Reddettiklerimle yüzleşmenin, sahte mutluluklar yerine gerçek bir yas yaşamanın, kaybettiğim her şey için evde oturup duvarlara bakmanın ve saklanmayı reddetmenin feminist bir anlam taşıdığını düşünüyorum.

Görsel: Lucy Campbell

Bu yazıyı yazmalı mıyım çok düşündüm. Ama içeriden dışarıya çıkmaya çalışan bir şeyi bastırmak oldukça zor. Saat şu an 04.39, ben de bilgisayarın başında bunu yazıyorum, çünkü beni yatağımdan kaldırdı. Beni öldürmeyen şeylerin en eskisi.

Boşluk. İçeriye doğru uzun bir boşluk hissi. Ayrıntısına çok girmeyecek olmakla birlikte küçük yaşlarda kendimden birkaç yaş büyük bir çocuğun tacizine uğradım. Hatırı sayılır bir süre devam etti. Sanırım o da başka bir ilişkide benim konumumdaydı. Sebepleri elbette tartışılır ama bir şekilde susmaya karar verdim; bunu hafızamın çok derinlerine ittim ve kendi hayatta kalma stratejilerimi geliştirdim. –ilk buluşumdur: unutmak– Nitekim o denli unuttum ki, hâlâ çok küçük parçalar halinde hatırlayabildiğim bir şey; hissini biliyorum ama. Aniden gelen garip bir yüz sıcaklığı, kendimden duyduğum çok derin bir utanç. İnsanların bana baktığında bunu gördüğünü düşünürdüm, çocuk aklı işte. Sakladığımı ve bunun yüzümden anlaşıldığını ve anlaşılan şeyin de bu olduğunu; kötü, kirli, yanlış biri olduğum.

Bu nedenle duyduğum acıyı, öfkeyi ve utancı maskelemeyi çok iyi öğrendim. Neşeli, komik, konuşkan, yaramaz bir çocuk oldum; içimdeki öfke muhatabına ulaşamadan derin bir utanca dönüştü ve bir parçam haline geldi. Her zaman hiç de önemli bir şey olmadığı yönünde telkin ettim kendimi, olur öyle şeyler. Sonraki her şeyi, bu his üzerine inşa ettiğimden belki de birçok çocuğun ortak deneyimi olan şeyleri -zor baba, okul zorbalıkları, ergenlik- çok zorlu yaşadım. Gelecek çok şaşırtıcı değil, gençliğim boyunca devam eden travmatik deneyimler, öz sabotaj, bağımlılıklar, uzun süreli toksik ilişki, aniden gelen öfke veya ağlama krizleri, riskli davranışlar, “sende bir sorun var Ekin” dedirten birçok an. Her zaman çok yoğun bir şekilde normal olmayı istedim ama dikkatli bakılınca normal olmadığım, bir şey gizlediğim anlaşılıyor gibi geldi. İnsanlar çok yakına gelirlerse o sakladığım şeyi görecekler ve beni kesinlikle sevmeyeceklerdi. Çünkü ben de kendimi sevmiyordum, çok ilkel ve tam da o küçük kızın fikri olabilecek kadar basitti, çocuk aklı böyledir işte: kötüydüm, iğrençtim, yanlıştım. Bunu doğrulayacak deneyimlerin ve bana tam da böyle davranacak insanların peşini bırakmam çok çok çok zor oldu. (Belki de yeni yeni sona erdi) Şimdilerde çok nadir konuşsa da uzun yıllar kafamın içinde “keşke ölüp gitseydin de bunlar olmasaydı” diyen biriyle yaşadım. Onu birkaç kişi hariç kimse görmedi; çoğu kişinin tanıdığı en komik ve gamsız insandım. Ama şarkının dediği gibi o gülen gözlerin ardında neler neler saklıydı, beni bırakıp da gidenler inan bana çok haklıydı.

Tanımlayamadığım bir acı çekiyordum ve bir yanım bunu bir kimlik gibi içselleştiriyor, bu benim adeta tenime dönüşüyor ve onun kendisi oluyordum. Çünkü bana Lacan’ın deyimiyle “canlı” hissettiren en tanıdık şeydi. Ancak bir yanım da bundan uzaklaşmak için sonsuz bir arzu duyuyordu. Terapiye başlamak buralarda devreye girdi; ilk gidişim yıllar önceydi. Müthiş bir direncim vardı; derinleşmeme gerek kalmıyordu, günlük hayatım o denli zorluydu ki. Görünür problemlerin çevresinde dönüyordum, biraz olsun iyi hissetmek için de kestirme çözümlere başvuruyordum. Beni kısacık anlarda iyi, sevilebilir, biriyle yakın hemen ardından ise dünyanın en kötü şeyini yapmış hissettiren şeyler. Çünkü kötü hislerden uzaklaşmak istemiyordum. Onlar olmazsa ben kimdim; davranışları konu edilen “tuhaf kız” değilsem, -insanlara, hislere, durumlara, maddelere- bağımlılıkları olan o genç kadın değilsem, öfke, tiksinti, nefret, suçluluk, utanç verici arzular yani tüm o yerleşik kötü duygular yokken, kimdim sahiden?

Fark etmediğim başka bir direncim daha vardı ama: hayatta kalmak.

“Sürdürmeyi öğrendiğim” ve gerçek bir bağlantı kurmayı çalıştığım terapiye başlayalı iki yıl oldu ve tüm bunların çözülmesi sanırım yeni yeni oluyor. Bu nedenle üzerine düşünüyorum ve şu an sabahın 5’inde ayaktayım. Dile getirmek acılara bir bağlam kazandırıyor. Küçük Ekin yüzü yanarak belki bin defa soruyor kendine -neden- diye ve büyük olan, her şeyin nedeni olmaz diye bir cevap inşa ediyor yavaş yavaş. Küçük olan “bende bir yanlışlık var normal değilim” diyor, büyük olan da kimse normal değil kızım, normal yoktur, sakin ol diyor. Küçük olan kötü şeyler yaptık, kendimizi, annemizi ve sevdiklerimizi üzdük diyor, ben de evet ama bundan çok daha fazlasıyız, bazen de güldürdük diyorum.

Bunu yazmamın bir sebebi daha var, bu hikâyeyi hem kendim hem de okuyanlar için tersinden yorumluyorum: beni hayatta tutan şeyler. Çünkü ıstırap dolu deneyimleri kamusal hale getirmek onları anlatılır yapıyor; anlatılabilir olması acının bir kimlik olmasının önüne bir engel koymak anlamına da geliyor benim için. Beni bundan fazlası, aranızda bu yaşadıklarıyla dolaşan, bundan utanmayan, sizin de öğrenip unuttuğunuz, bana olağan şekilde merhaba dediğiniz, yani “kimliği” bu olmayan biri yapıyor. Reddettiklerimle yüzleşmenin, sahte mutluluklar yerine gerçek bir yas yaşamanın, kaybettiğim her şey için evde oturup duvarlara bakmanın ve saklanmayı reddetmenin feminist bir anlam taşıdığını düşünüyorum. Tam böyle zamanlarda bana bir şeyler anlatacak şeyler okuyorum; insan bir şekilde arayıp buluyor olmalı, Sara Ahmed bu konuda hep yardımıma koşmuştur, teşekkür ederim.

Şöyle diyor: “Kendini meşgul etme ihtiyacı büyük üzüntüyü belli eder. Kedere yenik düşmeme ihtiyacı büyük kederleri ifade eder. Mutlu olması gereken ama mutlu olmayan, dolu olması gereken ama boş gelen bir hayat yaşarken üzüntü ve hayal kırıklığını kabul etmek emek ister. Bir fikre göre hayatını yaşarken hayatının fikrinden vazgeçmek zordur. Kaybı kabul etmek, umutlu olmanın ertelediği üzüntünün yoğunlaşmasını deneyimlemeye gönüllü olmak anlamına gelebilir.”

Hayatıma dair “acısız olması gerektiği” fikrinden zorlukla da olsa vazgeçiyorum; hayat böyledir, hak etmediğimiz şeyler yaşar, bazen doğru bazen yanlışlar yaparız. Bir şeyler ters gitmiştir ve o an kendimizi orada bulmuşuzdur. İçimizde bir yere dokunmuş ve haddimizi aşmışızdır. Acı deneyimler bunları getirir; dünyada yalnızca bazı şeylerin mağdurları yoktur. Bedenimizde dolaşan, yerleşen hisler bizi garip ve anlaşılması zor yapar; instagramda binlerce beğeni alan “mental health issues” yazıldığı gibi değil, yaşandığı gibidir. Hayat ve canlılık ise bunu fark edip değişimi arzuladığın yerde başlar.

Üstelik bir gerçek var, acıdan kaçınmanın yolu olmadığı gibi, özellikle küçük yaşlarda acı çekmiş insanlar için hayatta kalmak başlı başına bir başarıdır. Okuyan herkesin bunu iyice anlamasını istiyorum: bu nokta önemli. İçimde sakladığım ve üzerine inşa ettiğim tüm o acı deneyimlere rağmen hayatta kalmam bir başarıydı, aynı anda onlardan ibaret de değilim; bana bakıldığında görülebilecek çok fazla şey var. Kimliğim değiller ama hepsi parçalarım; yaşanmış olanı yaşanmamış yapamam, gördüğüm zararı geri alamam. Kendimi bir makineymişim gibi düzeltmek, içimde yerleşik hayata geçmiş o hisleri hiç hissetmemek, bazen tanıdık olan cehennemi yabancı bir cennetten daha çekici bulmamak, bazen o döngüye düşmemek mümkün değil -hâlâ rüyalarımda ilkokuldan mezun olamadığımı görüyorum mesela-. Tamamen iyileşmek diye bize satılan şeyi gerçek bulmuyorum; ancak hayatta kalma yollarını her gün geliştirmek, senin gibilerin varlığının farkına varmak, bu duyguların biricik olmadığını öğrenmek ve kendi cevaplarını yaratabilmek mümkün. Kendinin sorumluluğunu almak ve gerçekliğini kabul edip bunun üzerinde çalışmak mümkün. Ben şimdi hayatımın beni kendim dışında neyin hayatta tuttuğunu düşünüp onların da kendimin de hakkını teslim ettiğim dönemdeyim.

  1. Bana inanan insanlar.

Arkadaşlarımız, ailemiz, tanıdıklar, insan kalabalığı çevremizde daima var. Hayatımdan çıkarttıklarım, beni hayatından çıkartanlar, arkamdan fısıldaşan, “sorunlu” diyenler. Kırılgan yanlarınıza ilişkin emarelerin altında kim olduğunuzu gerçekten hiç görmemiş olanlar, görmek istemeyen, belki kendi kırılganlığından hep kaçan insanlar. Bunu da anlıyorum elbette pratikte acı çeken insanların yanında durmak oldukça zor bir tercihtir. Bu nedenle insan kalabalığı içinde kurulan gerçek bağların ve en önemlisi size inanan insanların önemini şimdilerde daha iyi anlıyorum.

Arkadaşlıkla, varlığının orada olmasının farkını yeni yeni keşfediyorum. Varlık tam kastımı karşılamıyor sanki, “presence”* kelimesi hissime daha yakın. Oradan oraya sürüklenirken, benden vazgeçmeyen, haftalarca konuşmasam da orada olduğunu hep bildiğim çünkü buna irade gösteren kişiler. Ya da her gün telefon açan sevdiklerimiz; sesini duymak istedim diyen, bazen aynı şeyi defalarca kez dinleyenler. İyileştirmek için değil çünkü sadece “bozulmuş” olduğum için değil, ben olduğum için orada olan insanlar. Anlattığımda “belki herkesin öfkesi bu dünyaya entegre edilemiyordur, sen böylesin” diyerek masada öylece duran hissime anlam katanlar. Küçük ben “kötüyüm” dediğinde, “seni tanıyorum, değilsin” diyenler, kendime inanmamı sağlayan, sevdiğim ve benimle durmaya niyetli insanlar. (Evet hem de yirmi yıldır.)

  1. Hayvanlarla kurduğum dostluklar.

Nasıl olduğunu ayrıntılı şekilde tarif edemem ancak on dört yıl birlikte yaşadığım dostum Sakız, (büyük, beyaz tüylü, siyah gözlü) beni hayatta tuttu. Onun insanı olmak beni onurlandırdı, sahiden söylüyorum. Hiçbir şeyi iyi yapamadığımı hissettiğimde bana duyduğu sevgi ve güven bana dünyada bir yer verdi. Ona emek verdikçe emek verilen bağların ne denli güzelleştiğini gördüm ve bana çok basit neşeler bahşetti.

Yürüyüş yaparken kokladığı aynı çiçekten duyduğu mutluluk, denize girdiğindeki heyecanı, her gün aynı yoldan yürürken dahi yeni bir şey görme umudu bana hayatı duyumsadığımdan daha güzel gösterdi. Aradıklarımın çok uzaklarda olmadığını ya da şöyle söyleyeyim, aradığımız bir şey olamayacağını, onları yolda yürürken öylesine bulacağımızı düşündüm.

  1. Tanımadığım ama tanıdığım bazı insanlar ve onların anlattıkları.

Bana anlatma ve kendimi anlama cesareti veren aynı zamanda başarımı fark ettiren bazı kişiler oldu. Kitap yazanlar, şarkı söyleyenler, dünyanın bir yerinde evinde oturup yaşadıklarını anlatmayı tercih edenler.

Benzer şeyler yaşayan ve bazıları hayatta olmayan, bazıları hâlâ nefes alan benim gibi insanlar. Yaşamın gelgitli olduğunu, bazen iyi bazen kötü olduğumuzu ve hayatta kalmanın da bu nedenle başarı olduğunu anlatan kişiler. Miras’ı okurken hissettiği yalnızlığın ne denli ağır olduğunu çok iyi anladığımı hatırlıyorum.

Tove Ditlevsen’in yatakta uzanırken yalnızlığa nasıl katlanamadığını, Chester Bennington’ın boşluk hissini tanımlayışını, Amy Winehouse’un o ilişkiyi neden bitiremediğini dinlerken yaşananları küçümsememeyi ve kendimi de küçümsememeyi öğrendim sanırım. Çoğunlukla ölmüş kişilerle içsel diyaloglar kurdum ve olanları tartıştım.

Bilmem belki biraz da onlara hâlâ hayatta olmamla hava atmak istedim.

  1. Yazmak.

Günlüğe, defterlere, telefonun notlar bölümüne, nereye olursa olsun, yazmak. Geriye dönüp baktığımda aşama kaydetmişim dediğim, zihnimin bana oynadığı oyunları kazanma yöntemim. O kadar çok defter doldurdum ki, kendimi anlamaya çalışarak. İsteyerek yazmadım bazen zorladım kendimi, ifade etmeye çok zorladım ama işe yaradı.

En başa dönmüş gibi hissettiğimde, hayır en baştan üç adım ilerideyim, belki üç adım, çok değilse de ileride işte dememi, yazmak sağladı.

  1. Feminist mücadele.

Nasılını çok net anlatamasam da en temelde his olarak beni doğruda tutan, içsel çatışmalarım başka bir şey yap dediğinde beni kendini düşünmeye, sorgulamaya iten, rüzgâr çok hızlı estiğinde tutunacak bir dal olan şey daima feminist mücadele oldu. Bunu yalnızca fiili biçimde alanda olmak anlamında kurgulamıyorum; inançlarım beni kişisel olanı politik olana bağlamaya, acı içerisinde debelenip dururken daima bir yol aramaya itti.

Enerjimi, işimi ve öfkemi bunun için kullanmaya çalıştım. Sorumluluk almak, dile getirmek, duyduğum öfkeyi başkalarınınkiyle ortaklaştırmak, başka bir muhataba, doğrudan ataerkiye yöneltmek belki de.

Dayanışma gösteren, ilkelere bağlı kalan, temas eden, konuşan, dinleyen, öfkelenen, kırılan, beni muhatap alan, kırılmış birinin varlığını tanımaya istekli birçok bağlantı kurdum. Bunlar beni büyüttü ve elbette hâlâ büyütüyor da. Ancak bir rehber olduğu için feminist mücadele, yani inandığım şeyler, kitaplarım, tartışmalar, eylemler, gruplar, her biri bana yeni bir şey verdi; kim olmak istediğime ilişkin bir parça sanırım.

Şimdilik listem bu kadar. Hayatta kaldığım için şanslı ve iyi hissediyorum; iyi hislerde durmayı yeni öğrendim bu nedenle onlardan çok ayrıntılı bahsedemiyorum. Ancak inişi, çıkışı, mücadeleyi, kederi ve yaşananları kabul ediyorum; tamamen geride kalmayacağını biliyorum ama önümü göremeyecek bir siste yaşamayı da reddediyorum. Herkes kadar normalim veya değilim, zaten asıl soru da bu değil.

Daima değişiyorum, büyüyorum, düşüyorum, kalkıyorum. İnsan hiç tamamlanmayacak bir şey; ama hayattayım ve yolda bulduğum çiçekleri kokluyorum.

*mevcudiyet

 

Bir cevap yazın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.