Pozitif ayrımcılık nereye kadar? Politik doğruculuk ne işe yarar, mücadele davanın topraklarından doğmadıkça? Soma katliamı ve 3 yıllık dava süreci üzerinden Türkiye’ye hakim olan dedikodu çemberi, onun içinde kalan kadınlar, evlerden ‘kurtulamayan’ gelinler, aynı davada buluşmuş kadın avukatlar, ilçenin yazılamayan pavyon haberleri, yerel gazetecinin önemi ve örgütlerin mansplaining’ine uzandık.

10 Temmuz sabahı, nöbetin ilk günü aileler öğlen saatlerinde bir basın toplantısıyla ertesi gün görülecek olan duruşmaya katılım çağrısı yaptılar.

Yazının genelinde yer yer ilçe değiştireceğiz ama bulunduğunuz ilçeden hikayeler bulacağınıza şüphe yok. Soma, benim için bu yazı özelinde kadınların, genelde de Türkiye’nin ortak hikayesini ortaya çıkaran bir örnek oldu zira yıllar içinde.

Manisa Akhisar’da 9 Temmuz’a tarihlenmiş olan Soma Katliamı Karar Duruşması öncesinde davanın 2015’ten beri mimarı olmuş olan avukatlarıyla konuşuyoruz. “Bu, kesin bir karar duruşması olacak, artık son sözler soruldu sanıklara.” Olmadı.

2015’ten bu yana verilen emek 11 Temmuz’a, yani yeni başkanlık kabinesinin açıklanacağı tarihe bırakıldı. 51 sanıklı davada tutuklu 5 kişiye 15-22 yıl arası cezalar verildi, 38 kişi beraat etti, 8 kişi de ufak tefek cezalar aldı. Bir de 1 ila 3 yıl arası meslekten men cezası alanlar var.[1]

Bu duruşmada sanık koltuğunda tek bir kadın görmüyorsunuz. Yargılananlar içinde tek bir tane kadın mühendis, denetmen, kamu görevlisi yok. Bu iyi bir şey mi dersiniz? Belki de büyük şehirlerde politik doğruculuk ya da pozitif ayrımcılıkla kafalara vura vura aralara serpiştirilen kadın çalışanlar meselesi, henüz büyük şehirlerin dışına çıkamamış bir konu olarak karşımızda duruyor. Şirketin genç tutuklu patronu Can Gürkan, 2000’lerde açılan Soma Kömür İşletmeleri A.Ş’nin kurucusu Alp Gürkan’dan bu koltukta oturma görevini devralmış bir isim. Saltanat yalnızca sarayda başlamıyor.

Fonda erkek dünyası

Soma Katliamı’nı, gerçekleştiğinden bu yana bir gazeteci olarak izliyorum. Yaşananlar sıcağı sıcağınayken maden, şirketin çetelesi, üretim şartları, üretim hırsı, işçi sağlığı ve güvenliği haberlerinin yanında arka plandan kokusunu aldığımız bir erkekler arası dünya kendisini hep hissettirdi bugüne kadar. O hissi oluşturanlar ise şunlar: işçilerin vardiyalarını düzenleyen ve madencilerden de biri olan dayıbaşları, yerel kaynaklarımıza ve ‘sohbetlerde’ erkek gazetecilerin aktardığı izlenime göre akşamları açılan ve öğrenciden öğrenci olmayana geniş bir skalada çalışan kadınlarıyla varlığını sürdüren pavyonlar, o pavyonların varlığına “Soma’nın zaten bir madenci kenti olmasının” neden gösterilmesi. Madenden çıkan işçilerin kıyafetlerini yıkayıp paklayan, önüne yemek koyan, evi çekip çeviren, onlar öldükten sonra yas tutan, ne yapacağını bilmeyen, dul kalan kadınlar bir de.

4 yıldan sonra yaşananların asıl sıcaklığının geçtiği günler ve katliamın son duruşmalarına geldiğimizde haberin ilk unsurları için söylenenler söylenmiş; üretim hırsı, Türkiye’yi yöneten dev holdingler konuları ucundan kıyısından tartışılmış; geriye ise tam da girilememiş haberlerimiz kalıyor elde—Nedir bu Somalı kadınların esas sorunları? Nedir bu arka fondaki erkek dünyası?

Esas konu gerçekten “dul kalan” kadınlar mı?

Her sene katliamın yıldönümünde mezarların başına giden, ya da anneler gününü kocası olmadan, çocuğuyla geçiren yazık olmuş dul kadınlar haberlerinin ötesinde bir bakış açısına ihtiyacımız olduğu kesin. Mesele o haberleri nasıl yapacağımızda.

Karar duruşması için verilen bir günlük arada, Somalı aileler Akhisar Ağır Ceza Mahkemesi önünde nöbet tutmaya karar veriyorlar, bu yüzden kalabalık dağıldıktan sonra sohbet edecek fırsatımız bol. Bir tevatür olarak, haber yaparken “Ailelerin bazıları çocuklarının ölümünden sonra gelinlerini eve kapattı,” cümlelerini duyuyorum. Nedeni gelinlerin tazminat ve yapılan yardımlardan faydalanmış olması, ailelerin de “bu gelirin elden gitmesini” istemiyor oluşu. Kim bu aileler?

Şimdilik toprağa gömdüğümüz haberler

O kişilerden olduğu iddia edilenlerden birinin “reisiyle” sohbetteyim. Birbirimizi en az 3 yıldır biliyoruz. Bana gelininin ne kadar özgür olduğundan, istediği zaman başka eve taşınabileceğinden bahsediyor. Bu iyi haber, ama etraftakiler bu bilgiyi doğrulamıyor. İşin kötüsü, ben de bu süreçte gelinleriyle zaten hiç tanışmıyorum, o da iddiaları kabul etmiyor. Üzgünüm, elimde bir başka kanıt da yok, olması için sahiden Soma’da bir süre yaşamam gerekiyor. Çünkü elbette kimse yine de dışardan olan birilerine güvenmiyor, bu mesele öyle ortalıkta konuşabileceğin bir haberden öte, yaşayarak görebileceğin bir haber olma özelliğini koruyor.

İlçede pek çok kadının katliamdan sonra adının kötüye çıktığı, hakkında milyon tane dedikodu yapıldığı yönünde haberler de sürekli duyduklarımızdan biri. Bunun temel sebepleri kadınların eşlerinin ölümü nedeniyle devletin ödediği tazminat ile AFAD üzerinden ailelere aktarılan yardımlardan sonra açıkça “sınıf atlamaları” ve bu ilçede kalmaya zorlanmaları. Gidip kendisine yeni bir hayat kuran bir örneğe rastlamadığımızı belirtmeliyim, rastlayan varsa da mutlaka ben duymamışımdır, haklarını yemeyeyim. Bu bahsettiğim haberleri yapmak, yerelde Soma’nın ruhunu öğrenmek genelde ise dedikodu kisvesi altında her birimizi çürüten o kafayla hesaplaşmayı gerektiriyor. Herkesin politik doğruculuğu kendine, konu “–mış gibi” davranarak geçiştirilemiyor.

Gezip tozmak mümkün değil

10 Temmuz akşamı oturup sohbet ettiğim kadınlardan biri[2] ne kadar genç gözüktüğümden bahsediyor. 29 yaşındayım ama ona göre maksimum 18 gibiymişim. Haklı bir konuya parmak basıyor. Soma’da kadınlar ve erkekler olduğundan en az 20 yaş fazlasını gösteriyor. 48 yaşında biriyle konuşurken 68 olduğunu düşünebiliyorsunuz. Galiba bunun adı “yıpranma payı”. Ölen kocasıyla görücü usulü evlendiğini ve arada onu dövdüğünü anlatıyor. “Olsun,” diyor, “Ben onu çok seviyorum.” 22 yaşındaymış evlendiğinde, etrafındakilere göre ise geç yaşta evlenmiş. Liseyi bitirdikten sonra okumaya devam etmek istemiş ama babası izin vermemiş. Bugün ölen babasıyla hesaplaşıyor; “Madem okutmayacaktın beni, neden liseye gönderdin?” Ona da pek bir şey diyemiyor, zamanına göre haklı buluyor. Bu yaz kendi kızını evlendirdiğini anlatıyor. Devletin Somalı ailelere verdiği devlet kurumu işi imkanından kızını liseden sonra yararlandırıp, üniversite okumasına müsaade etmiyor. Kızı ona “Neden beni okutmadın da iş hayatına attın hemen, ben üniversite görüp gezmek tozmak istiyordum,” diyor. Tarih, tekerrürden değil de neyden ibaret? O da tam bilmiyor.

İnce ilişkiler adı önde olmayan kadın avukatlara emanet

Soma Katliamı davalarının bitmediğini söyleyebiliriz. Özellikle sol çevreler bilir, bir davada kamuoyu oluşturmak için gerçekten kilometre taşları döşenir. Bu yüzden gözüken mimar öncelikle davasının peşini bırakmayan aileler, sonra Soma’daki örgütlü insanlar ve bir de avukatlar. 100’den fazla avukatın müdahil olduğu davada, avukatların çoğunluğunu kadınlar oluşturuyor. Biz meseleyi öne çıkan erkek avukatlar üzerinden görsek de izlenimime göre meselenin arka planında kalan incelikli ilişkileri kadın avukatlar dokuyor.

Kadınlar için il değiştirmek

Manisa’daki örgütlü kadın sayısı çok fazla değil ama hayatını kadınları örgütlemek için değiştirerek Soma’ya yerleşmiş kadın sayısının hatrı sayılır. Soma gibi özellikle yakınlarını kaybetmiş ve dolayısıyla daha da kendi içine kapanmış bir ilçede, kadınlar kadınlarla ilişki kurmak için oraya taşınmış, günlerini gecelerini o kadınların biraz “açılması” için geçirmiş. Bir yeri değiştirmek için orada var olmak gerekiyor tabii ama “örgütlemeye giden” olmak da konuşmamız gerekenlerden bir diğeri. Bölgenin nabzına uygun olanın, “kadınların kadınlarla konuşması” gibi görülebilir, ama başka türlü bir örgütlenme pratiğini geliştirmeye ve başka bir iletişim kurabilmeye de mecburuz. Aksi halde de konu kadın ve erkeklerin de ayrı ayrı kendi içinde, kendi yağında ve kendi dertleriyle kavrulmasına yol açıyor. Konuşamadıklarımız, yüzleşemediklerimiz ve örgütlemeye gittiklerimiz, bu yazıda yer yer değindiğimiz gibi “politik olarak doğru” bir davanın yüzeysel bir konumda kalmasına neden oluyor. Genel olarak konuşan örgüt adamlarının yanında örgüt kadınlarını da görmek “umut verici”. Ama mesele kesinlikle toptan bir değişim geçirmekte.

Manisa’nın “popülerliği”: Toprakta tutmayan maya

Burada bir parantez açarak sözü Manisa’nın “popüler” Soma’sına bağlı köyü Yırca’ya getireceğim. Danıştay’ın “kesilemez” kararını Kolin Holding’in 6666 zeytin ağacını köklemesinden sonra verdiği ilçe olarak da tanınan Yırca, termik santrali püskürtmüştü. Ama kötü haber şu ki o santral çok da uzak olmayan bir köye, Kayrakaltı’na yapıldı bile. Yırca’da kadınlar kendilerine “Yırca Hanımeli El ve Ev Ürünleri” gibi bir yapı kurarak hem direniş zamanındaki rüzgarı arkalarına aldılar hem de başka türlü bir geçim yolunu kendileri deneyimlediler. Aynı şey, Soma’da da gelişiyor. Kurulan “Soma Emekçi Kadınlar Kooperatifi” içinde kadınlar kendi emeklerini bir kooperatif çatısı altında satıyor. Soma ve Yırca’yı birlikte düşününce Manisa’nın bu yırtıcılığı yaşaması boşuna değil. Eskiden ağırlıkla tütüncülük ve madenciliğe nazaran kadın ve erkeğin biraz daha eşit şartlarda yürütülebileceği çiftçiliğin hakim olduğu bu topraklara termik santral kuruluyor, o da vahşi madenciliği getiriyor.

Aileler 11 Temmuz’da görülen karar duruşması sonrasında yapılan açıklamada

Çiftçilik sonlanırken, köylüler madenciliğe mahkum ediliyor; böylece kadınlar yavaş yavaş eve daha çok alışıyor. Sonra ortaya “Ama burası madenci şehri,” argümanı çıkıyor. Toprakta kendiliğinden yetişmeyen ürünün mayası tutmayınca sonuçları yırtıcı oluyor. “Yani hırsızın hiç mi suçu yok?” sorusu meşruiyet kazanıyor.

Megafon sevdası yerli yerinde

Toprak deyince, aklıma bu toprakların örgütlenmeleri geliyor. Karar duruşmasından sonra elimizde kalan şeye de dikkat çekmek istiyorum. Türkiye için biraz Gezi sonrasına ait bir bakış açısıyla İstanbul, Ankara gibi şehirlerden gelen bir avuç sendikacı, işçi örgütleri, parti bileşenleriyle bir forum düzenlendi. İnanılmaz ama Umut Parkı’nın içinde birbirinin elinden megafonu almaya çalışan bir yuvarlak gördük. Aileler ise bu çemberin dışında bırakıldı. Mansplaining her yerde mansplaining heval. Tam da karar duruşması çıkışında yapılan “Bu mücadeleyi bırakmayacağız,” konuşmaları, Türkiye’deki solun özetini geçiyor. Avukat Nergiz Tuba Aslan’ın müdahalesiyle dikkatler bir nebze ailelere dönebiliyor.

Bugünlerde Ankara HSK önünde biber gazıyla finali bulmuş, “kadınların ön planda tutulduğu” “Adaleti yeryüzüne çıkar!” yürüyüşü sona erdi. Tüm ailelerin katılmadığı bu yürüyüş temsili bir halde devam etti, örneğin bu yürüyüşün içinde de bir örgütlenmenin varlığını, ön ayak olduğunu görüyoruz. Peki mesele tam olarak nerede başlıyor? Mücadeleyi ayrıştırmakta mı, bir yol bulup birleştirmekte mi?

Neden yerel muhabir şart?

Esasa gelirsek, Soma’da kadınlar dedikodu çemberinden çıkamıyor, gelinler ailelerden “kurtulamıyor”, madencilik düzeni sona ermiyor, adalet makamı patronu koruyor, mansplaining bitmiyor, kadınlar özgürleşemiyor, doğa kendi haline bırakılmıyor. Bu konular biraz da konuşmaya başlanarak aşılabilir ya hani, bunları detaylarıyla yazabilecek yerel bir muhabir maalesef bulunmuyor.

Sesler yeraltından geliyor: Hak, hukuk, adalet

Bugünden bakınca bir tık uzaktan umut göz kırpıyor; Sosyal Haklar Derneği’nin bu yaz dördüncü kez düzenlediği yaz okulu, ailelerin çocuklarının hayatına şimdilik “renk” katıyor. Elimizde kalan ve umut vaadeden, içinde bulunduğumuz kuşağı tartışabiliriz ama sonraki kuşak “Belki,” dedirtiyor. “Bir umut bir adım atabiliriz.”

Termik santral ve madenlerin bitirdiği, eskinin tütüncü toprakları hepimize küllerin arasından sesleniyor; Hak, hukuk, adalet, hak, hukuk, adalet…

[1] Soma katliamı sonrasında ilçede yaşananları izlediğimiz detaylı bir dosya için göz atabilirsiniz; http://acikradyo.com.tr/dosya/soma-nobeti

[2] Bu yaptığımız sohbet kayıt altında olmadığı için isim vermiyoruz.

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.