Feminist hareketin önceden belirlenmiş bir telosa kendini uyduran, birbirini takip edecek tutarlı duraklardan oluşan ve sonunda başarıya ulaşacak bir toplumsal proje olmamasından hareketle, feminist ütopya da ancak sezgisel olabilir gibi geliyor bana.

İlk okuduğum feminist ütopya Charlotte P. Gilman’ın Herland (Kadınlar Ülkesi)[1] isimli kitabıydı. O yıllarda sıkıcı bulmuştum kitabı. Kısmen genç ve ukala olmamdan, kısmen de sadece edebi açıdan değerlendirip romanın gerilimini yeterli bulmamamdan. Nihayetinde kimsenin bilmediği topraklarda sadece kadınlar ve kız çocuklarının mutlu mesut yaşadığı bir ülkenin hikayesi diye düşünmüştüm. Yıllar sonra feminist bir perspektifle ütopya okumaları yaptığımda kıymetini anladım Herland’in.

Son okuduğum ütopya ise Alexandra Brodsky ve Rachel Kauder Nalebuff’ın editörlüğünde hazırlanan Feminist Ütopya Projesi: Daha İyi Bir Gelecek İçin Elli Yedi Tahayyül.[2]      Yaşları, ırkları, işleri, cinsel kimlikleri birbirinden farklı elli yedi feministin deneme, şiir, öykü, çizim, fotoğraf ve söyleşi gibi çeşitli biçimlerle ütopyalarını anlattığı bir derleme. “Ütopyada Çocuklar Nelerle Oynar”dan tutun “Feminist Anayasa”ya, “Yeni Kelime Düzeni”nden, işitmeyen bir feministin yazdığı “Kendi sesim” adlı ütopyaya, “Müşterek Yemekler”den el işlerinden oluşan yeni sanat eserlerinin evlerde görülebileceği bir dünyayı anlatan “Devrimi Nakış gibi İşlemek” gibi pek çok hayalin bir araya geldiği gökkuşağı renginde, cıvıl cıvıl bir kitap bu. “Lezbo Adası” yahut “Memelerinize Takabileceğiniz 34 güzel Şeyin Listesi” gibi çok eğlenceli bölümler de cabası. Kitabın belkemiğini oluşturan tahayyüllerse çokluk, beden ve cinsel kimlikler ile ilgili.

Derlemede yer alan pek çok tahayyüle iflah olmaz bir mizojin veya homofobik değilseniz katılmamak mümkün değil, ama koca bir “ancak” eşliğinde. Kitabın içerdiği çoğu tahayyülün bir imkânı işaret etmekten çok hâlihazırda cebelleştiğimiz meselelerin olumsuzlanmasıyla yetinmesi bana göre en önemli eksiklik. Neden eksiklik olduğunu Ernst Bloch’un kavramları eşliğinde “ütopya” kelimesi etrafında gezerek anlatmak isterim. Bloch, Umut İlkesi[3] adlı devasa eserinde “ütopik” olandan anladığımızı genişletir ve tarihselleştirir. Bloch’un önerdiği ütopik boyut, ne yapıldığından çok kişinin onu yaparken benimsediği yaklaşımda, eylemin kendisinden çok eyleme yön veren bilinçte bulunur. Bu ütopyacı bilinç Bloch’un tanımladığı biçimiyle “umut ilkesi”ne dayanır. Peri masallarından halk şarkılarına, gündüz düşlerinden sokak gösterilerine, mimariden simyacıların deneylerine, astrolojiden mitlere kadar pek çok alanda kendini gösteren umut ilkesi, “henüz değil”in (Noch-Nicht-Seins) sezilmesidir; yani henüz gerçekleşmemiş, henüz mümkün olmayan, hatta arzu veya istek olarak henüz bilinç düzeyine çıkmamış olanın umut edilmesidir. Karşılanmadan kaldığında bir tür politik bilinçaltına dönüşen ihtiyaçların karşılanmasına yönelik bir özlemdir. Artık olamayacak olanla, henüz olmamış arasında bir yerde duran umut ilkesinin kendisi, gerekli olma nedenlerini ortadan kaldırmak için uğraşsa bile, değişmesini umduğu gerçekliğin bir parçasıdır. Bu nedenle dinamik, çelişkili ve kesinlikten uzaktır. Tamamlanmış insan ve tamamlanmış daha iyi bir dünyanın mümkün olduğu inancına dayandığı için umut ilkesi, yaratıcı ve politik enerjinin itici gücüdür. İşte feminist ütopya ile umut ilkesinin birbirine değdiği yerin bu ortaklık olduğunu düşünüyorum. Feminist hareketin önceden belirlenmiş bir telosa kendini uyduran, birbirini takip edecek tutarlı duraklardan oluşan ve sonunda başarıya ulaşacak bir toplumsal proje olmamasından hareketle, feminist ütopya da ancak sezgisel olabilir gibi geliyor bana. Sezgisel derken kastettiğim “daha iyi bir dünya”nın, “başka bir dünya”nın hayalini kurarken yaslandığımız özgürlük, eşitlik gibi değerleri içeren bir geleceğin nasıl olabileceğine dair tasavvurun, mümkün olanın, yaşamın hangi araçlarla daha iyiye dönüştürüleceğinin sezgisi.

Yine Bloch’un sözleriyle sanatın ilk basamağı olarak gündüz düşü, dünyanın iyileştirilmesine meyleder ve sanat sayesinde mümkün olan görünür hale gelir. Dünyayı genişleten gündüz düşü bilimin de içindedir. “Neticede bilim de yüzeysel bağıntıların ötesine ancak bir önceden seziş ile geçebilir. Bu seziş, münhasıran, henüz ayrıntılara inmeden meselenin tamamının bir resmini ana hatlarıyla göz önüne getiren kaşifçe denen ‘varsayımlardan’ oluşabilir.”[4] Yıllar sonra Kadınlar Ülkesi’ni kıymetli bulmamın nedenlerinden biri de Gilman’ın kitabı bu sezgiyle yazmış olduğunu düşünmem. Gilman, savaşın, kıtlığın, hastalıkların, kadınların eğitimden, sanattan ve bilimden dışlanmasının nedeni olarak gördüğü ataerkil toplumun karşısına başka bir toplum tasavvurunu koyar. Burada sezgisel olan ise, 1915 yılında yani 103 yıl önce yazılan bu ütopyada, üremenin erkekleri devreden çıkaracak şekilde tasavvur edilmiş olmasıdır. Yani Gilman mümkün olanı görünür hale getirir, başka bir imkânı tartışır. İyi bir ütopya olması için gerçekleşmesi elbette şart değil ama bugün sperme ihtiyaç duymadan kadın çiftlerin kendi genlerini taşıyan çocuklar doğurabilecekleri biliniyor.[5] Bu teknolojiye erişimin demokratik olup olmayacağı, yöntemin seçilmiş çocuklar üretmek için kullanılıp kullanılmayacağı gibi muhtemel problemler ise “şimdi ve burada”ya, içinde yaşadığımız bu zamana aittir ve artık ütopya değildir.

Feminist Ütopya Projesi adlı kitapta yer alan tahayyüllerin pek çoğu ise içinde yaşadığımız döneme ait, adı konulmuş, hatta sloganlaştırılmış, feministlerin uzunca bir süredir mücadele alanının içine dahil ve önümüzdeki ütopik geleceğin yerini işaret eden sanatın kehanetinden uzak, başka türlü olması mümkün olanın tahayyülünden ziyade talep olarak adlandırılabilecek şeyler. Mesela “Sokakta Tacizin Olmadığı Bir Dünya Tasavvur Etmek”, “Sıradan Bir Geceden Sıradan Bir Bar Anısı” adlı tahayyüllerde olduğu gibi. Türkiye’de ve dünyanın pek çok ülkesinde binlerce feminist bir araya gelerek zaten bu talepleri haykırıyor. “Geceler de bizim sokaklar da” sloganıyla yıllardır gece yürüyüşleri yapılıyor Türkiye’de. Beden ve kimliğe dair tahayyüller için de aynı eleştirilerim geçerli. Kitapta pek çok kez tekrarlanan farklılıklarımızla (bir arada yaşamak, kabul görmek vs.) sözcüğü akla hemen ütopyalarda da bir norm arzu, beden vs. olacağını düşündürüyor. İçinde yaşadığımız şu anda ve dünyada kendimizi ve başkalarını tanımlamak için kullandığımız kategorilerin en belirgini (çeşitli harfler ve kısaltmalarla etiketlendiğimiz LGBTİ+, cis, vb.) cinsel yönelimimiz olabilir ama ya ütopyalarımızda? Eve Kosofsky Sedgwick’ten[6] ödünç alarak “olasılıklar, boşluklar, çakışmalar, uyumsuzluklar ve karşılıklı anlayışlar, anlam kayması ve fazlasından oluşan açık bir ağı” (276) işaret eden bunca kuir deneyime, birikime rağmen hâlâ arzuladığımız insanın cinsiyeti üzerinden tanımlandığımız bir dünya tahayyül etmek tuhaf değil mi?

Feminist Ütopya Projesi’nde yer alan bazı yazıları ise fazla Amerikalı ve sıradan bulduğumu itiraf etmeliyim. Mesela “Belediye Arşivlerine Genç Sesler Demeç Yarışması Tarafından Bağışlanmış 2067 Yılından Kalma Bir Video Kaydı” başlıklı yazıda, ABD’de göçmenlerin vatandaşlığa kabul törenlerini eleştiren, bu tür törenlerin uygulanmadığı bir ülke hayali gibi. Yahut “Menüler geldiğinde gluten içermeyen seçeneklerin hangileri olduğunu biliyordu. Restoran çalışanlarının onun gluten hassasiyetini ciddiye alacaklarını ve mutfakta olabilecek herhangi bir çapraz bulaşmayı önleyeceklerini biliyordu”(232) gibi. “Bırakın da Oğlan Tütü Giysin”(126) adlı yazının tahayyülü ise Celine Dion gibi ortalamaların kraliçesi denebilecek bir şarkıcı tarafından uğruna klip[7] çekilebilecek, “gender free” çocuk giysileri üreten firma kurulabilecek derecede sıradan bir konu artık. Bu tür taleplerin/yazıların son yıllarda, özellikle ABD ve Avrupa’da, feminist olmanın siyaseten doğruculuğun bir parçası olarak görülmesi ve feminizmin daha kolay kabul edilebilir hale getirilmesiyle ilgisi olabilir mi dersiniz?

Kitapta en sevdiğim (evet, sevdiklerim de var) yazılardan biri ise “İşleyen Ütopya”. Seks işçiliği üzerine çalışan yazar, bir ütopya tarif etmektense “insanlara ütopik bir gelecek vizyonunu gerçekleştirebilmeleri için ihtiyaç duyacakları kaynakları bırakmak” üzerine düşünüyor ve yalnız olmadığınızı anlamak için tarihin bu kaynaklardan biri olduğunu öne sürüyor. Gereken başka bir kaynak ise geleceğe yürürken daha önce sorulmamış sorular sormaktır ona göre. Yazısını da şu sorularla bitiriyor zaten: “İçinde bana da yer olacakmış gibi yapıyorum ama ütopya gerçeklik kazandığında buralarda olmayacağımı kabul ediyorum. Bir dışlama siyaseti bunu sağlamazsa da zamanın geçişi garantiye alır. Öyleyse burada kimler olacak? Geleceği kimler için kuruyoruz?” (205)

Kitabın giriş bölümünde belirtildiği gibi, “bir yerde kökü kazınırken başka bir yerde ot gibi biten erkek egemenliği ile sürekli mücadele ederken büyük hayaller kurmak” zor. Ama ne zaman kolay oldu ki? Alessa Johns’un “Feminist Ütopyanizm”[8] adlı makalesinde belirttiği gibi, “Yüzlerce yıllık ütopya edebiyatı, feministlerin, erişilebilir olmayan bir geleceğin aksine filizlenebilir bir gelecek önerebilmek amacıyla sırtını tekrar tekrar ütopyaya yasladığını” gösteriyor.

[1] Gilman, Charlotte P. Kadınlar Ülkesi. Çev. Seher Özbay. İstanbul: Otonom Yayınları, 2014.

[2] Brodsky, Alexandra ve Rachel Kauder Nalebuff, ed. Feminist Ütopya Projesi: Daha İyi Bir Gelecek İçin Elli Yedi Tahayyül. İstanbul: İthaki Yayınları, 2018.

[3] Bloch, Ernst. Umut İlkesi. Çev. Tanıl Bora. İstanbul: İletişim Yayınları, 2011.

[4] A.g.e Cilt 1.sf.126

[5] https://www.birgun.net/haber-detay/kadinlar-20-yil-icinde-sperme-ihtiyac-duymadan-cocuk-dogurabilir-233329.html

[6] Bennett, Andrew ve Nicholas Royle, Edebiyat, Eleştiri ve Kurama Giriş. İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2018

[7] https://www.youtube.com/watch?v=WsZ6QCYMQeY

[8] Johns, Alessa. “Feminism and Utopianism”. Utopian Literature. Londra: Cambridge University Press, 2010.

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.