Feminizmin kürtaj siyaseti (ya da) Haklar bizim neyimiz olur?

0
842

Hem devletin yasal olarak bize verdiği taahhütler hem de bize bir araya gelecek bir zemin, devlete ve bize mesafeli toplum kesimlerine konuşmak için anlamlı bir dil, kendimizi mağdur değil güçlü hissettirecek bir söylem, bir siyasileşme olanağı sunan bir araç olarak hak siyasetini kolayca bir kenara atamayız.

Türkiye’de aşağı yukarı son on yıldır aralıklarla tartışır olduğumuz kürtaj meselesi, geçtiğimiz yılın sonlarına doğru Polonya’da yaşananlar üzerinden yeniden bir süreliğine ana gündemimiz olmuştu. Son haftalarımızı kilitleyen İstanbul Sözleşmesi tartışmaları ve bu çerçevede Türkiye ile Polonya’nın giderek birbirine yaklaşıyora benzeyen makus kaderi, şimdilik hafif geri duruyor olsa da bu konunun yakında daha da büyük bir aciliyetle önümüze geleceğinin işareti sanki. Benim bu yazıda niyetim bir Türkiye-Polonya karşılaştırması yapmak değil, feministler arasında görünüşe göre tam da tüketmemiş olduğumuz, kürtaja ilişkin sözümüzü nereden kurmamız gerektiği tartışmasına ucundan bir dokunmak; özellikle de kürtajı bir hak olarak savunmanın neden anlamlı ve elzem olduğunu düşündüğümü ortaya koymak.

Malum, Türkiye’de kürtajın bazı feministlerin ve sağlıkçıların ara sıra konuştuğu, bazen dikkat çekmeye çalıştığı (ama gündem kalabalığından alan bulup bir türlü dikkat çekemediği) bir konu olmaktan çıkıp ulusal mesele haline gelişi, 2012’de zamanın başbakanı Erdoğan’ın bir çıkışıyla olmuştu. O tarihe dek kürtaj, 1983’te gebeliğin isteğe bağlı olarak sonlandırılmasının yasallaşmasından ne önce ne sonra çok toz kaldırmamıştı. 2012 öncesinde feministlerin ve sağlıkçıların konuyu gündeme getirme çabasının sebebi ise, bilhassa kamu sektöründe kürtaja erişimin 2010’lara gelindiğinde oldukça güçleşmiş olduğuna ilişkin bilgiydi.[1] İstanbul’da 40’ı aşkın kadın örgütünün ve yüzlerce bağımsız kadının bir araya gelerek oluşturduğu Kürtaj Haktır Karar Kadınların Platformu, sözünü elde var olan bu bilginin üzerinden kurdu: Kürtajın yasaklanmaması yetmez, kağıt üzerinde yasal olan kürtajın fiilen ulaşılmaz kılınması her zaman mümkündür; esas olan, devletin kürtaja “göz yumması” değil bunu bir hak olarak tanıması ve bu minvalde erişilebilir hale getirmek için somut pratikler geliştirmesidir. Bu politik hat İstanbul’la da sınırlı kalmadı; koordine eylemler ve materyal paylaşımı üzerinden kürtaj hakkı mücadelesi, Türkiye’nin kalanına da yayıldı.

Bu politik tutum, birtakım eleştirileri beraberinde getirmiş, bunun üzerine başta Sosyalist Feminist Kolektif ve Amargi ekiplerinin web siteleri ve dergileri olmak üzere çeşitli mecralarda bir hayli de tartışma yürümüştü. Bütün bu külliyatın üzerinden geçmeye gerek yok; fakat bu tartışmanın tüketilmediğini ve hâlâ bir karşılığı olduğunu, Sedef Erkmen’in İletişim Yayınları’ndan çıkan kitabının[2] gördüğü ilgiden anlıyoruz. Zira kitapta “feminizm içinde kürtajın söylemsel ve politik hatları”nın tartışıldığı sayfalar, hak temelli politikalara dair aşina olduğumuz bu eleştirel argümanların benzerlerini sıralıyor. İçinde bulunduğumuz konjonktürün bu tartışmayı hem özel olarak kürtaj hem de daha genel olarak feminist politika yapma araçlarımız üzerinden sürdürmeyi elzem kıldığını düşünüyorum. Bu minvalde bu yazıda, bu tartışma için elverişli bir zemin sunduğunu düşündüğüm için Sedef Erkmen’in sayfalarında da karşımıza çıkan eleştirilerdeki kimi uğraklara değineceğim. Fakat amacım bir kitap değerlendirmesi ya da özellikle bu kitabı hedef alan bir polemik yazısı yazmak değil, politika yapma araçlarımızı ve stratejilerimizi tartışmamızın hayati olduğu bu ortamda, bu tartışmaya bir taş daha döşemek.

Kitapta özetlenen eleştirilerin birinci uğrağı, kürtaj hakkı talebinin karşı taraftan ceninin yaşam hakkı savunusunu provoke ettiği ve bizi çıkışsız bir seçim hakkı/yaşam hakkı karşıtlığına hapsettiği argümanı. Kürtaj konusunda ABD menşeli literatürde bolca yer verilen bu argümanın Türkiye’de bir karşılığı olduğuna dair bir kanıtıysa bu anlatıda göremiyoruz. Nitekim ABD’de altyapısı on yıllar alan bir süreçte oluşturulmuş olan bu karşıtlık, eyalet anayasalarından mahkeme kararlarına, parti programlarından seçim broşürlerine, kiliseler ve sivil toplum kuruluşlarının söylemlerinden sokaklardaki billboard’lara, televizyon ve internet reklamlarına, herhangi bir sağlık kurumunun bekleme odasındaki broşürlerden popüler kültür üretimine uzanan bir skalada her alana sirayet etmiş durumda; varlık sebebi bunu savunmak olan, sokağa çıkıp eylem yapan, davalar açan, hatta sağlık çalışanlarına suikast düzenleyen gruplar var. Türkiye’deyse, rejim sözcülerinin ara ara ortaya attığı, altını da çok doldurmadığı, bir alıcısı olup olmadığını dahi bilmediğimiz birtakım “doğmamış yavru” sayıklamalarının ötesinde bir cenin hakkı tartışması benim bildiğim kadarıyla yok.[3] Varsa da kimse bize bunun varlığına dair bir kanıt göstermiyor; ortada bir kanıt olmaksızın başka bir bağlamdan alınmış bir argümanın bizim coğrafyamızda da aynen geçerli olduğuna inanıvermemiz isteniyor.[4]

Birinci uğrağa eklemlenen, Sedef Erkmen’in sadece bir yerde, çok da açmadan değinip geçtiği ama aşina olduğumuz ikinci uğrak, tam da bu kadın/cenin karşıtlığı meselesi üzerinden, kürtaj hakkı talebinin liberal bir söylemi beslediği iddiası. Cenin hakkı meselesi gibi, bu da daha ziyade 1970-80’lerde ABD’de gelişmiş olan hak eleştirisi literatürünü anıştırıyor. Keza o yıllarda kimi ABD’li eşitlikçi/solcu hukukçular,[5] 1960’ların sivil haklar mücadelesinin kazanımlarının, toplumsal eşitsizliklerin yeniden derinleşmeye başlamasını engelleyemeyişinin muhasebesini yaparken, kolay bir çözüm olarak hakları topyekûn “liberal” olarak, dolayısıyla ezilenlere fayda sağlama imkanı olmayan bir nevi işgüzarlık olarak etiketledi. Son otuz yıl içindeyse bu konuda üretilen inanılmaz külliyat içerisinde, hak taleplerinin doğası gereği liberal olduğu iddiasına kadınlar, siyahlar, kesişimsellik, işçi hareketi ve azınlıklar perspektiflerinden çeşitli eleştirel cevaplar verildi. Bu kadar geniş bir birikimin özetini burada çıkartmaya çalışmam bile imkansız, fakat insan sormadan da edemiyor: Örneğin toplu sözleşme hakkı için grev yapan işçiler liberal midir ya da anadilde eğitim hakkı liberal bir talep midir? Başka bir siyasi özne söz konusu olduğunda insanın durup üç-dört kere düşüneceği bu liberallik suçlaması kadınlara (bilhassa feministlere) neden bu kadar kolay, hem de temellendirilmeden iliştirilebiliyor? Bir diğer ihtimal, bu ithamın gönderme yaptığı şeyin bu genel haklar eleştirisi değil, (yine öncelikle ABD bağlamında bir karşılığı olan) spesifik olarak “seçim hakkı” eleştirisi olması, fakat Türkiye’de 2012 öncesinde ve sonrasında bu konuda üretilen sözün “seçim hakkı” çerçevesinden özenle uzak tutulmuş olması, bu ihtimali de boşa düşürüyor. Üçüncü ihtimalse, bu eleştirinin haklara erişimin eşit olmadığı, maddi eşitsizliklerin erişime yansıdığı, hak malikliğinin farklı kesimler için farklı sonuçlar yarattığı argümanının uzantısı olması. Bu argümanın kendisinde tartışılacak hiçbir şey olmasa da, bunun sonucunun neden soyut hak kavramının altını somut mücadele ve pratiklerle doldurmak yerine kavramın kendisini “liberal” olarak çöpe atmamız olması gerektiğine ilişkin bir şey söylenmiyor.

İlk ikisi kadar hızlı geçemeyip üzerinde biraz uzunca duracağım üçüncü uğrak, hak taleplerinin bizi hukukun alanına hapsettiği, devletin çizdiği bir sahada top koşturmaya zorladığı, dolayısıyla özgürleştirici bir alan açamayacağı savı. Bu eleştiriye kısmen katılmamak mümkün değil; siyasetin resmi kanallara sıkışması, benim de aklımı feminist olduğumdan beri kurcalayan, içinde bulunduğum bütün feminist yapılarda devamlı olarak tartışılagelen, feminist olmayan muhalefet içerisinde de bir karşılığı olan bir soru. Fakat iki sebepten ötürü bu soruya cevabımız, hukuk alanında faaliyet göstermekten tümden çekilmek de olamaz.

Birincisi, elbette reel koşulların dayattığı mecburiyet. Biz hukuki çerçeveyi reddetsek de hukuk bizi reddetmeyecek ve bu ülkede yaşayan insanlar olarak, hukukun çizdiği çizgilere tabi olmaya devam edeceğiz. Kürtaj özelinde bu reel durum, yasal/yasak meselesinin yanı sıra, devletin hizmet sağlama ve erişimi kolaylaştırma konusunda hangi noktada durduğuna denk düşüyor,[6] ki bu da ancak hukuki bir çerçevede mümkün ve anlamlı. Son yıllarda karşı karşıya olduğumuz cinsten, hukuki kazanımlarımıza yönelik devasa ve şiddetli saldırı karşısında, bu alanı boş bırakmamak; koruyabildiğimiz her hakkımızı, her hukuki güvencemizi korumak; dahası bunların kağıt üzerinde kalmayıp uygulamaya geçmesinin mücadelesini sürdürmek bir zorunluluk.

Buna ek olarak ve belki de daha önemlisi, bu tartışmalarda öne sürülegelen ve Sedef Erkmen’in de kitapta bilerek ya da bilmeden kurduğu, hukukla devleti neredeyse aynı şeymiş gibi gören bakış açısında çok temel bir yanılgı olması. Hukuku sadece yasama/yürütme organları, mahkemeler ve yazılı metinlerden oluşan bir toplama indirgeyen bu çerçeve, hukukun bu alanlar dışında, gündelik hayatlarımızda, sosyal bir gerçeklik olarak nasıl işlediğinin üzerinden atlıyor. Bu kavramsallaştırmayı genişletmek, hukuki mücadelelerin nasıl işlediğini ve bunları nasıl kendi lehimize araçlara dönüştürebileceğimizi tartışabilmek için, hukuku sadece resmi kurumlar ve makamlarda “bulunan” statik bir yapı olarak değil, toplumsal ilişkilerde/toplumsal ilişkilerle var olan dinamik bir dağarcık, bir repertuar gibi düşünebiliriz.[7] Bu repertuarın çeşitli öğelerini toplumsal meşruiyet devşirmek, maddi ya da söylemsel avantaj kazanmak, yanımıza destekçi çekmek için stratejik biçimlerde kullanırız. Örneğin bu repertuarın belki en bilindik öğesi olan hak kavramı, sadece mahkeme önünde değil, sokakta da bir karşılık bulur; farklı gruplar haklara birbiriyle zaman zaman çelişen farklı anlamlar yükler, kimin neye hakkı olduğu/olmadığı üzerine iddialar ortaya sürerek bu çelişkiler üzerinden yurttaşlığımızın kavgasını mahkeme önünde ya da “devlet” katında olduğu kadar sokakta, gündelik hayatın içinde de veririz. Böylesi bir aşağıdan-yukarıya kavramsallaştırmanın, elimizdeki malzemeyi değerlendirmek açısından önemli olduğunu düşünüyorum.

Kürtaj Haktır kampanyası, bu geniş kavramsallaştırma için çok yerinde bir örnek aslında: Günlerce süren, çok katılımlı, yorucu tartışmalar sonucunda platformun adı olarak seçilen bu slogan, tam da yukarıda anlatmaya çalıştığım cinsten bir sürecin, yani soyut ve içi çok dolu olmayan bir hak kavramını alıp bunun içini doldurma, bunu kullanarak bir anlam yaratma, bu anlamı toplumsal dolaşıma sokma, bu anlam üzerinden hareketin gücünü ve meşruiyetini genişletecek bir zemin yaratma sürecinin örneği. Hak kavramının platform tarafından “hareket kurma” amaçlı kullanılma sebeplerini üç başlıkta özetleyebiliriz: Birincisi, daha “radikal” sayılabilecek feminist sloganlara kıyasla, çok daha fazla kadın ve örgütün arkasında rahatlıkla durabildiği,[8] dolayısıyla kurulan koalisyonun genişlemesine olanak sağladığı için. İkincisi, karşılığını yalnızca zaten politize olmuş çeşitli gruplar ve kesimler arasında değil, çok geniş bir toplumsal yelpazede bulan, tanıdık, anlaşılır bir dil olduğu için. Üçüncüsü, kürtajın her kadın için ağır bir duygusal travma, ancak mecburiyet nedeniyle başvurulacak bir son çare olduğu yönündeki (kimi feministlerin dahi üstlendiği) anlatının aksine, güçlendirici bir söylem olduğu için.[9]

Burada yapmaya çalıştığım, kürtajın politikasının ancak haklar çerçevesinde yapılabileceğini iddia etmek asla değil; benim de aktif bileşeni olduğum Kürtaj Haktır Platformu’na ilişkin defansif bir tavır almak da değil. Esas derdim, salt eleştirel olmak adına, hak siyasetini—hem devletin yasal olarak bize verdiği taahhütler hem de bize bir araya gelecek bir zemin, devlete ve bize mesafeli toplum kesimlerine konuşmak için anlamlı bir dil, kendimizi mağdur değil güçlü hissettirecek (isterseniz performans da diyebilirsiniz) bir söylem, bir siyasileşme olanağı sunan bir araç olarak hak siyasetini—kolayca bir kenara atamayacağımızı hatırlatmak.

Elbette, her hak mücadelesi muhakkak, doğrusal ve doğrudan bir şekilde, ve bir kerede bütün hedeflerini gerçekleştirecek diye bir şey yok. Nihayetinde kartların baştan aleyhimize karıldığı bir sistem içerisinde mücadele ediyoruz; başarısızlık ihtimali her daim mevcut. Fakat başarısızlık hak mücadelelerinin kaderi de değil: Sosyal yaşamın pek çok alanı gibi, hak mücadelelerinde de iç ve dış dinamikler, önceden bilinmesi imkansız olan, ancak sonradan analiz edip anlamlandırabileceğimiz sonuçları belirliyor. Daha bağlama özgü başka faktörlerin yanı sıra, mücadeleyi sürdüren odağın örgütlülüğü, ittifaklar kurarak genişleme kabiliyeti, toplumsal meşruiyeti ve siyasi ağırlığı, elde edilen doğrudan ya da dolaylı sonuçları etkileyen faktörler arasında. Diğer taraftan, bir talebin etrafında yürütülen mücadelenin “başarılı” olup olmadığına dair objektif bir ölçüt de yok; etrafında mobilize olunan hakkın kazanılması/korunması da bir anlık bir şey değil; bunun uygulanması ve nasıl uygulanacağı konusundaki mücadele, ucu açık ve belli bir sonu olmayan bir süreç.

Yani burada ileri sürmeye çalıştığım iddia, her koşulda doğru olan stratejinin hareketin bütün kaynaklarını/enerjisini hukuk alanına ve hak taleplerine hasretmesi değil; tersine başka alanlarda edinilen güç ve manevra kabiliyeti, hak taleplerinin daha başarılı olması için elzem. Öte yandan, belli bağlamlarda hak mücadelesinin kendisi de bu kabiliyetleri geliştirmenin bir aracı olabiliyor; bir hak mücadelesi etrafında başlayan bir hareket öz örgütlenmesini başka kanallarla büyütüp, ağırlığını artırabiliyor. Bazen görünüşte “başarısız” olan hak mücadeleleri, zaman içerisinde daha dolaylı sonuçlara evrilebiliyor: Sürdürüldüğü anda kağıt üzerinde yeni bir hak elde edememiş hatta var olan bir hakkı kaybetmiş görünen mücadeleler, bir süre sonra başka bir alanda bir karşı hegemonya aracı olarak yeniden belirip tedavüle girebiliyor; başka zamanlarda, başka alanlarda kazanımlara zemin hazırlayabiliyor.[10] Bu kadar karmaşık ve öngörülemez bir alanda, yapabileceğimiz iki şey var: birincisi, siyasi stratejilerimizi belirlerken geçmiş mücadelelerden kendimize dersler çıkartmak, fakat bu çıkan derslerin bugün, bugünün değişen koşulları altında aynen geçerli olmayacağını da bilmek. İkincisi, eldeki olanaklar ölçüsünde sahamızı iyi okumak; başka yerde olmuş olanların burada da aynen vuku bulduğunu varsaymak yerine, söylediklerimizin ve eylediklerimizin hangi somut etkileri tetiklediğini görmek.[11]

Bitirirken, son bir uğraktan daha geçeceğim: Sedef Erkmen’in feminizmin kürtaj politikasını haklara “sıkıştırmak” yerine “hayatı odağına alan ve yaşanabilir yaşam koşullarını savunan bir hat geliştirmesi (…) yaşam koşullarını ortaya seren, bu sebeple kürtajın neden bir realite olduğunu hatırlatan, sadece ölmemeyi değil yaşanabilirliğin olanaklarına işaret eden” görüşlere ağırlık vermesi gerektiğini ileri sürdüğü kısma. Bu pozisyon, bizi yine kürtajın bir hak değil, olsa olsa bir mecburiyet olarak tanımlandığı alana geri götürüyor: Sanki yaşamlarımızın koşulları daha iyi olsa, hani maddi manevi durumumuz (daha çok) çocuk doğurmaya uygun olsa, kürtaja ihtiyaç kalmayacakmış gibi.[12] Oysa kürtajın realitesi, sadece devlet daha iyi koşulları sağlamadığı için ihtiyaç duyulan bir “şey” olması değil; bunun bir hak olarak tanınmasının biz kadınların bir toplumsal grup olarak[13] eşit ve bağımsız özneler olduğumuzun, eşit ve bağımsız özneler arasındaki neyin yaşanabilir koşul olduğuna ilişkin müzakere ve mücadelelere (ki buna siyaset diyoruz) eşit ve bağımsız özneler olarak katılma ehliyetine sahip olduğumuzun bir nişanesi olması. Velhasıl, tam da Sedef Erkmen’in sözünü ettiği tarzda kendi deneyimimizi, gerçekliğimizi, arzularımızı, korkularımızı, hayallerimizi, kısacası yaşamlarımızı siyasete katabilmemizin olmazsa olmazı. Bugün kelimenin tam anlamıyla can havliyle savunduğumuz İstanbul Sözleşmesi gibi, kürtaj hakkı da bize tanıdığı öznelik hali sayesinde bizlerin daha çok, daha verimli, ve daha umutlu siyasetler üretebileceğimiz alanların açılabilmesi için vazgeçilmez.

[1] Erişimdeki bu zorlaşmanın tam olarak hangi noktada başladığını kestirmek güç; fakat Sağlıkta Dönüşüm’le başlayan sürecin burada etkisi olduğunu, birinci basamaktaki erimeyle ve performans sistemiyle arasında bir koşutluk olduğunu iddia etmek mümkün.

[2] Türkiye’deki yayınlara erişim olanağım çok kısıtlı olduğundan ben kitabın kendini değil, ancak YÖK’ün sitesinden eriştiğim tezi okuyabildim. Tezin kitaba evrildiği aşamada yapılmış olabilecek değişikliklerden haliyle haberdar değilim.

[3] Her ne kadar ağzımı hayra açmak istesem de, kabul etmek gerekir ki bunun şimdiye kadar oluşmamış olması bundan sonra oluşmayacağı anlamına gelmez; nitekim karşı-hak hareketleri, dünya çapında birbirlerinden öğrenerek de yayılabiliyor. Fakat ola ki bu yaşanırsa, burada doğacak karşı-hareketin yine de başka bağlamlardakilerle birebir aynı olmayacağını hesaba katıp, durumun özgül ve somut dinamikleri içerisinde buna nasıl karşı duracağımıza bakmak, bana bu varsayım üzerinden hak siyasetini terk etmekten daha makul bir strateji gibi geliyor.

[4] Benim gözlemleyebildiğim, bu minvalde Türkiye’de “satan” şeyin “ama günah” sözü olduğu. Fakat yukarıda tartıştığım eleştiriyi bunu kapsayacak şekilde çekiştirmek de mümkün değil, çünkü “bu bir hak” ve “ama günah” argümanları, aynı düzlemde bile işlemediği için ortada hapsolunan bir ikilik filan olmuyor.

[5] “Hukukçular”ı burada geniş bir anlamda, hukuk alanında çalışan akademisyenleri, sivil toplum kuruluşlarını ve aktivistleri de kapsayacak şekilde kullanıyorum.

[6] Devletin hizmet sağlama ve erişimi kolaylaştırma konusunda durduğu derken, devletin kürtaj sorusunda üstlenmesi gereken pozitif sorumluluktan bahsediyorum. Yani kürtajı imkanı, ilişkileri, parası olan bulup buluşturup yaptırsın’ın ötesinde (ki en ağır kürtaj yasaklarının uygulandığı bağlamlarda bile imkanı, ilişkileri ve parası olanlar her zaman buna erişebilmiştir) devletin bu hizmeti sunmakla yükümlü olduğunun, eğitiminden lojistiğine bunun sağlanmasının devletin görevi olduğunun hukuken taahhüt edilmesinden. Erişim noktasındaki eşitsizliklerin önüne geçebilmenin, kürtajın kağıt üzerinde kalmayıp gündelik hayata yansıyan bir hak olabilmesi için devlete bu pozitif rolü kabul ettirmekten başka bir yol yok.

[7] Bu kavramsallaştırma, benim bulup ortaya attığım bir şey değil; bunun üzerine (bildiğim kadarıyla Türkçe’ye pek çevrilmemiş olan) geniş bir akademik literatür mevcut. Meraklısı için kafa açıcı bir-iki örnek burada, burada, ve burada bulunabilir.

[8] Elbette bu, herkes bu sloganın ardına hiç tereddütsüz dizildi demek değil; yukarıda değindiğim gibi bu konuda epey tartışma mevcut. Demek istediğim, üzerinde en geniş mutabakatın sağlandığı politik sözün bu olduğu.

[9] Platformun isminin, sloganlarının, metin ve materyallerinin içeriğinin belirlenmesinde etkili olan başka saikler de var elbette. Ben burada yazıyı çok uzatmamak adına çerçeveyi olabildiğince dar tutmaya çalıştığımdan, örneğin Karar Kadınların ya da Ücretsiz/Erişilebilir/Güvenli Kürtaj kısımlarına girmiyorum fakat elbette bunlar, toplumsal hak kavramı tartışması vesaire son derece önemli; ilgilenenler Sosyalist Feminist Kolektif’in web sitesindeki yazı arşivi ve kampanya materyalleri üzerinden bu konulara daha yakından bakabilir.

[10] Çoğu gözlemci, 2827 no’lu yasada değişiklik yapılmamasını, yani kürtajın kağıt üzerinde hâlâ yasal olmasını o yaz sürdürülen kampanyaların bir başarısı olarak kabul ediyor. Kürtaja erişimdeki sıkıntıların artmaya devam ettiği bilgisi doğrultusunda, ben bunu çok kendimden emin olarak söyleyemiyorum. Fakat bilhassa İstanbul’daki Kürtaj Haktır Platformu’nun esas başarısını, o zamana kadar 8 Mart ve 25 Kasım’lar dışında çok da bir araya gelmeyen kadın örgütlerini, gruplarını ve feministleri bir araya getirmesi; burada başlayan birlikte iş yapma etiğinin daha sonra, şeceresi bugün aktif olan Kadınlar Birlikte Güçlü’ye kadar uzanan çeşitli mecraların önünü açması, platformun sözlerinin Gezi öncesi politize olmayan pek çok kadını parka çekmesi gibi, daha dolaylı dönüşümlerde görüyorum. Bugün birçok yorumcunun ağzından düşürmediği “Türkiye’de tek gerçek muhalefeti kadınlar yapıyor, sokağa tek onlar çıkabiliyor,” meselesinin arka planında böyle bir tarih var: Sadece kürtaj hakkı kampanyası değil elbette, ama feminist hareket/kadın hareketi bu ve bunun gibi belirli köşe taşlarından geçerek bugüne geldi ve böyle bir güç oluşturdu.

[11] 2014-2015’te yürüttüğüm, üreme sağlığı alanında uygulanan pratiklere ilişkin saha çalışmamda, sağlık çalışanlarıyla yaptığım görüşmelerde benim karşıma çıkan, kürtaj hakkı/yaşam hakkı ikiliği değil, biraz daha karmaşık bir kürtaj hakkı/hasta hakları denklemiydi. Kısaca özetleyecek olursam, devlet kurumlarında çalışan sağlıkçıların baş çekincesi, öyle pek de bir maddi getirisi olmayan kürtaj pratiğinin, bir terslik çıkması durumunda kendilerine açılan bir tazminat davası olarak dönebileceği endişesiydi. Burada da bir anlamda iki hakkın çatışmasından söz edilebilir; fakat benim buradan çıkarsadığım, kürtaj hakkı siyasetini terk edip kadınları tamamen “vicdanlara” konuşmaya mecbur bırakmak değil, bu iki hakkın çatışmadığına ilişkin, sağlıkçıları da içine katacak bir hat geliştirilmesi gerektiği.

[12] Burada benim aklıma gelen, “Kadın istemese de doğursun, gerekirse devlet bakar,” polemiği ki buna verilecek cevap yok siz çocuklara iyi bakmıyorsunuz değil, ne cüretle bize bunu söylersiniz olmalı.

[13] Bu yazıda bunu daha fazla açarak geliştirmeye yerim kalmadı, fakat burada sunduğum çerçeve içerisinde kürtaj hakkının doğurganlık statüsünden bağımsız olarak tüm kadınlar için anlamlı hatta yaşamsal olduğunu düşünüyorum. Kürtajı sadece yaşam koşullarının dayattığı bir realiteye indirgemek, bunun da gözden kaçmasına sebep oluyor.

Yorum yazın

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.