Filmde erkeklerin kurduğu hiyerarşi gibi kadın dayanışmasını da görmüyoruz çünkü film Michelle’in bunları, yani ikinci dalga feminizmi adım adım “aşmasının” hikayesi.

11-elle-3_w710_h473_2xKasım 2016’da vizyona giren, Paul Verhoeven’in yönetmenliğini yaptığı “Elle” (O Kadın) filminde, Isabelle Huppert’in müthiş bir oyunculukla canlandırdığı Michelle karakteri biz feministleri ilgilendirdi. Çünkü Michelle, filmin daha açılış sahnesinde yalnız yaşadığı evinde tecavüze uğrayan bir feminist.

Michelle en baştan mağdur konumunu inkar ediyor. Bir süre hiç kimseye haber vermiyor, polise gitmiyor, sahibi olduğu video oyunu şirketinde işine devam ediyor. Sevilme, korunma, yalnızlık, dışlanma gibi dertleri zaten yok. Sadece kendi hayatının öznesi olma derdi, inadı var. Kurban olmayı asla kabul etmediği için o bir “kahraman”. Bunu feminist etik ile karıştırmak çok kolay. Ancak olaylar postmodern zamanlarda bir tuhaf ilerliyor.

“Kendi” kadın adaletini adım adım tesis ederken sürekli bizi (ikinci dalga feministleri -kendisi dahil-) ters köşeye yatırıyor. Polise gitmediği için, yıllar süren feminist mücadelelerin kazanımı olan taciz- tecavüz yasaları değersizleşiveriyor. Hiçbir kadından yardım istemiyor, kadın dayanışması da boşa düşüyor. Sığınaklar, feminist psikoterapi, hepsi siliniyor. Bütün bunların yerine erkekleri kullanan (araçsallaştıran) bir özsavunma geçiyor. Yaşadığı tecavüzü tek başına kapsamaya kalkıyor. Tecavüzcünün kimliğini öğrendikten sonra onu kendi seçtiği cinsel partnerine dönüştürüyor.

Bir bilgisayar oyunu kahramanı gibi, her “game over” sonunda biraz daha deneyim kazanarak, biraz daha gelişkin bir şekilde o “level”ı tamamlamaya çalışıyor. Oyunu kuralına göre oynayınca değil, oyun içerisindeki kural boşluklarını (loophole) kendi avantajına çevirmeyi başararak kazanıyor*.

Michelle önce mağdur konumunu kabul edip sonra dayanışma, onarım ve güçlenme yoluna girmiyor. Mağdur konumuna hapsolmak o kadar korkutucu, utanç verici, kabul edilemez, o kadar eski moda, vs. ki… Cinselliğine sahip çıkarak (çok biçimli ve sapkın da olsa) kazandığı güçle mağdur konumunu inkar ediyor. Mağdur konumundan ruhsal olarak sağlıklı çıkmak için gerekli olan dolayımların pas geçilmesi, bir kısa devreyle feminizmin kazanımlarını silip süpürüyor.

Tecavüz kapsanamaz, kapsanmamalı. Tümgüçlülük fantezileri erkeklerde olduğu gibi kadınlarda da tehlikeli. Bizi ileriye doğru iten şey, görkemli bir geçmişin (kendi kendimizin ideali olduğumuz bir zamanın) özlemi, ama bu iki an arasında insanın bütün bir psikoseksüel gelişimi yer alıyor. Ben ile ideal arasında daima bir yarık vardır, tam tatmin orgazm, ölüm ya da delilik seçeneklerinden biridir[1]. Ben ve ideal (cinsel dürtüler ve feminist etik) çakıştığında, Michelle’in tümgüçlü yanılsamasının yıkıcı sonuçları oluyor: bir erkeğin diğerini öldürmesi.

interviews_paulverhoevenFilmde erkeklerin kurduğu hiyerarşi gibi kadın dayanışmasını da görmüyoruz çünkü film Michelle’in bunları, yani ikinci dalga feminizmi adım adım “aşmasının” hikayesi.

Postmodern düşünce Batı modernizminden kopuşla birlikte, öznenin nesneye, aklın bedene, erkeğin kadına hükmetmesinden kopuş, bir anlamda düşüncenin ve pratiğin “kadınlaşması” ya da dişilleşmesi. Cinsiyet maddeleştirilemez; “farklılık” sözcüğüyle ifade edilebilecek şey bir farklılaşma devinimidir. Heterolarla eşcinseller gibi, geylerle lezbiyenler arasındaki sınırlar da geçişlidir. Kadınla erkek kategorileri anlamlarını yitirir. Judith Butler’a göre cinsiyet/ cinsellik “bela”dır ya da “sayılamaz” olandır[2].

Postmodern feminizm, iyi tarafından bakarsak feminizmler arasındaki hiyerarşiyi kaldırıp kesişimsel (intersectional) olma iddiasında. Öteki ve kötü tarafından bakarsak da post-feminizmi, feminizmin öldüğünü / o sayfanın kapandığını (sonraki sayfa açıldıysa) kabul etmek demek. Kesişimsellik ise, çeşitli ayrımcılık ve sömürü sistemleri ve süreçlerinin kesişimlerinin irdelenmesi ve göz önünde bulundurulması diye özetlenebilir. Hiçbir belirli adaletsizlik, ayrımcılık, sömürünün diğerlerinden bağımsız bir şekilde işlemediğini ileri sürer. Irkçılık erkek egemenliğinden, erkek egemenliği kadın, işçi, eşcinsel, dindar, engelli, genç, zengin, vs. olmaktan bağımsız değildir bu yaklaşıma göre.

İkinci dalganın bütün gücünü arkasına almış aşıp duran Michelle, filmin sonunda bir tecavüzcünün ölümüne “vesile” olunca bir taşla birkaç kuş vurmuş oluyor. Tek bir kadınla dayanışmadan, potansiyel kurbanlar olan bütün kadınlarla dayanışmış oluveriyor: “dindar” komşu kadın, eski kocanın “genç” sevgilisi, “yoksul” gelin, “zengin ve biseksüel” iş arkadaşı, “deli” anne; epey kesişimsel değil mi? Hem de erkek egemen sistemden nemalanan tanıdığı bütün erkeklerden (zavallı ya da zalim, fark eder mi?) intikam almış oluyor. Aynı zamanda bütün bunlardan bir kadın olarak varoluş ve yaşama sevinci devşiriyor; ahlakçı ve normatif bakış açısından adlandırırsak da dolayımsız bir haz, sapkın ve yıkıcı bir zevk. Üstelik kendi kadın adaleti ve tatmini her şeyin önüne geçtiği için şimdilik en son model postfeminist kahraman bir özne oluyor[3].

Feministler olarak ne düşüneceğimizi şaşırmamız, ne hissetmemiz gerektiğini bilemeden kalmamız, yapay bir karakterle birlikte iki saatte bu kadar çok “level” aşmanın sersemliğinden olabilir. Sonuç olarak, bu filmde en sahici olan ve beni bu yazıyı yazmaya iten Isabelle Huppert’in muhteşem oyunculuğu oldu. Tabii bir de sevgili Çatlak Zemin ekibinin yüreklendirmesi, bana oldukça zor gelen bir “level”ı atlattı, bu siteye ilk yazımı da yazmış oldum.

——–

*Bilgisayar oyunlarıyla ilgili ipuçları için Hande Sakarya’ya teşekkürler.

[1] Chassequet-Smirgel J, çev. Tura N. Ben İdeali, Metis, 2005, s.38-39

[2] Collin F. Eleştirel Feminizm Sözlüğü içinde, Cinsiyet farklılığı (teorileri) maddesi, yay. haz. Hirata H, Laborie F, Le Doare H, Senotier D, çev. Acar Savran G, Kanat Kitap, 2009, s.77-80

[3] http://www.indiewire.com/2016/11/isabelle-huppert-elle-feminism-almodovar-julieta-1201744611/

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.