Füsun, tam da metnin kalbinde bulunan Yeşilçam melodramlarının ataerkil kodlarına uygun olarak, kadınlık rollerine aykırı davranan esas kadının filmin sonunda ölmesi gibi, ölür. Füsun’un hayatı bir Yeşilçam filminin ataerkil cezalandırma finaliyle sonlanmış olur.

* Bu yazı sözü edilen kitap ve dizi ile ilgili sürpriz gelişmeler içerir.

Masumiyet Müzesi 2008’de yayımlandı. “Masumiyet”. Masalsı, yumuşak, çocuksu, kırılgan bir içerik, bunların yanında, kolayca hak verilecek, hoş görülecek bir durum, karakter, olay bekliyor insan. Pastel renkler, çeşit çeşit yumuşak dokular… Öyle değilmiş. Herkesin, yazarın ve roman karakterlerinin de üzerinde uzlaştığı tanımlamalar, kavramlar var, “tutku” mesela. Ama bu tutkuya verilen anlam zaman içinde değişmiş belli ki. Yazar neden bu tutkuya “masumiyet” demiştir mesela? Ya da Füsun muymuş masum olan, müze mi, ya da neymiş gerçekten? Ben, dağarcığımdaki “masumiyet”e karşılık gelecek bir kişi, bir duygu, bir olay bulamadım kitapta. “Masum değiliz hiç birimiz”. Belki de müzesi yapılan masumiyet, tam da eril bakışın, eril arzunun fetişleştirdiği masumiyet kavramının ta kendisidir. Yazar daha sonra bu kelimeyi nesnelerin ve/veya 70’li yıllardaki insanların ortak yaşantılarının masumiyeti olarak açıkladı. Ama bende karşılığını bulan –okur olarak anlam verme özgürlüğümü kullanıyorum– bir masumiyet değildir bu. Belki de burada söz konusu olan masumiyet değil, masuniyettir, yani korunmuşluk, saklanmışlık, dokunulmamışlık iddiasıdır. Bu, ahlaki bir temizlik değil, bir denetim altında tutulmuşluk halidir. 2008’de Kemal’in tutkusunun masunluk anlamında masumluğu kabul görmüştür belli ki. Masumiyet Müzesi, 2008’de romantik görülebilen bir erkek takıntısını, 2026’da artık ataerkil şiddet potansiyeli olarak okuduğumuz bir metne dönüşmüştür. Erkenden söyleyelim, bu da feminizmin kazanımıdır.

2026’ya geldiğimizde, 18 yıl sonra köprünün altından çok sular aktı. Romandan üç yıl sonra İstanbul Sözleşmesi’ni imzaladık. Diziden üç yıl önce İstanbul Sözleşmesi’nden çıktık. Anıt Sayaç verilerine göre 2008-2026 yılları arasında Türkiye’de 5584 kadın öldürüldü. Artık kadın cinayeti, bir terim, ısrarlı takip TCK’da düzenlenmiş bir suçtur. Toplumsal cinsiyet eşitliği ve kadına şiddetle ilgili bütün sorunlara ve bu alandaki ümitsizliklere rağmen, dizi çıktığından beri okuduğum şeylerin çoğu kızgın, eleştirel, rahatsızdır. Kadın bakış açısı, toksik erkeklik olgusu, yavaş yavaş öğrenilmiş, anlaşılmış görünmekte ve bu umut vericidir.

Bugünün okuru için Kemal artık büyük, sabırlı, “masum” aşkıyla özdeşlik kurulan, üzüntü ve acıma duygusu uyandıran karakter değildir. Artık okur tarafından Kemal’in önce ve en çok hastalıklı tarafı görülmektedir. Yazarın halka örnek olacak, yüksek ahlaklı, eşitlikçi karakterler yaratma borcu yoktur elbette. Zaten Kemal kendisi de yaşadığı duyguyu sevgi, aşk, tutku ve takıntı diye de niteler. Yaşadığı şeyin hastalıklı olduğunu bilmektedir ve müze fikriyle aslında bu hastalıklı hali bir faydaya dönüştürür. Kemal kendini çöllere vuran bir mecnun değil, krizi fırsata çevirecek ticari zeka, çevre ve sermayeye sahip bir burjuvadır neticede. O halde şimdiden söyleyebiliriz: Feminizmin bugün artık öğretmiş olduğunu anladığımız rol dağılımı romanda yerli yerindedir. Kadın toplumda ahlaklı namuslu olması beklenendir. Rasyonel birey ve özne olan ise erkektir.

Füsun 17 yaşında güzellik yarışmasına girmiştir, “ahlaken düşüklüğü” buradan başlamıştır, “su yolunda kırılacak bir su testisi”dir artık o. Yarışmayı kazansaydı, ünlü ve zengin olsaydı olaylar farklı gelişecektir muhtemelen. Fakat ahlaki bir kodu çiğneyecekse, onu telafi edecek bir iktidarı olmalıdır insanın. Nitekim Sibel de “sonuna kadar gitmiştir”. Ama eğitimli ve zengin bir genç kadın olarak Paris’e gidip dönmüş ve maruz kaldığı ahlaki baskı Füsun’la karşılaştırılamayacak kadar hafif kalmıştır. Çok üzülebilir, ayıplanacağı, hakkında dedikodu yapılacağı haklı kaygısını yaşayabilir ama her zaman bir B, C planı vardır. Başkalarına ihtiyacı muhtaçlığından değildir. Füsun nasıl kurtulurdu peki? Kemal’le olmayacağına göre başka biriyle evlenerek. Kemal’den hemen beş ay sonra Feridun’la evlenip “namusunu temizlemiştir” nitekim. Burası bir kırılma noktasıdır. Füsun Kemal’e mektup yazmasaydı, Kemal bir süre daha Füsun’u arar, İstanbul sokaklarını arşınlardı, yeterince uzun zaman geçtikten sonra umudunu keser, aklına geldikçe içinin sızlayacağı bir kırık hatıraya dönüşürdü. Ama o mektup zaten sönmemiş olan külü alevlendirmiştir. Buradan bakınca Füsun ve annesinin, Kemal’in zaafını kullandığı, ahlaki sınırları aşmadan, hep rölantide tutarak açıkça konuşmadıkları, adını koymadıkları farklı bir fiili ilişkinin oluşmasına göz yumdukları, ya da hatta bunu sağladıkları düşünülebilir. “Onurlu” ya da “ahlaklı” davranmaları gerekip Kemal’i bu şekilde misafir etmemeli ve Füsun’a olan zaafını bile bile Kemal’den yapımcılık istememeli miydiler? Çünkü herhangi başka birine zaten ulaşamazlardı, hem belki yatırım için ikna edemezlerdi, hem aslında para getirmeyecek olan bir sanat filmi için yatırım isteyemezlerdi… Bunun gibi pek çok engel ve imkansızlık karşısında, Kemal sorusuz, hesapsız, sadece Füsun’a zaafından dolayı yapımcıları olmuştur. Şimdi birilerini ahlaken mahkum etmeden önce durup düşünme zamanıdır. Füsun, ataerkinin kendisinden beklediği “namus taşıma”, “bakire olma”, “evlenmeden sonuna kadar gitmeme” yüküyle somutlaşan ve ataerkinin kadına ancak bu koşullarla değerini teslim etmesi haksız durumunun kefareti olarak o yatırımı istiyordur belki de. Fakat duygusal ilişki alanı dahil, bütün yaşam pratiklerinin merkezine kâr maksimizasyonu ve rasyonel denklemleri koyarak homo-economicus olmak, kadın için bedeli ödenecek bir cürettir. Bu şekilde düşününce gündemdeki nafaka tartışmalarının da temellendiği yere farklı bir gözle bakmak mümkün hale gelir. Bu “namus pazarlığı”,  meselenin arkasındaki ahlaki ekonomiyi hatırlatır. Bekaret “kaybı”, evliliğin doğal sonucudur. Ataerkinin kadına yüklediği bu bakirelik değer ölçüsü, mevcut ataerkil kabule göre boşanma halinde kadının erkekten daha fazla “zararda” olmasına sebep olur. Feminizmin mücadele ettiği şeylerden biri budur fakat toplumsal cinsiyet eşitliği sağlanana kadar, evlilikle ilgili durum böyledir. Toplumsal cinsiyet eşitliği kural, normal, asıl olana kadar kendi küçük çevrelerimizde gördüğümüz özgür, refah düzeyi yüksek, çalışan kentli kadına bakarak durumun değiştiği yanılgısına düşmemek gerekir. Füsun ve annesi, belki de ataerkil pazarlık alanında kendilerine düşen iktidarı kullanmak istemişlerdir. Belki de bu bir manipülasyon değil eşitsiz bir zeminde hayatta kalma stratejisidir. Burada belirleyici olan ahlak değil, güç dağılımının dengesizliğidir. Ama sonunda Füsun, tam da metnin kalbinde bulunan Yeşilçam melodramlarının ataerkil kodlarına uygun olarak, kadınlık rollerine aykırı davranan esas kadının filmin sonunda ölmesi gibi, ölür. Füsun’un hayatı bir Yeşilçam filminin ataerkil cezalandırma finaliyle sonlanmış olur. Hatta yazar, şoför koltuğuna Füsun’un kendisini oturtarak Kemal’i vicdani sorumluluktan da kurtarmış, Füsun’u masun, Kemal’i masum bırakmıştır.

Meselenin cinsiyet ve ekonomik kesişimine biraz daha bakalım: Füsun aşık mıydı? Füsun heyecanlı, tutkulu, güzelliğinin farkında, hayatı öğrenmek isteyen, kanı deli akan, Kemal gibi biri tarafından beğenilmeye hem onun yakışıklılığı, hem kendisine gösterdiği eğilim ve zenginliği sebebiyle karşı koymayıp oyuna katılan, “sonuna kadar giden” biridir. Daha önce mahallesinde yaşadığı tacizleri travmatik deneyimler olarak anlatmış, ama Kemal bey gibi zengin ve evli bir iş adamı olan Turgay beyle öpüştüğünü söylemiştir. Buradan bakınca Turgay’ınki de bir tacizdir elbette, aradaki ekonomik durum ve yaş dengesizliği bunu taciz yapar. Ama yukarıda da değindiğimiz gibi, Füsun o oyuna, o ilişkiye sadece kullanılan biri olarak değil fayda da sağlayan, mümkün olan dar alanda özne olarak dahil olmaya çalışıyordur belli ki. “Füsun Kemal’e aşık mıydı” sorusunun cevabını arıyoruz. Belki Kemal de Turgay bey gibiydi başta Füsun için. Sonra ona aşık olduğunu söyler evet, ama zaten aşk 18 yaşın kimyasına tabi bir durumdur. Füsun Kemal’e aşık olmuştur muhtemelen. Ama süreç içinde, yıllar geçtikçe, Füsun büyüdükçe aşkına kavuşmanın yanında Kemal’le bir sınıfsal hesaplaşma isteği içine de girmiştir. Ne olursa olsun, ne şekilde olursa olsun, Kemal’le samanlık seyran olacak duygusuyla ya da gözükaralığıyla değil, hatta para pul da değil başka iki şartla evlenmeyi kabul etmiştir örneğin: Kemal’in annesinin kendi annesinden cenazeye gelmediği için özür dilemesi ve gelip kendisini istemeleri. Kemal sekiz yıl boyunca evlerine gelip giderken Feridun’la boşanabilecekken, bunu yapmamıştır, öylece, ataletle beklemiştir. Aşkın varsayabileceğimiz o ilk haliyle orada durmadığını gösterir bu.

Feridun’la Kemal’in elbirliğiyle Füsun’un güzelliği ve zekasıyla sahip olduğu bütün potansiyeli eve kapatmaları, Füsun’un bunu fark etmesi ama bundan çıkmak için radikal bir adım atmaması ya da atamaması, Füsun’un annesinin kilit rolü, İstanbul sosyetesinin “özenti, yoz, batıcı” hayatı ve Kemal’in onun karşısına güzelleyerek koyup tercih ettiği “başka hayatlar, değerler, anlamlar” çok kişinin dikkatini çekti, yazıldı çizildi. O değerlerin ne olduğu, birlikte susarak “televizyona bakmak”ta nasıl bir huzur, sıcaklık, paylaşım, diğer tarafta olmayan ne vardı hiç anlaşılamadı gerçi. Bizatihi ve sadece yoksulluk muydu değerli ve sıcak olan mesela? Bunu açıklayacak bir sınıfsal bakış ya da derinliği yoktu öykünün. Durumu ataerki ve sınıf kesişiminde özetleyen cümleleri Sibel kurmuştur aslında: “Yoksul ve hırslı bir kız olduğu için onunla böyle kolay bir ilişki kurabildin… Tezgâhtar olmasaydı, belki de kimselerden utanmaz, onunla evlenirdin. Seni hasta eden şeyler bunlar işte… Onunla evlenememek, o kadar cesur olamamak… Avrupa’da zenginler, kibarca zengin değil gibi yaparlar… Uygarlık budur. Bence kültürlü ve uygar olmak da herkesin birbiriyle eşit ve özgür olması değil, herkesin kibarca diğerleriyle eşit ve özgürmüş gibi davranmasıdır. O zaman kimsenin suçluluk duymasına gerek kalmaz.” Ama aslında Kemal Füsun ve ailesiyle de eşit ve özgürmüş gibi yapmamıştır hiç. Zengin uzak akraba olduğu hep, kendisi dahil herkesin aklındadır. Füsun’un anne babası ona hiç adıyla hitap etmemiştir, hep “Kemal bey”dir onlar için. Ya da şoför Çetin, “Çetin efendi”dir hep. “Bey” ile “abi” arası, sınıfsal farkı belli eden bir hitaptır bu malum. Çetin efendi de ne çocuğu yaşındaki Kemal beye yağmurda şemsiye tutmaktan vazgeçmiştir, ne de aynı sofrada bunun bir lütuf olduğu sezdirilmeden oturabilmiştir.

Romandan ve diziden tartışılacak çok bağlam ve konu, eleştirmek için kullanılacak çok farklı bakış açıları bulmak mümkün. Bu kişisel okuma ve izleme deneyimi notlarını yazmama vesile olan şeyi tekrar hatırlatarak bitireyim. 2026’da Masumiyet Müzesi, 2008’dekinden farklı algılandı. Artık kimse için Kemal’in durumu aşk değildir. Masum bir aşk hiç değildir. Kemal’in erkekliğinin fazlaca zedelendiği ya da kıskançlığını yönetemediği bir anda Füsun’a vurmayacağından ya da onu öldürmeyeceğinden artık kimse emin değildir, Kemal’in aşkıyla 18 yıl öncesine göre çok daha az kişi özdeşlik kurmaktadır anlaşılan. Kemal’in aşkı bugün romantik değil, rahatsız edicidir. Bu rahatsızlık, feminist mücadelenin adı konmamış kazanımıdır. Bu da toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesinde birkaç arpa boyu da olsa yol gidilmiş olduğunun göstergesidir.

Bir cevap yazın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.