“Kadın asistan istemiyoruz.” Cerrahi branşlar başta olmak üzere sağlık alanında çalışan çoğu kadın bu cümleyi bir şekilde duymuştur. Gerekçe Tokyo’dakiyle aynı: nöbet, hamilelik, doğum izni, “evlenince ne yapacaksın?” Kadın hastalıkları ve doğum gibi kadınların yoğun olduğu bir alanda bile bu sorular bitmiyor.

Bizim neden sıradan bir hayat yaşamak için olağanüstü bir çaba göstermemiz gerekiyor?
Bu soruyu kendime ilk kez sormuyorum. Ama Japonya’nın köklü tıp fakültelerinden Tokyo Tıp Üniversitesi’nin giriş sınavlarında yıllarca kadın adayların puanlarıyla oynadığını okuduğumda soru yeniden boğazıma düğümlendi. Şaşırdığım için değil, tanıdık geldiği için.
2018 yazında ortaya çıktı. Tokyo Tıp Üniversitesi yönetimi, her sınıfta kadınların oranını yüzde 30 civarında tutmak için sınav puanlarına müdahale ediyordu. Tüm adayların birinci aşama puanları düşürülüyor, ardından yalnızca erkek adaylara puan ekleniyordu. Tıbbın en parlak zihinleri bir araya gelmiş, kadınları dışarıda tutmanın formülünü bulmuşlardı. Üstelik formül o kadar zarifti ki yıllarca kimse fark etmedi. Sonuçta 2018’de erkek adayların yüzde 8,8’i, kadın adayların yüzde 2,9’u kazandı. Aynı sınav, aynı sorular, üç kat fark.
Gerekçe de tanıdıktı: Kadınlar evlenip çocuk sahibi olunca meslekten ayrılıyor ya da daha az çalışıyor, hastaneler de bunu kaldıramıyor. Yani sorun çalışma koşulları değil, kadınlardı. Çözüm de koşulları değiştirmek değil, kadınları kapıda elemekti.
Kimse kadınlardan nefret ettiğini söylemedi. Ama felsefeci Kate Manne’in Down Girl kitabında anlattığı gibi, mizojini bireysel bir nefret duygusu değil, kadınları “yerinde tutan” bir düzen. Manne’e göre cinsiyetçilik bu düzeni gerekçelendiren ideolojiyse, mizojini onu uygulayan kolluk. Tokyo’da ikisi de vardı. “Kadınlar evlenince bırakıyor” gerekçeydi, puan kesintisi ise uygulamaydı. Kadınların sınıfın yüzde otuzunu aşması bir “sorun” olarak tanımlanmış, bu sorun da bir formülle çözülmüştü.
Bu hikâyede beni en çok yaralayan şey, kimsenin vicdanının kendiliğinden sızlamamış olması. Üniversite bu uygulamayı kendisi açıklamadı. Hile, bir Eğitim Bakanlığı yetkilisinin oğluna yapılan torpille ilgili bir rüşvet soruşturması sırasında ortaya çıktı. Yöneticiler kameraların karşısında eğilip özür dilediler. Ama bu bir itiraf değildi. Yakalandıkları için dilemek zorunda kaldıkları bir özürdü.
Japonya, hatayı üstlenmenin ve utancın kamusal ritüellerini iyi bilen bir ülke. Yine de o utanç duygusu, kadın adayların hayatlarından yıllarca çalınan puanlar karşısında hiç devreye girmedi. İnsan ister istemez soruyor: Vicdan bile mi cinsiyetçi? Erkeğe yapılan haksızlıkta işleyen vicdan, kadına yapılanda susuyor mu?
Dünyanın hiçbir yerinde tıp fakültesine girmek kolay değil. Yıllar süren hazırlığı, ertelenen gençlikleri biliyoruz. Bu kadınların kaçı ret mektubunu alınca “demek ki yeterince iyi değilim” dedi? Kaçı bir yıl daha denedi, kaçı vazgeçti, kaçı bambaşka bir hayata yöneldi? Üniversite sonradan haksız yere reddedilen bazı adaylara kayıt hakkı tanıdı. Benzer uygulamaların yapıldığı ortaya çıkan Juntendo Üniversitesi de mahkeme kararıyla on üç kadına tazminat ödedi. Ama hiçbir geriye dönük kabul kaybedilen yılları geri vermiyor.
Skandalın ardından üniversite tarihinde ilk kez bir kadını, Yukiko Hayashi’yi rektörlüğe getirdi. Hilenin durdurulduğu ilk yıl olan 2019’da kadınlar sınavı erkeklerden daha yüksek oranda geçti. Japonya’da ulusal hekimlik sınavında da kadınlar yıllardır erkeklerden daha başarılı. Yani sorun hiçbir zaman kadınların yeteneği değildi. Sorun kapıdaydı.
“Kadınlar meslekten ayrılıyor” iddiası da verilere dayanmıyor, verileri çarpıtıyor. Japonya’da kadın hekimlerin çalışma oranı kariyerin ortasında düşüyor ve bunun başlıca nedeni doğum ve çocuk bakımı. Ama ara veren kadın hekimlerin çoğu bir yıl içinde işe dönüyor, ileri yaşlarda da fark kapanıyor. Ortada kaybolan kadınlar yok. Bakım yükünü tek başına taşımaya zorlanan kadınlar var.
Türkiye’de sınavlar merkezi, puanlar herkesin önünde. Kimse puanımızdan kesmiyor. Peki bizde bu yok mu? Tabii ki var, sadece başka bir biçimde.
“Kadın asistan istemiyoruz.” Cerrahi branşlar başta olmak üzere sağlık alanında çalışan çoğu kadın bu cümleyi bir şekilde duymuştur. Gerekçe Tokyo’dakiyle aynı: nöbet, hamilelik, doğum izni, “evlenince ne yapacaksın?” Kadın hastalıkları ve doğum gibi kadınların yoğun olduğu bir alanda bile bu sorular bitmiyor. Kadınlar özel hayatlarıyla ilgili kararları paylaşıp; meslek hayatları üzerinde söz sahibi olduğunu düşünen insanlar tarafından onaylanmak zorunda ki sadece istediği mesleği yapabilsin.
Tokyo’nun farkı, bu zihniyeti bir formüle dökmüş olmasıydı.
Tokyo vakasının asıl öğrettiği şu: Mizojini en adil görünen yerlerde bile örgütlenebiliyor ve tüm çarklara işleyebiliyor. Nesnel olduğu söylenen bir sınav, tarafsız görünen bir puan, sayılarla örülmüş bir sistem, doğru ellerde kadınları dışarıda tutmanın aracına dönüşebiliyor. Üstelik bunu önyargı olarak değil, “veri” olarak sunarak.
Bu yüzden soruyu bir kez daha soruyorum: Bizim neden sıradan bir hayat yaşamak için olağanüstü bir çaba göstermemiz gerekiyor? Hekim olmak, çalışmak, çocuk sahibi olmak ya da olmamak olağanüstü talepler değil. Olağanüstü olan, bunları isteyen kadınların önüne hâlâ kurulan engeller. Çözüm kadınları kapıda elemek değil. Nöbet sistemini, kreşi, doğum iznini ve bakım yükünün paylaşımını konuşmak. Kadınlar meslekten ayrılmıyor, meslek kadınları itiyor.








