Tekno-iyimserlik internet teknolojileri alanında yaşanan devrimin demokratik çıktıları olacağına inanırken tekno-kötümserlik bunun tam aksi şekilde internet teknolojilerinin gelişmesiyle kitlelerin hareketsizleşeceğine ve bastırılacağına inanır.

Dijital ve çevrimiçi platformları kullanarak sosyal meselelere dikkat çekmeyi ve sosyal değişime yol açmayı hedefleyen dijital aktivizm, olumlu ve olumsuz yönleriyle bolca konuşuldu. Bizim bu yazıyı yazmaktaki amacımızsa, iyisiyle ve kötüsüyle dijital aktivizmin, fiziksel kamusal alanları, sokakları, nasıl etkilediğine dair fikir yürütmek. Bunun için atılması gereken ilk adımın, dijital ve çevrimiçi olana erişimin kendisini politikleştirmek olduğunu düşünüyoruz. Dijital ve çevrimiçi olanın, fiziksel ve sanal altyapısına kimler ulaşabiliyor? Dünya Bankası’nın 2019 verilerine göre, Kuzey Amerika bölgesinde yaşayan nüfusun %90’ı internet kullanırken, Sahra-altı Afrika bölgesinde bu oran sadece %29. Türkiye’de ise internet kullanımında hızlı bir artış olsa da toplumun büyük bir kısmının hâlâ internete erişimi yok. 2013 yılında internet kullanan oranı sadece %51 iken, 2020 yılında %77’ye yükselmiş.

Gelir düzeyi, dijital ve çevrimiçi olana erişimi doğrudan etkiliyor. Dünya Bankası’nın 2017 verilerine göre, düşük gelir düzeyi olanların sadece %14’ü internet kullanıyor. Yüksek gelirliler içinse bu oran %86. Toplumsal cinsiyet eşitsizliği, bu alanda da kendini gösteriyor. World Wide Web Vakfı’nın 2020’de yayınladığı çarpıcı bir rapora göre, dünyanın her coğrafyasında kadın internet kullanıcı sayısı erkeklere oranla daha az. Cinsiyete dayalı internet kullanım farkı, Kuzey Amerika’da %1 iken, Güney Asya’da %137’lere kadar çıkıyor. Diğer bir taraftan, internete erişiminin, toplumsal huzursuzluk ve ayaklanma anlarında hızlıca engellenebileceğini birçok ülkede görmeye devam ediyoruz. Bunun en uzun süren örneklerinden biri Hindistan olabilir. Internet Shutdowns projesi, 2012 yılından beri, Hindistan’da yaşanan siyasi ve sosyal çatışmalar esnasında yapılan internet kesintilerini takip ediyor. Örneğin, devlet şiddetinin ağır şekilde yaşandığı Kashmir’de toplamda 321 internet kesintisi yaşanmış.

Kesişimsel birçok sebepten internet altyapısından mahrum olanlar, daha en baştan dijital aktivizmin sınırlarının ötesine itiliyor. İnternet paketi ya da internet bağlantısı olan bir aygıt alacak geliri olmayanların dışlandığı ya da toplumsal cinsiyet temelli ayrımcılığın yeniden üretildiği bir aktivizm çeşidinin, eşitsizlikler üzerine kurulduğunun altını tekrar çizmek önemli. Bu eşitsizlikleri hem fiziksel hem sanal dünyada anlamak gerekiyor. Sanal altyapılarda da ayrımcılıklar ne yazık ki kaçınılmaz. Programların ve uygulamaların ödeme duvarları arkasında olduğu gerçekliğinin yanında, dijital ve çevrimiçi olanın ırkçı ve cinsiyetçi algoritmalar tarafından yönlendirildiklerine dair birçok araştırma mevcut. Örneğin, Daniela Quiroz’un opendemocracy.com’a yazdığı yazıdan[1] somut bir örnek verebiliriz. Amazon 2014 yılında yapay zeka bir yazılım geliştirerek işe alım süreçlerini iyileştirmek istiyor. Geliştirilen yazılım, yüzlerce işe alınmış ve şirkette çalışmakta olan kişinin özgeçmişleri ile yıllar içerisindeki performanslarını ve terfilerini eşleştiriyor. Amaç, özgeçmişlerle performansları eşleyerek işe alım süreçlerinde ideal aday profiline dair bir algoritma oluşturmak. Ancak, teknoloji endüstrisinde tarihsel olarak devam eden erkek egemenliği yüzünden ve erkekler hep yüksek pozisyonlara terfi ettirildiğinden, yazılım erkeklerin daha başarılı olduğu sonucuna varan bir algoritma geliştiriyor. Bu yüzden algoritmanın teknik işlerde kadınları erkeklerden daha düşük sıralamaya düşürdüğü ve cinsiyet temelli ayrımcılığı körüklediği fark ediliyor.

Bizim dikkat çekmek istediğimiz bir diğer nokta ise dijital okur-yazarlık (dijital ve çevrimiçi olanı etkin bir şekilde kullanma yetkinliği). Dijital okur-yazarlık, veri bulma/yorumlamadan, içerik üretmeye, dijital güvenlik sağlamaktan, dijital sorunları çözebilmeye kadar geniş bir alanı kapsıyor.[2] Türkiye’nin dijital okur-yazarlık karnesini gözler önüne seren çok fazla araştırma yok. Ama OECD’nin 2015 yılında Türkiye’de 5277 kişiyle yaptığı bir araştırma, bize önemli ipuçları veriyor.[3] Araştırmaya göre, katılımcıların çok büyük bir kısmının dijital okur-yazarlığı yok. Bu kişilerin sadece %8’i dijital alanda yetkinlik göstermiş. %40’ı ise temel bilgisayar programı ve uygulama testini geçememiş.

Hem fiziksel hem de sanal altyapıya erişimde yaşanan sorunlar sebebiyle, sadece dijital ve çevrimiçi olanı merkeze alan aktivizm(ler), daha en baştan eşitsizlikler üzerine kurulup birçok insanı dışarıda bırakıyor. Dijital aktivizm yürütmenin en temel adımlarından biri fiziksel altyapının herkese ulaşması ve dijital okur-yazarlığın artması için harekete geçmek. Diğer önemli adımsa, dijital ortamda yapılacak herhangi bir sosyal kampanyanın ve sosyal hareketlenmenin yukarıda bahsettiğimiz limitlerinin olacağını bilerek fiziksel kamusal alanla, sokaklarla bağlantısını asla akıldan çıkarmamak.

Tekno-iyimserlik, tekno-kötümserlik ve dijitalin sokakla ilişkisi

Dijital aktivizmi, dijital platformlarla sokaklar arası etkileşimin nasıl olduğunu düşünerek ele alalım. Yani dijitalde yürütülen aktivizmin (ister email grubu ya da Facebook grubu üzerinden haberleşen bir kitle olsun, ister Twitter’da bir hashtag altında yaygınlaştırılan bir bilgi ya da söylem olsun) sokağa, hayata, politikaya, ekonomiye ne kadar etki ettiğini ya da etki edip etmediğini düşünmek önemli. İnternet teknolojilerinin yaygın kullanımının demokratik bir dönüşüm yaratıp yaratmayacağını sorgulayan iki uç perspektifle bu ilişkiyi düşünebiliriz: Tekno-iyimserlik ve tekno-kötümserlik. Tekno-iyimserlik internet teknolojileri alanında yaşanan devrimin demokratik çıktıları olacağına inanırken tekno-kötümserlik bunun tam aksi şekilde internet teknolojilerinin gelişmesiyle kitlelerin hareketsizleşeceğine ve bastırılacağına inanır.

Diğer bir deyişle, tekno-iyimserlik bilim ve teknoloji alanında yaşanan devrimin ve internet teknolojilerinin yaygın kullanımının daha katılımcı ve daha özgür bir toplum yaratacağını savunur. Çünkü dijital teknolojiler kolektif eylemleri mümkün kılacak, kolaylaştıracak ve yaygınlaştıracaktır. Örneğin sosyal medya, demokratikleşmenin öncüsü olacak, demokratik talepleri yaygın şekilde duyurmaya yardımcı olacaktır. Ana akım medyada yer bulamayan bir talebin, örneğin trans cinayetlerinin politik tutumların sonucu olduğunun, Twitter’da yaygın olarak duyurulabilmesi gibi. Tekno-kötümser bakış açısı ise bunun tam aksi bir pozisyon tutar. İnternet teknolojilerinin yaygınlaşmasının kolektif itiraz ve eylemleri azaltacağını söyler. Çünkü “iyi hissetme aktivizmi” (slacktivizm) tıklarla, beğenilerle ve paylaşımlarla etki yaratma illüzyonuna sebep olurken, gerçekte ne sosyal ne politik ne de ekonomik olarak yaratılan bir etki vardır. Aksine, sosyal medya ile ehlileştirilmiş ve kontrol altına alınmış, dolayısıyla itiraz potansiyeli bastırılmış kitleler yaratıldığını söyler.

Dijital aktivizmin sokakla ilişkisini (ve sokağa etkisini) anlamamız için tekno-kötümserlik de tekno-iyimserlik de bütüncül bir cevap vermiyor. Yürütülen aktivizmin nasıl örgütlendiği, bunun kitleleri örgütlemede nasıl rol oynadığı, özgün ve yerel dinamiklerin seyri ve bu ikisinin birbiri karşısında nasıl konumlandırıldığıyla epey ilgili. Dolayısıyla, dijital ve fiziksel aktivizm birbirinin ikamesi değil, aksine tamamlayıcısı. Dijital platformlar, fiziksel kamusal alanda söylenemeyen, dile getirelemeyenlerin, tezahür edebildiği bir alan. Kamusal alanda sessizleştirilenlerin kendilerini dijital platformlarda ifade edebilmelerinin politikliği su götürmez bir gerçek. Ama diğer bir soru şu: Her politikleşen konu üzerinden orta ya da büyük çaplı bir mobilizasyon gerçekleşiyor mu? Yoksa dijital alandaki yankı odalarında, sadece birbirimizin dediklerini duyup, “demobilize” mi oluyoruz? Bu sorular üzerine bizim cevabımız ise şu olacak: Dijital alanlar ve sokak birbirinin yerini almayan ama birbirini destekleyen ve günümüz koşullarında tamamlayan örgütlenme mecraları. Arap Baharı, İşgal Eylemleri ve Gezi gibi birçok örnek üzerinden materyal ve sembolik buluşmaların ve kamusal alanların birlikteliği olmadan kitlesel ve büyük bir direnişi, karşı duruşu örgütlemenin neredeyse imkansız olduğunu gördük.

Tweetlerden sokaklara (ya da eş zamanlı olarak tam tersi)

Dijital aktivizmin sokakla ilişkisini düşünürken, hâlâ devam eden ve bir kısmı da başarılı olan Türkiye’de yaşanan güncel işçi eylemlerini değerlendirebiliriz. Migros, FarPlas, Trendyol ve YemekSepeti eylemleri internet teknolojilerinin hem kendimizi ve direnişin koşullarını örgütlemeye hem de kitlesel itirazı örgütlemeye nasıl aracı olabildiğini yeniden düşündürdü. Kendimizi ve direnişin koşullarını örgütlemekten kastımız, dijital teknolojileri kullanarak gruplar kurmak, ağlar oluşturmak, örgütlenmekle hemhal olacak kişileri bir arada tutmak, yani direnişi kurmak ve tartışmak (örneğin bir Whatsapp grubu kurarak ya da fiziksel buluşmaları email gruplarında planlayarak bir araya gelip işçilerin yaşanan sömürü pratiklerini duyurması, paylaşması ve değerlendirmesi). Toplumsal hareketliliği örgütlemekten kastımız ise bu sömürü pratiklerini duyurmak, içerik yaygınlaştırmak, eylem için belirlenen tarihi duyurmak ve kitlesel destek istemek ya da dijital kanıt oluşturmak (örneğin polisin işten atıldığı için hakkını isteyen işçilere saldırdığı anın videosunu çekip paylaşmak). Yani, direnişin koşullarını ve toplumsal hareketliliği/desteği örgütlerken, dijital ve fiziksel alanlar arası etkileşimin nasıl seyrettiği (özellikle baskı ve cezalandırmanın boğucu olduğu otoriter yönetimlerde) önemli. Toplumsal hareketliliği fiziksel olarak örgütlemek gerekmiyor elbette. Dijital ve sembolik olarak da birliktelik duygusunu ve hissini kurmak da bu tanımın bir parçası olabilir.

Örneğin, 2016 LGBTİ+ Onur Yürüyüşüne getirilen yasak ve polis müdahalesi sonrası “dağılıyoruz” diyerek sokaklara, mekanlara, evlere dağılan insanlar online basın açıklamalarını sosyal medyada paylaştığında da fiziksel olmasa da sembolik ve ortak bir kamusal alan kurmuş oldu ve direnişin parçası hâline geldi. Ya da 8 Mart feminist gece yürüyüşlerinin örgütlenmesi aşamasında online mecralardan örgütlenme süreçlerine davet için açık çağrılar yazılması gibi. Hele ki amaç ulusaşırı bir örgütlenme olunca, dijital platformlar daha da öne çıkabiliyor. Bunun bir örneği, hetero-patriyarkal devletlerin sınırlarıyla birbirinden fiziksel olarak ayrı düşen ama dijitalde örgütlenen ve dayanışan İranlı LGBTİQ+ mülteciler. İran-Türkiye-Kanada arasında bilgi ağı kuran mülteciler, ulusaşırı dijital haberleşme ağlarını kullanarak, bu ülkelerin yerelinde örgütleniyorlar. Kanada’ya yerleşmiş olanlar, göç etmeye başlayanlara hayati önem taşıyan bilgiler veriyor. İran’ı en güvenli şekilde nasıl terk edebileceklerini bu ağlardan öğreniyorlar. Ya da transit ülkesi olan Türkiye’ye gelenler için mültecilik başvurusuna dair bilgiler veriliyor. Türkiye’de ve Kanada’da iş ve kalacak yer bulmak için sürekli bir dijital aktivizm yürütülüyor.

Tabii ki belli özgün, yerel, ekonomik ve politik koşulların da aktivizmin çıktılarını belirlediği bir gerçek. Daha açık yazmak ve güncel eylemler örneğinden devam etmek gerekirse, sefalet maaşlarının (ve ücretin ötesine geçen sömürünün) ve sendikal eylemliliği engellemek uğruna yüzlerce, binlerce işçiyi işten atan ve karşısında herhangi bir kamusal denetim sistemini bulmayan sermayenin gerçeğini de başarılı şekilde duyurmak gerekiyor. Son eylemler örneğinde bu duyuru kimi zaman sosyal medyada bir hashtag altında örgütlenerek ama kimi zaman da yerelde bir süpermarket şubesinde son ses bağırarak yaşanan haksızlığı anlatmakla oldu. Bazen de bir videoyu yaygınlaştırmanın yanında işçilerin eylem çadırını ziyaret ederek ve fiziksel birlikteliği kurarak oldu. Kısacası hem siber hem de fiziksel kamusal alanlar yaratarak ya da bu alanları etkin biçimde kullanarak. Artık etkili ve başarılı bir eylemi, modern sosyal hareketlerin bir parçası olmadıkça ve teknolojiyi iyi kullanmadıkça örgütlemek zor. Fiziksel ve dijital etkileşimi birbirini tamamlayan ve destekleyen şekilde konumlandırmadıkça etki yaratmak ise neredeyse imkansız. Evet devrim televizyonlarda gösterilmeyecek ama sadece tweet’lenmeyecek de.

[1] Daniela Quiroz. 2019. “Why do algorithms replicate inequalities in gender and race?” OpenDemocracy. 07.11.2019. https://www.opendemocracy.net/en/democraciaabierta/por-qué-los-algoritmos-replican-las-desigualdades-de-género-y-raza-en/

[2] Unesco – Institute for Statistics. “A Global Framework to Measure Digital Literacy” (Dijital Okur-yazarlığı Ölçmek için Küresel Bir Çerçeve) http://uis.unesco.org/en/blog/global-framework-measure-digital-literacy

[3] OECD. “Skills Matter: Further Results from the Survey of Adult Skills: Turkey Country Note” (Yetişkin Becerileri Anketinin Sonuçları) https://www.oecd.org/turkey/Skills-Matter-Turkey.pdf

Bir cevap yazın

Please enter your comment!
Please enter your name here

six − 4 =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.