Haziran ayında üç gün boyunca İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları bünyesinde “Kadınlardan Güçlenme Hikâyeleri” isimli gösteri-performans sergilendi. Bu gösteri, daha önce oyunculuk ve performans deneyimi olmayan kadınların anlatmak istedikleri hikâyeleri nesneler ve kukla aracılığıyla sahneye taşıdıkları bir deneyim oldu. Kadınlardan Güçlenme Hikâyeleri’nin gerçekleşme sürecini yönetmeni Emre Koyuncuoğlu ve gösterinin doğaçlama çalışmalarını üstlenen oyuncu ve Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı gönüllüsü Zuhal Güreli’den dinliyoruz.

“Kadınlardan Güçlenme Hikâyeleri” nasıl ortaya çıktı?

Emre: İBBŞT Çağdaş Gösteri Sanatları Merkezi (ÇGSM)’de yaptığımız atölyelerin bir bölümü mesleki anlamda sanatçılara yönelik, bir bölümü ise sanat politikası olarak öncelediğimiz ve çalışmak istediğimiz temalar çerçevesinde sivil toplum örgütleri, kurumlar ve derneklerle birlikte, farklı alanlardaki toplumsal hassasiyetlere dikkat çeken ve kapsayıcılık adına sanatsal öneri oluşturan projeler için atölyeler geliştirmek. Burada önemli olan çok kültürlü bir seyircisi olan İstanbul seyircisi için gönüllü sanatçılarımızla sahne sanatları aracılığıyla aktif paylaşım alanları yaratmak. İki yılı aşkındır kadına yönelik şiddet hakkında sahne aracılığıyla farkındalık üretecek çok yönlü çalışmalar yapıyoruz. Bunlardan birinde sen de vardın, biliyorsun. Mor Çatı ile birlikte, yine Mor Çatı’nın derlediği ve kitap haline getirdiği kadın deneyimlerinden bir “okuma tiyatrosu” metni oluşturduk ve İBB Kültür Merkezleri’nde gönüllü oyuncu arkadaşlarla birlikte bu etkinliği ve sonrasında da katılımcılarla senin ve de Mor Çatı’yı temsilen Mor Çatı gönüllüsü oyuncu arkadaşımız Zuhal’in de dahil olduğu bir söyleşi gerçekleştirmiştik. Okumayı daha sonra Şehir Tiyatrosu’nun YouTube kanalına ekledik.

Ayrıca; taciz ve mobbinge karşı kurum içi bilgilendirme broşürü hazırladık. İBB Sosyal Daire Başkanlığı bununla birlikte tüm birimlere yaymayı planladığı kapsamlı bir çalışma başlattı. Fatih’teki Kültür Merkezi’nde Okuma Tiyatrosu’nu gerçekleştirdiğimiz dönemde (Kasım 2021) hep aklımda olan bir çalışma için belki bir olanak oluşturabiliriz diye düşündüm. Yani kadın deneyimi, aracısız aktarılırken, hem seyirci hem de performansı yapanların anlatının paylaşımında birlikte güçlenmesi üzerine. Buradaki gerçekliğin etkileşim gücüne, biz bazı sahne tekniklerini kullanarak, reji ve aktarımlarda oluşan metne dramaturjik destek vererek bütünsellik oluşturup, yaşadıkları hikâyeleri anlatma cesaretlerini sahnelemelerine yardımcı olabilirdik. Burada bir gösteri oluşturmak ve kadınları kendi hikâyeleriyle sahneye çıkarmak çok önemsediğimiz bir eylemsellik aslında. ÇGSM’de birlikte çalıştığımız dramaturglarımızdan Elif Solak, Fatih Ali Emiri Kültür Merkezi’nde iki hafta boyunca bir stant açıp, atölyeye katılmak isteyen kadınlara bilgi verdi. Atölyeye dört kadın başvurdu. Travmalarla çalışmalarda Mor Çatı gönüllüsü olarak deneyimi olduğunu bildiğimiz Zuhal’i de atölyelere davet ettik. Çalışmalara başvuran ve her çalışmaya gelen dört kadınla atölyelere başladık. Anlattıkları hayat hikâyelerinden ne kadar güçlü oldukları zaten ortaya çıkıyordu. 2022’nin şubat ayından itibaren, önce Zuhal ile, arada ben, ve Elif ile Fatih Ali Emiri Kültür Merkezi’nde, daha sonra kukla sanatçısı Hilal Polat ile Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi Stüdyoları’nda çalışmalar, provalar devam etti. Kadınların deneyim akarımlarını metinleştirdik ve sonrasında sahnede kadınların performansını destekleyen bir sahneleme ya da bir yerleştirmeyi gerçekleştirdik. Şehir Tiyatrosu’nun böyle deneysel çalışmalara, sahne ve seyirci ilişkisinde kurulan ara alanlara, yani tiyatroyla toplumun yaratıcı çeşitlemeler aracılığıyla buluşmasına destek vermesi çok değerli. Aynı zamanda da kamu yararı gözeten bir sanat kurumu olan şehir tiyatrosunun diğer sanat kurumlarına örnek oluşturacak çalışmalar yapması da anlamlı diye düşünüyorum.

Zuhal: Geçtiğimiz yıl 25 Kasım Kadına Şiddetle Mücadele Günü’nde yapılan farkındalık etkinlikleri kapsamında bilgi paylaşımı amaçlı stantlar kurduk. Kadınlara Çağdaş Gösteri Sanatları Merkezi (ÇGSM) olarak bir atölye yapacağımızı, katılmak isteyip istemediklerini sorduk. Katılmak isteyen kadınların iletişim bilgilerini aldık ve şubat itibariyle atölyelerimize başladık. Kadınlar olarak güçlü yanlarımızı, zorluklarla nasıl baş ettiğimizi fark etmek ve diğer kadınlarla paylaşmak fikrinden yola çıktık. Bu paylaşımlar sayesinde hepimizin ortak deneyimlerden geçtiğimizi, toplumdaki kötü kadın – makbul kadın ayrımlarına rağmen aslında birbirimizden çok da farkımız olmadığını görebiliyoruz.

Çalışmalara katılan kadınları neler ortaklaştırıyor?

Zuhal: Ortak noktalara baktığımızda çocukluk, aile hayatı, iş hayatı veya evlilik, ilişkiler gibi hayatımızın farklı dönemlerinde ve alanlarında olsa da ataerkil düzenin üzerimizde kurduğu baskının ne kadar fazla ve bariz olduğunu görüyoruz.

Kendi hayatları üzerinde söz sahibi olamamak, kendi kararlarını özgür ve bağımsız bir şekilde verememek, engellenmiş olmak, değersizleştirilmek, yetersiz görülmek, çocuk yaşta evlendirilmek, fiziksel şiddet, cinsel taciz, baskı, mobbing, iş hayatında var olma mücadelesi, emek sömürüsü, ilişkilerde yalnızlık veya mutsuzluk birbirinden farklı temalar olsa da temelindeki erkek egemen zihniyet katılan kadınların deneyimlerini ortaklaştıran temel şey oluyor maalesef.

Emre: Ben daha çok hepsinde olan yaşam becerilerine, zor koşullarda kendilerine buldukları yaratıcı yaşam önerileri ve her koşula göre dönüştürerek kullandıkları bu yaşam becerilerine, pozitif enerjilerine ve çok kırılgan olan güçlerine ve tüm bunları kullanarak ürettikleri ayakta kalma becerilerine hayran kaldım. Hepsinin koşulları çok farklı, o nedenle çözüm olarak buldukları mücadele önerileri inanılmaz sade olmasına rağmen işlevsel ve kendileri ve çevreleriyle çok güçlü bir bağ oluşturan öneriler. Aktardıklarında da çevreleriyle direkt, algılanır, anlaşılır ve kabul gören ve karşısındakiyle çalışır bir ilişki üretiyorlar. Bu nedenle de sahne metnini oluştururken ve sahnede “perform” ederlerken, kendilerine ait ürettikleri dili olabildiğince olduğu haliyle sahneye taşımaya özen gösterdik. Kendisi de bir oyun yazarı olan ve atölyenin koordinasyonundan sorumlu olan Elif de atölye çalışmalarının sonuna doğru, kendisinin de sahneye çıkmak istediğini ve bu farklı performatif dili denemek ve kendi hikâyesini atölyede olduğu gibi sahnede de katılımcı kadınlarla aktarıyor olmayı istediğini söyleyince, atölyede kurulan ortak dilin sahnede hepsini daha güçlendireceğini düşündüm ve Elif de performansçılar arasında yer aldı.

Süreç biraz spontan ilerledi bildiğim kadarıyla. Biraz anlatır mısınız? 

Zuhal: Öncelikle belli bir tema üzerinden diyalog kurmaya başladık atölyede. Bu çerçevede anlatmak istedikleri hikâyelerini de performansta paylaştık. Sonrasında nesne çalışması ile ilerledik. Atölye boyunca nesneler üzerinden kadınların oluşturduğu hikâyeleri geliştirmek ve bu hikâyeleri performe etmek üzerine çalışmalar yaptık. Herhangi bir oyunculuk veya performans geçmişleri olmadığından hikâyelerini daha rahat aktarmaları için kadınları rahatlatacak denemeler üzerine çalıştık. Ayrıca grup dinamiğini oluşturmak, seyirci önünde ve bir arada hikâye aktarımı konularında da çalışmalar ve deneyim paylaşımları yaptık. Tüm süreç boyunca her kadının ihtiyacı ve yaşadığı zorluklar farklı olduğu için onlara en iyi gelebilecek, güven verecek yöntemleri araştırmış olduk. Bu atölyemizin yanı sıra kadınlar Hilal Polat’ın kukla yapım atölyesine dahil oldular ve tam da hikâyelerindeki nesnelerden yola çıkarak kuklalar ürettiler. Sonrasında ortaya çıkan hikâyeler ve kuklalar Emre’nin rejisiyle sahnelendi.

Emre: Spontan olması çok değerli. Çünkü deneysel bir tarafı vardı. Kafamda öneriler vardı ama hangisinin doğru ve işleyen bir yöntem olacağını bilemiyordum. En önemlisi, kendilerini güvende hissedecekleri, paylaşılabilir bir ortamın oluşmasıydı. Yani sahiplenecekleri bir atölye olmalıydı. Zuhal ve Elif, bence bu ortamı çok iyi oluşturdular. Kadınlar aktardıklarını ham metin halinde görünce önce yabancılaştılar ve bazıları seyirciyle belli yerleri paylaşmak istemedi, sonra okudukça çıkardıklarından bazılarını geri eklediler. Yani sahnede kendilerinin tercih ettiği seyirci paylaşımı gerçekleşti. Çünkü atölye içi aktarımla (mahrem) herkese aktarmak arasında da (kamusal alan) büyük bir fark var. Ve olması da çok doğal. Bu geçiş alanının muğlaklığı bence değerli (nerede neyin ne kadar aktarılacağı) zamanla ve seyircinin çeşitliliğine göre de süreçte değişti.

Bu çalışmada nesnelerin özel bir yeri var. Neden? Kukla fikri nereden geldi aklınıza? 

Zuhal: Nesnelerle çalışmak Emre’nin fikriydi. Herkesten kendisi için önemli olan bir nesne getirmesini ve bu nesnelerin kendileri için ne ifade ettiğini anlatmasını istedi. Birebir kendi hayatlarında önemli olan bir nesnenin paylaşımı ortaya çok çarpıcı hikâyeler çıkardı. Kadınlar genel olarak kendilerini iyi ifade edemediklerini veya güzel konuşamadıklarını düşünüyor fakat işin gerçeği hiç de öyle olmuyor. Bize çocukluğumuzdan itibaren özgürce konuşabilmemiz veya fikirlerimizi ifade edebilmemiz konusunda engel olunduğu ve baskı yapıldığı için hep bir şeyleri yanlış veya eksik yaptığımızı düşünüyoruz. “Daha iyi ifade etmek, konuşmak” bir erkeğe atfedilen özellikler oluyor. Nesneler kadınların kendisini ifade etmek konusunda daha rahat ve daha güvenli hissetmelerini sağlamış olabilir. Başlangıçta ortaya çıkacak olan şeyin mahiyetini hiç kimse bilmiyordu tabii ama sonuçta her kadının farklı bir mücadele alanı ve biçimi olduğu ortaya çıktı. Ayrıca bunu ifade etmelerindeki estetik biçim de çok farklılık gösteriyordu, hepsinin kendi yaratıcılığını özgün ve biricik olarak deneyimlemek çok keyifli oldu.

Emre: Nesneleri, aktarımda aracı olarak kullanmak istedim. Sahne deneyimi olmayan birini rahatlatacaktır diye düşündüm. Gösteri alanını profesyonel bir teknikle değil de etkileşimi güçlü olan malzemenle sana ait kılman. Elif bebek yaptığını söylediğinde, ona herkesin bebeğini yapsana dedim. Yani herkes kendi bebeğiyle (bir tür aynalama; tiyatroda çok kullandığımız bir teknik) karşılaşınca, o bebekle nasıl bir ilişki kuracak ve ona ne diyecek. Güçlenme hikâyeleri için güzel bir başlangıç olabilirdi. Öyle de oldu. Sonra da herkes anlattığı hikâyeyi somutlarsa, o ne olur, fikri ve sorusu ortaya çıktı. Yani hikâyesinde aktardığı bir nesneyi, hikâyenin nesnesi olarak somutlasa, elle tutulur hale getirse. Onu elinde tutabilse, oynatabilse, şekillendirse, konuştursa… Yine güçlenme ile bağlantılı. Orada da Hilal’den destek aldık. Müthiş bir iş çıktı.

Üç gün boyunca, farklı mekânlarda bu hikâyeler sergilendi. Nasıl bir iş çıktı ortaya? Devamı gelecek mi?

Zuhal: Hikâyeler Örnektepe, Sulukule mahalle evlerinde ve Fatih Ali Emiri Kültür Merkezi’nde sergilendi. Mekânların tümü, yerleşim yeri olarak kendi dinamikleri olan, sosyo-ekonomik yapısı farklılık gösteren mekânlar. Bu mekânlarda izlemeye gelen kadınlar hikâyeleri dinlerken kendi hayatlarıyla özdeşlik kurdular. Bu gerek dinlerken baş sallamalarından, yanındaki arkadaşıyla birbirlerine bakmalarından veya performans sonrasındaki sözlü paylaşımlarından anlaşılıyordu. Seyretmeye gelen kadınlarla etkileşimden anladık ki ortaya çıkan iş hem çok cesaretlendirici hem de ilham vericiydi. Cesaretlendirici çünkü başka kadınlar da kendi hikâyelerini paylaşmak istediler. Her şeyden öte dile getirilmese dahi yaşadıklarımız üzerine düşünmek, onları sorgulamak dahi cesaret isteyen bir şey. İşte bu performansta anlatılan hikâyeler en başta bunu sağladılar. Bizler ne yaşıyoruz? Yaşadıklarımızla nasıl başa çıkıyoruz? Başa çıkma yöntemleri olarak nasıl stratejiler kullanıyoruz veya neler yapıyoruz? Yaratıcılığımızı ve üretkenliğimizi bizi iyileştiren bir yerden kullanabilir miyiz? Erkek egemen toplumda çok fazla baskı ve aşağılamalara maruz kalabiliyoruz; tam da bu noktada bunların bizi sindirmesine izin vermek yerine kendi gücümüzü kullanmayı denemeyi seçebiliyor muyuz? Tüm bunlar benim ve izleyen diğer kadınların akıllarında, kalplerinde kalan sorular. Bu sorgulamalar bile başlı başına değerli. Hikâyeler birbirimizi anlamamız ve kendimizi tanımamız yolunda son derece teşvik ediciydi.

Emre: Ben ek olarak bu gösterinin dili hakkında birkaç şey söylemek istiyorum. Kadınların hikâyeleri, aslında “sıradan” kabul edilen ve görünür olması önemsenmeyen bir hikâye ve bir dilin “görünür” kılınmasıydı. Güçlenmenin anlamı biraz da burada yatıyor. Örneğin “taciz”i ve “mobbingle birlikte işten çıkarılmayı”, “ürettiklerinin, emeklerinin çalınması” ve “değersizleştirilmeyi” anlatının kurgusunda merkeze alıp, gösteriyi buradan kurgulayabilirdik. Bunu bilerek yapmadım. Aktarılan hikâyelerde travmaları merkeze almadım. Bu şiddet hikâyelerini oyun metninin merkezine alıp, onun üzerinden hikâyeyi aktarırken şiddetin dilini yeniden üretiyorsunuz, önem atfettiğiniz şiddetin kendisi oluyor istemeden de olsa. Onun yerine her an karşı karşıya kalınan, yaşamın her alanına, her yerine, her ilişkiye dağılmış, kanıksanmış şiddeti hem tanımlayan hem de onunla mücadele etmek için oluşturulmuş yaratıcı ve kolay uygulanabilir yöntemleri gösterdik. Biz yaratıcı mücadele yöntemlerini, bunu merkeze koyduk. Bir de anlatılarda, kocalar, oğullar, çocuklar, patronlar olsa da onlar anlatıya gerektiği yerde girip çıkıyorlardı, anlatılan o kadının dünyaya nasıl baktığı ve çevresiyle nasıl ilişkilendiğiydi. Bir iki büyük aksiyon anlatısından çok, bir akışın ve bir sürekliliği olan bir duruş ve mücadele halinin anlatısı oldular. Mücadeleyi iki taraflı almak yerine, içinde korunma, kapsama, paylaşma ve oluşmanın olduğu bir dil “sahneye çıkarıldı”. Yani bir sahne dili üretmedik. Olan bir dili sahneden izleyiciye “bir değer” olarak sunduk.

Aslında, bir oyunu daha keyifli seyredilir kılmayı, heyecan ve beklentiler yaratmayı ya da profesyonel bir oyun kurgusunda dramatik bir aksiyonu, düğüm, çözüm vs. yapılarını “sağlam” bir dramatik kurgu oluşturmak için nasıl kullanacağımızı tabii ki biliyoruz.. Bu sistemi hatta çok iyi biliyoruz. Ama bu kurgu sisteminin ötesinde bir paylaşım dili daha doğru geliyordu. Bu yüzden, oyunun anlatı akışını oluştururken, bir “oyun kurma” dramaturjisine gitmedim. Gösteride katarsisler, şok dramaturjiler falan yok! Bu gösteride dramatizasyondan çok performans var. Kadınların hayatlarında kendilerine ait kurdukları bir yaşam dili var. Türkçeyi kullanma biçimi, kendilerine ait ritimleri, mekanda yer alma biçimleri, getirdikleri kendilerine ait olan ve özel bir hikâyesi olan nesneyle kurdukları ilişkinin dili vs. bunlar aslında “bir varoluş dilini” oluşturuyor. Tüm kırılganlığıyla, aslında göz ardı edilenin, cesurca “bir değer” oluşturması adına bu gösterinin dili ve belki de estetiği oluştu. Ve bu dil müthiş aksiyon hikâyelerinden, süprizler dolu dramatizasyonlardan daha güçlü, çünkü dilin kendisi “şiddetsiz”. Bu da şiddeti emen ve eriten işlevsizleştiren bir alan ve an. Paylaşım yaratıyor; şiddet çözülüyor…

Erkek seyirci de vardı, bazı yerlerde. Erkek seyirciler arasında bize gelip, “asıl erkeklerin bunları dinlemesi lazım” ya da “erkekler adına, ben özür diliyorum” diyenler oldu. Ama bu çalışmayı ve gösteriyi onaylayanlarda bile “ya evdeki de konuşmaya başlarsa, o neler anlatır acaba” sorgulamasını da görebiliyordunuz. Kamusal alanda yaşadıkları deneyimleri konuşan kadınları görmek çok heyecan verici. Belki hepimizin bir parçasını yaşadığımız “sıradan” sayılan şiddet, taciz, mobbing’ciklerden(!) sıyrılarak, onlara kendi bakışlarından farklı tanımlar koyarak ve karşı durarak, kendilerine ait yöntemler geliştirerek ve bunları yine aynı sakinlikte paylaşarak müthiş bir “değer” oluşturuyorlar. Ben en çok bu alçakgönüllü, sade duruşun, aracısız dilin ne kadar ezber bozucu ve güçlü olduğunu fark etme şaşkınıyım.

Burada kadınların isimlerini hiç kullanmadık, çünkü atölye deneyimini kişiselleştirmeden aktarmak istedik. Katılan kadınlar: Aslı Ünver, Azime Tekin Çeker, Elif Solak, Hale Asa.

Yöneten/Metin Düzenleme: Emre Koyuncuoğlu, Kukla Eğitimi ve Uygulama: Hilal Polat, Nesne Yerleştirme: Ahsenur Çiftçioğlu, Doğaçlama Çalışmaları: Zuhal Güreli, Koordinasyon: Elif Solak

Performans/Hikâyeler: Aslı Ünver, Azime Tekin Çeker, Elif Solak, Hale Asa.

Bir cevap yazın

Please enter your comment!
Please enter your name here

four × five =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.