü 80’lere kadar özgürleşmenin teorisi solculuk ve Marksist öğreti cinsiyet körü. Kısaca, ideolojik ve örgütsel engel kendi çelişkisini beraberinde getiriyor ama bunları düşünebilmek zaman alıyor!!

Bu arada kadın olduğumu fark etmesem de etrafımdaki erkekler hatırlatmakta gecikmiyorlar. Solculuk yarattığı özgürleşme vaadiyle çelişen bir hayat dayatıyor: kızları taciz hakkı, bakire eş arama ama yoldaş saydığı ile cinsel ilişki kurma hakkını kendinde görme gibi. Eğer flört girişimlerini geri çevirirsem hemen burjuva olmakla itham ediliyorum. 68’in Cinsel Özgürlük dalgasından neden onları yararlandırmıyorum ki? Tutucu ve burjuvayım ondan! Zamanla iş daha da korkunçlaşıyor ve aralarında bulunup onları redetmem gizli polis olmamla izah ediliyor.

Aslında işin temelinde kendimi insan sanmam var! İnsan isem red hakkım da vardır, solcu olma hakkım, öğrenmeye çalışma hakkım da. Ama onlar erkek ve bana baktıklarında kadını görüyorlar! Allahtan yurtta kalan yunanlılar, vietnamlılar var da onlar teorik politik eğitimimi yapıyorlar!

Erkek Türkiyeli öğrenciler ise benim gibi dünyadan habersiz kızları maşa gibi ve eğer kızlar izin verirlerse cinsel nesne gibi kullanma peşinde. Aralarında fark ediyorum ki sabaha kadar süren tartışmalar sonunda alınan kararlar ben uyumaya gidince hemen onların istediği biçime sokulabiliyor. Boşuna kafa yorup dil döktüğümü yavaş yavaş anlıyorum.

Bu arada Ecevit seçim kazanıyor ve Türkiye’ye dönme zamanı geliyor! Yanıma feminist dergileri de alıp geri geliyorum. Feminist olmamda en önemli tetikleyici olay o zamana raslıyor. Solcu sandığım erkek arkadaşım, hamile kaldığımda kadınlar korunur deyip çocuğu aldırmam için baskı yapıyor.

Ne olduğumu şaşırıyorum! Erkek olmak açısından, benim entel solcu erkek arkadaşım ile en sıradan erkeğin arasında fark yokmuş! Ve kendimden nefret etmemek, aynada yüzüme bakabilmek için evlilik dışı çocuk sahibi olmayı göze alıyorum. Somut dergisindeki ilk yazımda var bunlar.

Somut Dergisi 1983’te yayınlandığında tekrar Paris’teyim. Gülnur’un anlattığı gibi 4. Sayfa’nın adının Feminist olmasını engellemek istiyorum çünkü yaygın bir feminist hareket istiyorum, ev kadınlarını içine alabilecek bir hareket! Ve ev kadınlarının karşısına böyle bir lafla çıkılmaz diye düşünüyorum.

Böyle korkaklıklarım çok. Dayağa karşı yürüyüş kararını “Ya yeterli katılım olmaz, caydırıcı bir düş kırıklığı yaşarsak?” diyerek frenlemeye çalışıyorum. Ama Türkiye’de aktif sol geçmişleri olan genç kadınlar ağır basıyor ve yürüyüş başarılı oluyor, çok ses getiriyor.

Yazko el değiştiriyor ve vizyon sahibi olan kurucusuna el çektiriliyor. Şirin Tekeli kendi yayınevimizi kurmaktan sözediyor ve işe koyuluyoruz. 8 Mart 1984’te Kadın Çevresi’nin kuruluşu ilan ediliyor. Cumhuriyet “Kadın hakları savunucuları şirket kurdu,” diye veriyor haberi. Kimilerinin derdi sadece yayın yapmak, feminist klasikleri türkçeye kazandırmak iken benim için Kadın Çevresi ilk tüzel kişiliğimiz. Bunu çok önemsiyorum. Bir yerimiz olmasını, kadınlara bir adres gösterebilmeyi de. Beşiktaş’ta Nurser Öztunalı’nın 15 metrekarelik yazıhanesi ilk toplantıların yeri oluyor. Kitaplığı var, olan bitenin kaydedildiği günlüğü var. Bir de Kitap Kulübü kuruyoruz. İktisatçıların Şişli’de kullanmadıkları bir lokali var. Haftada bir bizim. Erkekler gelsin mi gelmesin mi? Orada yine garip bir tavrım var: Bazı kadınlar erkeklerle kamusal alanda gözükmekten çekiniyor, onlara bu imkanı yaratmalıyız diyorum. Ayda bir erkeklere açılıyor mekanımız! Hatta Kadınlar Kahvesi hayalleri de kuruluyor.

Kitaplar hazır olmadan katıldığımız Kitap Fuarı’nda olay oluyoruz: Oraya aynalarımızla gittik ve herkes kendini o boy aynalarında gördü. Üstünde Kadın Çevresi yazan aynalar. Politik grupların Kitap Fuarı’nda yer tutup gözükmeleri bizimle o zaman başladı! Bu olay da resimlerle birlikte Kadınca’da var. Bu olay ilk sevdiğim olay çünkü çok sembolik: “Bir elinde cımbız bir elinde ayna” sözünü tersine çevirdik! Kadınlar ve yalnız kadınlar, o aynalara kadın olmakla ilgili yazı yazacaklar. Erkeklere bir defter ayırıyoruz. Kadın düşmanlığı tavan yapıyor yazdıklarında diye aklımda kalmış.

Duygu Asena’nın çıkardığı Kadınca bizim yazı yazmamızı istemişti. Ama arkadaşlar o dergiyi küçümsediklerinden red ediyoruz. Ama Kadın Çevresi’nden ayrılınca Kadınca’da yazmayı kabul ediyorum. Sanıyorum ki Kadınca kitleselleşmemize yarayacak, okurlarla dialog olacak vs. Olmuyor! Bir yıl boyunca her ay yazıyorum ve yaz gelirken “Hadi zayıflamayalım” başlığını attığım zaman sayfaya son veriliyor!

1985’te Şirin’in önerisiyle Türkiye’nin de imzaladığı Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’nin hayata geçirilmesi için bir dilekçe kaleme alıp imza topluyor ve dağıtıyoruz: Kadınlar Dilekçesi! Arkasından Ayrımcılığa Karşı Dernek kuruluyor ve artık orada toplanıyoruz. Konulu toplantılar orada mı yapılıyor hatırlamıyorum.

Dayağa Karşı Yürüyüş’ten sonra bir şenlik yapıyoruz. En sevdiğim olaylardan biri. Şirin Tekeli Kariye meydanını ayarlıyor ve Şenliğimizi yapıyoruz. Fikir Defne Sandalcı’nın. Bir Festival yapalım diyor. O Şenlikte CHP kadın kollarından propaganda yapmaya şimdi adını hatırlamadığım bir partili geliyor. Mikrofon kullanmaktan çekindiğim için söylediklerim pek anlaşılmıyor ama ilginçtir ondan sonra kadınlar için kota siyasi partilerin gündemine giriyor.

Önemli bir an Kitap Kulübü’ndeki tartışmalar. Gülnur Feminizmler’i anlatıyor ve ben kendimi radikal feministler arasında buluyorum. Şöyle diyor: sana haksızlık oluyor ama… Çünkü ben Delphy’nin kuramını benimsiyorum ve Sosyalist Feminist kuramın ne kattığını kavramıyorum. Bana kalırsa sosyalist kadınların harekete egemen olma ve önceliği cins politikasına bırakmama arzusu bu kuram. Yani alışık oldukları marksist tahlili kadınlara uygulamaktan kaçınma gayreti gibi geliyor. Sınıf politikası kadınlara uygulanamazmış gibi bir tavır. Bir de yurtdışından ithal bir tartışma gibi geliyor. Biz henüz ne kendi durumumuzu, ne Türkiyeli kadınların durumunu yeterince irdeleyip anlamamışken bu ayrım nerden çıktı diye düşünüyorum.

Kitap fuarındaki Aynalar, Şenlik, Kadın Kültür Evi’nde toplanan kadınların Boşanma Eylemi, Mor İğne en çok benimsediğim feminist eylemler. Dilekçe ile Yürüyüş bende o kadar heyecan yaratmıyor doğrusu. Sembolik ve yaratıcı yanları az olan solcu biçimler gibi geliyor bana.

Bu arada Ankaralı feministlerin çağrısıyla bir toplanma örgütleniyor. Onlar adını Feminist Kongre olarak koyuyorlar. Tartışmaların sonunda Kadınların Kurtuluşu Bildirgesi kaleme alınıyor. Yine çok değerli ve anlamlı bir bildirge. O sırada Feminist ile Kaktüs dergileri çıkmış, Ayrımcılığa Karşı Kadın Derneği, Ankara Perşembe Grubu gibi imzalarla basılıyor Bildirge. Ve kadınlara karşı şiddetle mücadele edecek bir kampanya kararı alınıyor. Gülnur’un Kampanyalar zamanı olarak anlattığı zaman.

O sırada İHD de bir Kadın Kurultayı çağrısı yapıyor. Programını düşünmek için bir araya geliyoruz. Bir taslak sunuyorum. İKD’li kadınlar henüz feministleşmedikleri için karşı çıkıyorlar. “Hukukta, Tarihte, … Kadın Açısı” gibi başlıklar öneriyorum. Kadın Açısı fazla feminist jargonmuş. Orada herkes feminist değilmiş. Önerimin başlık adları değişiyor, tamamen apolitik bir biçim alıyor: Hukuk ve Kadınlar, Tarih ve Kadınlar gibi. Yine boşuna verilmiş emek: Konuların hepsi kabul görüyor yeter ki jargon feminist olmasın. Sosyalist Kadınların Kurultayı adını veriyorum ben bu toplantıya. Sosyalist feminist grubu oluşturacak soldan gelen kadınlar toplantıyı terk ediyor ve feminist bir oluşum yaratıyorlar. Bugün hala çalışan kadınlardan bazıları o zaman bir araya gelmiş kadınlar.

Ben kendimi Feminist dergisine yakın hissediyorum; Ayşe Düzkan, Handan, Filiz Keresteci, İdil, Minu oradalar ve özel olanın politikasını yapıyorlar. Kaktüs daha uzun ömürlü oluyor sanırım ama içimi Feminist kadar ısıtmıyor doğrusu.

Bu arada 12 Eylül’de tekrar Fransa’ya döndüm ve ne öğrendiysem orada öğrendim. Kadınların Kurtuluşu Hareketinin onuncu yılı için seçkiler çıkıyor, toplantılar oluyor. Gülnur’un çevirdiği Françoise Collin’in peşinden Belçika’ya gidiyorum. Margaretha Von Trotta geliyor. Onun dergisi kültüre çok yer ayırıyor, katı, kuru teorik değil, bayılıyorum.

İstanbul’da Yazko’nun yarattığı fırsatla bir araya geliyor kadınlar, küçük gruplarda bilinç yükseltme yapılıyor, ben ancak üç ayda bir büyük toplantılara katılabiliyorum. Sonra Somut’a yazı göndermeye başlıyorum ve ikinci kez dönüyorum buraya!

Bilsak ve Bilar’daki tartışma toplantılarını, Yazko’nun hareketimizin oluşmasındaki önemini atladım. Çok sevdiğim Geçici Kadın Müzesi’ni de, fikir Nakiye’nin ve çok eğlenceli bir müze oluyor. Orada yine teorik tartışmalar yapıyoruz: Kadın Hareketi mi Kadınların Kurtuluşu Hareketi mi?

Dediğim gibi bu akşam engeller ve bu engellerin barındırdığı çelişik durumlardan söz etmek istedim.

Dinlediğiniz için teşekkür dilerim.

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.