‘Kişisel Olan Politiktir: Kadınlara Yönelik Eviçi Şiddet Verisi ve Politika’ kitabı üzerine

0
786

Kitap, üzerinde en çok veri üretilen ve en fazla bilgi sahibi olduğumuz kadınların ev içinde maruz kaldıkları, yakın ilişki şiddetine odaklanıyor.

COVID-19 salgınından çok daha eski olan küresel kadınlara yönelik şiddet salgını her koşulda sürüyor. İstanbul Sözleşmesi’ne sahip çıkmak için direnen kadınların sesleri, birlikte oldukları veya evli oldukları erkekler tarafından katledilen kadınların duyulmamış çığlıkları ile daha da yükseliyor. Tam da bugünlerde Türkiye’de kadına yönelik eviçi şiddet verileri üzerinden yeni ve yakın okumalar yapan ve politika önerilerine yer veren bir kitap yayınlandı. İlknur Yüksel-Kaptanoğlu’nun editörlüğünde NotaBene Yayınları’ndan çıkan kitap, Türkiye’de yaşayan kadınların maruz kaldıkları şiddeti, nedenleri, sonuçları ve başka ezme biçimlerine ve güçlendiren unsurlara göre aldığı biçimler açısından irdeliyor. Kitaba ben de bir yazıyla katkıda bulundum.

Türkiye Kadına Yönelik Aile İçi Şiddet Araştırmaları 2008 ve 2014 yıllarında yapıldı. Hemen söyleyelim: Bu iki araştırmaya göre evli olan her on kadından dördü fiziksel ve/veya cinsel şiddete maruz bırakılıyor. Her iki araştırmanın da kentsel ve kırsal yerleşim alanları ile bölge düzeyinde temsil niteliği var. Her iki araştırma da Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü’nün desteğiyle yürütülmüş ve verileri Resmi İstatistik Programı kapsamında erişime açık. Kitap bu iki araştırmanın verilerinin bu konuda çalışan akademisyen, araştırmacı ve aktivistler tarafından yeniden ve yakından okunması üzerine kurulu. Türkiye’de erkek şiddetinin daha önce bakılmamış birçok boyutunu sunuyor. Kitapta yazıları yer alan yazarlar, sosyoloji, hukuk, sağlık, demografi, kadın çalışmaları, iletişim bilimleri, insan hakları gibi farklı disiplinlerden ve disiplinler arası alanlardan gelen feminist araştırmacılar ve akademisyenler.

Kadına yönelik erkek şiddeti, cinsel taciz ve istismar, ısrarlı takip, flört şiddeti, dijital şiddet, çocuk yaşta ve zorla evlilik, zorbalık, siber zorbalık gibi birçok biçim ve içerikte karşımıza çıkıyor. Ayrıca, zorla fuhuş, zorla kısırlaştırma, zorla hamilelik, cinsel kölelik de insanlığa karşı işlenen suçlar kapsamında ele alınan şiddet biçimleri arasında. Şiddet deyince halen ilk akla gelen daha çok fiziksel şiddet olsa da giderek daha çok kişi cinsel, duygusal ve ekonomik şiddetin de farkında. Bu farkındalık ve görünürlük feminist hareketin, kadın çalışmaları programlarının ve toplumsal cinsiyet çalışmaları alan yazınının bir başarısı olarak değerlendirilmeli. Ancak kitap, üzerinde en çok veri üretilen ve en fazla bilgi sahibi olduğumuz kadınların ev içinde maruz kaldıkları, yakın ilişki şiddetine odaklanıyor. Araştırmalarda yer alan aile içi şiddet ifadesi kitap içinde yazarlar tarafından “eviçi şiddet”, “kadınlara yönelik şiddet” veya “erkek şiddeti” biçiminde kavramsallaştırılmış. Kitabın girişinde İlknur Yüksel-Kaptanoğlu erkek şiddetini bir insan hakları ihlali olduğu kadar toplumsal bir sorun, ekonomik ve kültürel boyutları olan bir politik mesele ve bir halk sağlığı sorunu olarak irdeliyor. “Şiddet mi artıyor yoksa görünürlüğü mü?” gibi soruları cevaplayan Yüksel-Kaptanoğlu kitabı dört alt kategoriye ayırıyor. İlk kısım kadınlara yönelik şiddet ile mücadelede kamu kurumları aracılığıyla yürütülen politikalara yoğunlaşıyor. İkinci kısım ‘eviçi şiddet ile mücadelede kadınların güçlü oldukları noktalar ile güçlerinin ellerinden alınmaya çalışıldığı durumları irdeliyor. Üçüncü kısım kadınların maruz kaldıkları şiddet biçimleri ile sonuçlarına odaklanıyor. Son kısımda ise kitabın son iki yazısı yer alıyor.

Ayça Kurtoğlu, Kadınlara Yönelik Şiddetle Mücadele Ulusal Eylem Planları’ndan üçüncüsü olan 2016-2020 dönemini kapsayan plana odaklanıyor; planda “şiddetin kadına yönelik bir ayrımcılık olduğu” ifadesi dikkat çekiyor. Bu eylem planlarını politika belgesi olduğu kadar strateji belgesi olarak da gören Kurtoğlu, kadınlara yönelik şiddetle mücadelede üç ilkeye, yani “önleme”, “koruma” ve “kovuşturma” ilkelerine odaklanarak uluslararası sözleşmelere taraf olmaktan doğan etik yükümlülüklerin altını çiziyor. Bu eylem planlarının uygulanmasında her eksikliğin kanıt üretmeyi de engellediğini söylüyor.

Gülriz Uygur 4320 ve 6284 sayılı yasalara bakarak kadınların ev içi alanda şiddetle mücadele etmeleri için en uygun araçlardan birinin hukuk olduğunu söylüyor. Araştırmalarının verilerine bakarak ve ele aldığı örneklerle Uygur şu saptamalarda bulunuyor: a) Şiddete uğrayanlar hukuka başvurmayı istiyorlar, b) Uygulayıcılar ve hizmet kurumlarında bilgi eksikliği ve olumsuz tutum yaygın, c) Tedbir kararlarıyla ilgili başvurulacak ve bu kararları yerine getirecek kurumlarla ilgili yetersizlik var. Uygur’un yazısı şiddete maruz kalanların hukuka başvurmasını sağlamak için çözüm önerileri olarak farkındalık kampanyaları düzenlenmesi, eğitim verilmesi ve merkezler kurulmasına değiniyor. Gülsen Ülker 1980’lerin ikinci yarısında Türkiye’de başlayan kadın hareketinin kadına yönelik şiddete olan ısrarlı vurgusunu belirtirken, bu alanda, mücadele, yasaların yapılması ve uygulama gibi iç içe geçen üç süreci özetliyor. Bu yazıda İstanbul Sözleşmesi gereği 2015 tarihinde ilk GREVIO Türkiye adayının belirlenmesi sürecinde iktidarın önce kadın örgütlerini dışarda bıraktığını, ardından kadın sözcüğü yerine toplumsal cinsiyet ifadesini koyduğunu, bu ifadenin LGBTİQ bireyleri de kapsadığının anlaşılması üzerine Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Ulusal Eylem Planı’nı yenilememeyi tercih ettiklerini hatırlıyoruz. Gülsen Ülker şiddet mağduru kadınların başvurusu halinde kolluk kuvvetlerinin alması beklenen önlemleri sıralıyor. 2008 araştırmasında fiziksel veya cinsel şiddet yaşamış kadınların yüzde 55’inin şiddete tanık olan ya da şiddetten haberdar olan kişilerden yardım alamadığını, 2014 araştırmasında bu oranın yüzde 38,5’e düştüğünü söylüyor.

Yıldız Ecevit ve İlknur Yüksel-Kaptanoğlu ortak yazılarında 2014 yılında gerçekleştirilen araştırma verilerine bakarak ekonomik şiddeti “Ekonomik özerklik kadınları eviçi şiddetten koruyor mu?” sorusuna yanıt arayarak anlamaya çalışıyorlar. Hareket noktaları, Türkiye’de istihdamın düşük olduğunu göz önüne alarak istihdamı da içerecek bir şekilde ekonomik özerkliğin kadınların maruz kaldığı ev içi şiddeti önleyip önlemediği. Yazarlar ekonomik özerkliği, “Kadınların sosyal güvenceli istihdam edilmeleri, ev ve arazi gibi mallardan en az birine sahip olmaları, gelirlerini nasıl harcayacaklarına kendilerinin karar vermeleri ve aile geliri içinde en az aynı oranda katkıda bulunmaları gibi koşulları aynı anda sağlamaları durumunu görmemizi sağlayacak bir ekonomik özerklik değişkeni oluşturduk,” biçiminde tanımlıyorlar.

2014 araştırmasına göre kadınların yüzde 69’u istihdamda yer almıyor. İstihdam edilenlerin şiddete maruz kalma oranı istihdam edilmeyenlerden fazla iken, istihdamın sosyal güvenceli olduğu durumlarda şiddete maruz kalma oranı düşüyor. Kısaca tek başına istihdam edilmek kadınları şiddetten korumuyor. Mal ve para sahibi olma açısından bakıldığında örneğin bankada para sahibi olmanın ve bir mülk sahibi olmanın bir ölçüde kadınları fiziksel şiddetten koruduğu söylenebilir. Toprak ve tek başına ev sahibi olmak da kadınları ekonomik şiddetten koruyan bir rol oynuyor. Araştırmada kadınların yüzde 83’ünün gelirini/ kazancını nasıl harcayacağına kendisinin karar verdiğini belirtmiş olması sevindirici. Ecevit ve Yüksel-Kaptanoğlu, ekonomik özerkliğin olmamasının fiziksel ve ekonomik şiddete uğrama risklerini arttırdığına dikkat çekerek, kadınların istihdam ve mülk sahipliği yoluyla güçlenmesini giderek muhafazakar ve otoriter hale gelen bir ülkede hayal etmenin zor olduğunu belirtiyor.

Fatma Umut Beşpınar, Zeynep Beşpınar, Hilal Arslan’ın ortak imzalı yazıları 2014 araştırmasının verileri üzerinden kadınların şiddete ilişkin tutumları ve sahip olduğu kaynaklarla şiddete verdiği tepki arasındaki ilişkiyi inceliyor. Yazarlar, iki araştırmanın verilerine bakarak şiddet gören ve en az bir kez evlenmiş kadınların bireysel kaynakları ve toplumsal cinsiyet eşitliği tutumu geliştirmeleri ile, eşlerinden gördükleri şiddetle başa çıkmak için ne gibi stratejiler izlediklerini anlamaya çalışıyor. En az bir kez evlenmiş ve eşinin ya da birlikte olduğu erkeklerin şiddetine maruz kalmış kadınların yaşadıkları şiddetle kurumsal olmayan baş etme stratejilerini incelediğimizde önemli bir çoğunluğunun sessiz kaldığını belirtiyorlar (yüzde 44). 2014 araştırması tutum düzeyinde cinsel ilişkiyi reddetmek ve kadının eşine karşı gelmesi gibi durumları şiddetin nedeni olarak görmede bir azalmaya işaret ediyor. Yazarlar bunun toplumsal cinsiyet eşitliği farkındalığı ve eşitlik doğrultusunda bir adım atıldığının göstergesi olarak görülebileceğine işaret ederken, kadınların eğitim düzeyi ile şiddeti meşru görmeme oranları arasında doğrusal bir ilişkiye dikkat çekiyor.

Ayşe Gündüz-Hoşgör’ün yazısı daha önce hakkında yazılmamış bir boyuta, kırsal kadının ekonomik şiddete maruz kalmasına bakıyor. Ekonomik şiddet, kadını ilgilendiren maddi konularda fikrinin alınmadan kararlar verilmesi, kadının mallarına ve gelirine el konulması, çalışmasına engel olunması, istemediği işte zorla çalıştırılması gibi zorlayıcı davranışları içeriyor.

Bu yazıda ekonomik şiddetin kentlerde daha sık olduğunu görüyoruz, kentlerde yüzde 30,7 kırda yüzde 21,9 olarak belirtiliyor. Kadının çalışmasının engellenmesi, kentsel alanlarda (yüzde 25), kırsal alanlardan (yüzde 16) daha yüksek. Bu oranların farklılığında kırsal alanda kadınların paraya ihtiyaç duymamalarının payı olabilir. Burada Şirin Tekeli, Deniz Kandiyoti, Gündüz-Hoşgör ve Smith’e yapılan gönderme çok yerinde: “Türkiye’de profesyonel mesleklerde yüksek eğitimli kadınların istihdamını teşvik eden devlet feminizmi, ne yazık ki kadınları en iyi eviçi ücretsiz işçi olarak konumlandıran geleneksel aile ideolojisini yeterince sorgulamamış ve bu nedenle köklü eril varsayımları değiştirecek kadın istihdam politikaları üret(e)memiştir.” Yani kadınların kamusal alana çıkması için özel alanda hiçbir düzenleme yapılmaması, kadınların eviçi rollerini hafifletmediği gibi onları şiddete karşı korumasız bırakmanın da bir aracı olmuş. Yukarıdaki üç yazı ekonomik özerkliği tanımlayarak kaynaklara sahip olmayı içerecek şekilde ekonomik şiddet konusunda kapsamlı bir okuma yapıyorlar. Bu kitabın ekim ortasında Çatlak Zemin’de Yasemin Dildar imzası ile çıkan “Ekonomik güçlenme kadınları şiddetten koruyor mu?” yazısı ile yakın zamanlarda çıkması büyük bir rastlantı oldu. Kadınların ekonomik özerkliği ve eviçi şiddet ilişkisi konusunda bu kitaptaki Ecevit ve Yüksel-Kaptanoğlu’nun makalesi ile aynı ilişkiyi sorgulayan bu yazıyı kitapla ilgili notlarımı alırken okudum. Dildar da verilerin yorumunda çalışan kadınların çalışmayanlara göre her tür şiddete daha az oranda maruz kaldıklarına dikkat çekiyor. O da Türkiye’de yaşayan kadınları ekonomik şiddet ve diğer şiddet türlerinden istihdam değil, düzenli ve güvenceli istihdamın koruduğunu hatırlatıyor.

Tuğba Adalı’nın yazısı ile kitap eviçi şiddet konusunda yeni ilişkileri irdelemeye yöneliyor. Adalı’nın yazısı çocuk ve erken yaşta evliliklerin şiddete maruz kalma oranlarını arttırdığına dikkat çekiyor. Yetişkinliğe erişmeden yapılan evliliklerde, kadınların duygusal şiddete/ istismara, fiziksel ve cinsel şiddete maruz kalmasının ve evliliğin başından itibaren oluşan dezavantajın sürekliliğine değiniyor. 18 yaşını tamamlamadan yapılan evliliklerin, büyük oranda aile kararı olduğuna dikkat çeken yazar, bu evliliklerin “evlendirilme” olarak tanımlanabileceğini vurguluyor.

Gelelim araştırma rakamlarına: 2008 araştırmasında çocuk ve erken yaşta evlenmiş kadınların yüzde 18’i 15-24 yaş grubundayken, 2014 yılında bu oran yüzde 10’a düşmüş. 18 yaş altı evliliklerde cinsel ilişkiye rıza göstermenin söz konusu olmayacağını da belirten Adalı, “Türkiye’de 18 yaşından önce evlenmiş kadınların yüzde 13’ünün, 18 veya üzeri yaşlarda evlenmiş kadınların ise yüzde 5’inin eşi veya birlikte olduğu bir erkek tarafından cinsel ilişkiye zorlandığının” anlaşıldığını söylüyor.

İnci User’in yazısı kadına yönelik şiddetin sayısı veya büyüklüğü değil anlamı üzerine. Konuya bir ruh sağlığı sorunu olarak bakarken araştırmalar üzerinden ilerliyor. User yazısını sınadığı yedi önerme üzerine kuruyor. Birinci önerme, şiddetin başka şiddet biçimleriyle birlikte gelen bir paket olduğu, ikinci önerme şiddetin kadın yaşamının arkadaşlık, nişanlılık, imam nikahlı olarak yaşama, hamilelik, erkek eşin ailesiyle yaşama gibi tüm alanları ve evrelerinde görülebildiği. Şiddetin ve mağduriyetin kuşaktan kuşağa aktarılması User’in üçüncü önermesi. Şiddet ortamında yetişen çocuğun ruh sağlığının zedeleneceği dördüncü önerme iken beşinci önerme, “sürekli maruz kalan ya da tanık olanların algısında” şiddetin normalleşip ve sıradanlaştığı. Altıncı önerme “şiddet mağduru kadınlar psikolojik sorunlar yaşamaktadırlar ve desteğe gereksinimleri vardır”. User’in her birini irdelediği önermelerinden sonuncusu ise “şiddet mücadelesinde devreye giren kurumlar”daki gereksinim ve sorunları aktarıyor. User, her bir önermeyi 2008 ve 2014 araştırmalarının niteliksel verileri ile destekliyor.

Sevinç Eryılmaz ve Özlem Ayata diğer şiddet biçimlerine oranla yeni tanımlanan bir şiddet türüne, ısrarlı takip olgusuna bakıyorlar. ABD ve Avrupa’da ısrarlı takip ayrı bir suç olarak 1990’larda düzenlenmeye başlanmış. Türkiye’de ise 2012 yılında 6284 sayılı yasada bu ifadeye yer verilmiş. TCK’da özel bir düzenleme yok, ancak TCK 123. maddesinde öngörülen “Kişilerin Huzur ve Sükûnunu Bozma Suçu” kapsamında değerlendiriliyor. Hiç evlenmemiş kadınların herhangi bir ısrarlı takip türüyle karşılaşma oranı yüzde 28 iken, en az bir kez evlenmiş kadınların karşılaşma oranı yüzde 24. En yaygın ısrarlı takip türü sürekli telefonla arayarak rahatsız etmek. Zararları görünür olmadığından olsa gerek ısrarlı takibe maruz kalmış ve bir kurum/ kuruluşa başvurmuş kadınların yarısından fazlası (yüzde 53), yaptıkları başvurudan sonuç alamadıklarını belirtiyor.

Alanur Çavlin, “Şiddet mağduru kadınların öldürülme riski üzerine” başlıklı yazısında 2008 ve 2014 araştırmaları arasındaki dönemde “şiddetin yaygınlığı açısından önemli bir değişim olmadığını” belirtiyor. Çavlin’in aktardığına göre araştırmalar “Kadının partner şiddetine maruz kalmasının, gelecekteki öldürülme riskini gösteren en temel ipucu olduğunu teslim ediyor”.

2008 yılında yaklaşık 494 bin kadın, 2014 yılında ise 667 bin kadın hayatlarının bir döneminde fiziksel şiddetin en ağır biçimine maruz kalmış. Fiziksel şiddet giderek artmış. Hayatının herhangi bir döneminde cinsel şiddete maruz kalan kadın sayısı ise üç milyonu aşıyor. Buna eşlik eden fiziksel, duygusal ve diğer şiddet türlerini eklersek bir milyonu aşkın kadının hayatı çekilmez durumda.

Çavlin erkek şiddeti karşısında hangi kadın gruplarının daha kırılgan olduğunu ve acil desteğe ihtiyacı olduğunu belirtiyor. Buna göre genç kadın olmak, özellikle erkek eşin yaşının fazla büyük olması kırılganlığı arttırıyor. Diğer bir kırılganlık nedeni ise anne veya anne adayı olmak. Araştırma sonuçları ve nüfus büyüklüğü ile yaptığı tahminlere dayalı olarak, Çavlin’in hesaplamasına göre şiddet mağduru boşanmış kadınların 151 bini aynı zamanda çocuk sahibi iken, ağır şiddet mağduru annelerin sayısı ise 124 bin civarında. Diğer kırılganlık unsurları boşanmak veya evi terk etmek olarak saptanmış. Nitekim Bianet’in 2018 yılı erkek şiddeti çetelesi, öldürülen her dört kadından birinin boşanmak istediği için öldürüldüğünü söylüyor.

Çocukları şiddetin sessiz tanıkları olarak tanımlayan Zeynep Beşpınar, Fatma Umut Beşpınar, Hilal Arslan, “Erkeklerin Deneyimleri Üzerinden Şiddetin Kuşaklararası Aktarımını Anlamak: Aile içi Şiddet Tanığı ve/veya Mağdurlarının İkili İlişkilerinde Şiddet Olgusu” incelemesini yazmış. Yazarlar şiddetin kuşaktan kuşağa aktarılması döngüsünün kırılmasını erkeğin (ve kadının) çalışma, gelir ve güvence gibi kaynakları olmasına bağlı olarak açıklıyorlar. Çocuklukta şiddet görmek veya tanık olmanın erkeği şiddet faili yapıp yapmadığını irdeleyen yazı, Albert Bandura’nın sosyal öğrenme teorisinden hareket ediyor. Alan yazını, şiddet uygulayan ebeveynin davranışına tanık olan çocukların, yetişkinlikte sorunlarla başa çıkma ve çözümlemede şiddete başvurabileceğini söylese de yakın tarihli birçok çalışmaya referansla yazarlar çocukluğunda şiddet gören ya da tanık olanların birer şiddet failine dönüşmediğine işaret ediyor. Örneğin kadının eğitim düzeyinin yükselmesi, eşinin şiddetine maruz kalması oranını düşürüyor. Ayrıca özellikle, eşi çocukluğunda şiddete tanıklık etmiş veya maruz kalmış kadınlar arasında, üniversite eğitimi almış olanların eşten şiddet görmeleri diğer eğitim gruplarına göre çok daha düşük.

Kitabın son makalesi benden. Ben de araştırmaların soruları ve verilerine bakarak kadına yönelik şiddet ve medya okuryazarlığı arasındaki ilişkiyi anlamaya çalıştım. Medya iletilerini doğru okuyanların kendi iletilerini yaratıcı ve etik biçimde üretebileceklerini belirttim. Kadınlar (ve erkekler) için şiddeti sona erdirme ve kurumsal yardım alma açısından etkili olabilecek bir medya okuryazarlığının gerekliğini aktardım. Çünkü araştırmalar Türkiye’de kadınların ev içi şiddet ve kadına yönelik şiddet konusundaki yasal ve kurumsal bilgilenmeyi yüzde 85,5 oranında halen TV’den aldığını gösteriyor. Bilgilenme için TV/radyoyu izleyen en yakın seçenekler ise şöyle: Yüzde 15,4 ile gazete/dergi, yüzde 15,3 ile internet/sosyal medya. Bence eviçi şiddeti anlamak, rapor etmek ve mücadeleye yönelik olarak kadınlar için medya okuryazarlığı, etkin bir medya izleme, alternatif içerikler üretme ve bunları dolaşıma sokma becerisi vermekten geçiyor.

Kitapta birçok yazının doğrudan ya da dolaylı olarak değindiği gibi “Kadına yönelik şiddet hakkında toplumsal farkındalık yaratma, mutlak bir zihinsel dönüşüm sağlanmasından geçiyor”. Kişisel Olan Politiktir: Kadına Yönelik Eviçi Şiddet Verisi ve Politika kitabı iki büyük araştırmanın nicel ve nitel verilerinin, farklı bakış açıları ve disiplinler perspektifinden yakından ve yaratıcı biçimde yeniden okumasını yapıyor. Kitap bu bakımdan erkek şiddeti ile mücadele ve toplumsal cinsiyet eşitliğine yönelik politikalar için bir rehber niteliği taşıyor.

Yorum yazın

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.