Gündelik üstü kapalı, çok da iktidarı tahrik etmemeye odaklı bir tutum, iktidarın şiddetini özümseme, benimseme ve hatta hafifletme gibi bir sonuç verebiliyor, en azından benim deneyimim böyle oldu. 

Yaklaşık bir buçuk yıl önce Ortadoğu’da direniş politikaları üzerine bir derste James Scott’ın Weapons of the Weak kitabıyla karşılaştım. Scott’ın işçilerin gündelik silahları olarak tarif ettiği ayak sürüme, çalma, işini yavaş yapma gibi direniş yöntemlerine atfettiği devrimsel önemi abartılı ve fazla iktidar odaklı bulmakla birlikte, marjinalize edilmiş olanın iktidarla gündelik mücadelesindeki davranışını, stratejisini odağa alması dikkatimi çekmişti. Kendi günlük hayatta kalma mücadelemde izlediğim yolları biraz daha dışarıdan gözlemlememi, günlük pratiklerimi iktidarla ilişkim düzleminde gözleyebilmemi ve kavramamı sağlamıştı. Bir süredir kafamı kurcalayan bu direniş konsepti ve Scott’ın yaklaşımı hakkında ne düşündüğüme bir türlü karar verememem, benim kendi pratiğimin, deneyimimin belirlediği bir son buldu.

Scott’ın gündelik direniş, üstü örtülü direniş gibi yöntemleri bir taraftan ezilenin ve marjinalize edilenin imkanlarını ifade ederek güçlendirici de olsa ve direniş çalışmalarında odağı ayaklanmalardan “ayaklanmalar arasında neler oluyor peki her şey yolunda gibi görünürken”e de çevirse, eleştiri aldığı en önemli noktalardan birisi direnişin ihtimallerini tahakkümün sunduğu alanla sınırlandırıp direnişi ve mücadeleyi yalnızca tahakküme ve iktidara bir yanıt olarak konumlandırması.

Geçenlerde yaşadığım bir epifaniyle, yıllardır nasıl farkında olmadan iktidar odaklı bir direniş yöntemi benimsemiş olduğumu, kendi direnişimi nasıl iktidara/aileme yanıt olarak kurup sürdürdüğümü ve nasıl da babamın cinnet geçirmesini önlemek için üstü örtülü ya da çok dikkatli yöntemler benimsediğimi fark ettim. Ve her ne kadar bazen bu üstü örtülülük ya da yanıt halindeki direniş gerekli de olsa ve ses yükseltmek mümkün olmasa da fark ettim ki ben sadece bunu kabullenmekle kalmamışım, benimsemişim de. Yani bu şiddeti, cinnet geçirilebilirliği içselleştirmiş ve duygularımı, algılarımı da buna adapte etmişim. Bu aşırı özümseme, içselleştirme ise bana şu an benim gücümü azaltmış ve kendimi suçlama ya da bana ve/ya diğer aile bireylerine dönük şiddetin etkilerini idrak edemememe neden olmuş gibi geliyor.

Şöyle ki:

2010 yılında aileme ilk kez açıldım. Onlarla aynı şehirde olmamamın ve aramızda olduğuna inandığım güçlü sevgi bağının görece rahatlığıyla gerçekleşen bu açılma beni gelip alma (başka bir şehirde okuyordum), eve kapatma, okul filan göstermeme, etimi kazıma vs. gibi işkence ve hayatını mahvederim tehditleriyle ve sonrasında senin hormonların bozuk, hayıt tohumu içeceksinle başlayan bir yok saymayla sonlandı. Aslında sonlanmamıştı, benim daha sessiz ve anksiyetik direnişimle ve onların doğru yolda olursan koşullu cümleleri ve çeşitli kısıtlamaları ve baskılarıyla devam etmişti. Birkaç yıl sonra yüksek lisans için onların desteğiyle Berlin’e gittim ve tekrar açıldım. Bu sefer ilk defa söylemişim gibi bir şok ve yine tehditler, duygusal şiddet, suçlamalar, “baban hastanede kalp krizi geçirdi senin yüzünden” gibi sonradan asılsız olduğunu öğrendiğim haberler, babaannemin ölümünü cenaze sonrası haber vermeler, mezarına şu şu çiçeği koyucamlar.

Başlarda onların şiddetine, tehditlerine, hakaretlerine karşı ben ama aynı kişiyim, ne değişti ki, toplum baskısından çekiniyorsanız kimse bilmesin zaten gibi onlara kendimi anlatma, kendimi kabul ettirme, beni anlamaları için en iyi argümanları sunma vs. gibi çabalardaydım. Hayatımın en büyük şokuydu, şimdiye kadar bu kadar bağlı olduğum, beni böyle seven, bana bu kadar düşkün ailem bana nasıl bu kadar işkence yapabilirdi ve beni nasıl böyle bir anda aileden atabilirdi. Bu iki yıl kadar süren hakaret, aşağılama, tehditler döneminden sonra biz seni özledik dönemi, her şeyin düzelir gibi olduğu bir dönem geldi. O dönemde yine beni aile bireylerinin her türlü hastalığından sorumlu tutmalar, “düzeliceksin” beklentileri ve sonrasında çat yine bir topyekün terk ediş ve yine geberler, pislikler, yaratık suratlılar, sen çok sürüneceksinler, yapayalnız kalıcaksınlar vs. Bu dönemler ve git-geller tekrarladı, iletişim kanallarını tamamen kapattığım, telefondan engellediğim de oldu. Ancak gördüğüm rüyalar ya da nostalji ve ölürlerse gibi korkularla yine açtım, tekrar kapattım, tekrar açtım.

Velhasıl bir süreçten geçildi ve bu sürecin her aşaması benim bir şekilde yok edilmeme odaklıydı ve ben her aşamada savunma pozisyonundaydım, daha ılımlı, çok damarlarına basmadan, “çok tahrik etmeden”. Bütün aileyle iletişimim neredeyse sadece annem üzerindendi. Babamsa annemin başa çıkamadığı, daha büyük bir susturucu ve yok edici gücün bana bir “görünmesi” gerektiğini düşündüğü anlarda devreye girip beni aramalarla ve mesajlarla terörize edip tehdit yağdırıyordu. Ülkeler arası bile işleyen bir sindirme, yıldırma mekanizması.

Ben bu süreçte maddi manevi hayatta kalabilme, günlük yaşamımı sürdürebilme, “sürüne sürüne” onlara dönmekten duyduğum büyük korkuyla tetiklenen varoluşsal korkularımla başa çıkma, sakın delirmeme ve kendime zarar vermeme, geçmişimi ve bütün aile bireyleri ve tanıdıklar ve doğduğum büyüdüğüm şehri kaybetmişliğim, gurbet halleri, Orta Avrupa ırkçılığı vs. ile meşguldüm. Son aylardaysa ikinci ve sonrasında yok sayılmasına izin vermediğim açılmamın dört yılı doldu ve epey iyileştim bu sürecin sancılarından. Ya da hayatım daha bir düzene girdiği için ve artık hayatın daha çok tadını çıkarabildiğim için daha iyi olduğumu düşündüm. Bu bir bitkiyi suya koyunca köklenmesinin verdiği o duygu gibi biraz, artık tutacak o bitki, kök verdi, öyle bir güven duygusu.

Nitekim noldu benim aileme, o kadar bağlıydık ki biz birbirimize, annem babam bize nasıl düşkündü, o kadar sevgi dolu büyüdüm ki ben nasıl bir anda böyle oldu şaşkınlığı yerini son zamanlarda büyük bir şiddet farkındalığına bıraktı. Belki bir savunma mekanizmasıydı da, ama tehdit ve şiddetin gücünü, onların ve onların şiddetinin bana yaptıklarını epey görmezden gelmişim, travmatize olmuşluğumu yok saymışım ve savunma konumunda kalmışım ailemle bütün bu çatışmalar süresince. Ve ah o yapısal unsurlar, ah toplumsal homofobi, ah medyada ve günlük hayatta lezbiyen ya da LGBTI+ temsil eksikliği, yani yoksa ailem bana niye bunu yapsın, nasıl böyle canavar olsunlar.

Nasıl oldu bu geçiş çok emin değilim. Belki de Sara Ahmed okumalarımın zaman geçtikçe algılarıma nüfuz etmesi, benim bazen içime sığmayan öfkemi ve sevgilimle kavga ederken eşya atma/kırma eğilimimi ve sekste gittikçe artan mazoşist eğilimimi sorgulamamla oldu. Her şeyi sorgulamak da eskilerden kalan ve süregiden bir alışkanlık tabii ki. Bir de ailemin bana uygulanana benzer bir işkenceyi, bir kadınla evlenmek üzere olan erkek kardeşime de yapmış olması ve bana edilen tehditlerin (eve kilitlerim, sopayla döverim gibi) onda uygulanmış olması sanırım bana yaptıklarının da sadece homofobiyle değil, daha ziyade patriyarşiyle, mülkiyetle ilgili olduğunu daha da barizleştirdi. Bir şekilde erkek kardeşime yıllar önce “dayak atılırken” benden vileda sopası istenişini ve benim de o zamanlar ona vurmuş olduğumu hatırladım.

Bir anda bu şiddetin ve yıllar öncesinin o akşamı, nasıl benim de fail olarak içinde olduğum, ya da içine çekildiğim gerçeği çırılçıplak karşımdaydı. Sonra bana edilen tehditlerin gerçekçiliği ve korkumun gerçekçiliği, açılma sonrası şiddet bir anda çıkmadı ki ben babama hiç karşı gelmiyorum onunla hiç çatışmadım mesela bundan hep kaçındım çünkü korktum farkındalığı… Anne babamın bana ve erkek kardeşime işkencesinden şiddetinden kronolojik olarak geriye doğru gidip, babamın anneme defalarca şahit olduğum/uz bedensel şiddeti.

Sözel ve duygusal olanın zaten farkında olduğumu düşünüyordum. Anneme bir kadın olduğu ve delirtilmiş olduğu ve sonra da “deli bu” söylemiyle akrabaların ve babamın şiddetine maruz kaldığı için bir taraftan dayanışmak istediğim bir özneyken, O´na kıyamama gibi bir duygu besliyorken bir taraftan da bana neredeyse en büyük şiddeti uyguluyor olması gerçeğiyle nerede konumlanacağımı bilemedim.

Ama işte bir anda çocukluğumdaki cinnet anları ve bu cinnetlerin önce anneme yöneltilmiş olması, annemin babamı tahrik etmişliği, babamın tahrik edilmemesi gerektiği, ileri gidilirse cinnet geçirebileceği ve geçirdiği ve korkunç şeyler olduğu, bunun nasıl bir korku ilişkisi yaratmışlığı, ve nasıl bir şiddet. Bir anda bütün o anlar aynı anda aklımda tekrarlayan sahnelere dönüştü ve cümle kurmakta zorlandım ya da herhangi bir şekilde iletişmekte dış dünyamla.

Şu an bir taraftan yine birçok şeyi “önce hayatta kal” moduna almış durumdayım ve uzun vadede muhtemelen iyileştirici olacak bir farkındalık sürecinde olduğumu düşünüyorum. Ailemden daha da uzaklaştım duygusal olarak. Bir taraftan da hala o sorumluluğu başka aktörlere yükleme pratiğim, babam niye böyle vahşi birisi ve babam böyle şiddet göstermeyi ve korkutup sindirmeyi nerden öğrendiyi patriarkal toplumsal yapıya vermeler, annem niye böyle oldu gittikçe daha çok babam gibi oldu ve gittikçe bir ekip olduları annemin hayatta kalma stratejisi olarak yorumlamalar, kardeşlerim peki ya da büyük aileden hiç kimse niye bir şey demediyi yerleşmiş iktidarın (bu durumda annem ve babamın iktidarı) manipülatif gücüne vermeler vs. devam ediyor. Geçen haftaların bunalımında ve şiddetle halleşmelerinde şu an için olumlu olacağını düşündüğüm noktalar var. Sevgilimle kavga ederken eşya kırma/atma şeklinde zuhur eden şiddetimin belki de kaynağında ya da kaynaklarından birinde dolanıyorum. Nedenleri, etkenleri kavrayıp şiddet tedavülünü daha kolay kırabilirim. Travmatize olmuşluğumun kabulü kendime karşı daha şefkatli olmamı sağlayacak olabilir, ve daha sağlıklı ilişkiler kurmamı sağlayabilir. Benim yaşadığım şeyi erkek kardeşimin de benzer şekilde yaşamış olması bazen çok da engelleyemediğim suçluluk duygumu ya da şunu belki şöyle yapabilirdim gibi olasılık hesaplarımı azaltıcı bir etkiye sahip olabilir, her ne kadar çok daha üzücü gelse de.

Epey uzun anlattığım bu süreç ve son haftaların şiddet farkındalığı bana gösterdi ki gündelik, üstü kapalı, çok da iktidarı tahrik etmemeye odaklı bir tutum, iktidarın şiddetini özümseme, benimseme ve hatta hafifletme gibi bir sonuç verebiliyor, en azından benim deneyimim böyle oldu. Gündelik mücadele silahlarına ve iktidarla üstü kapalı, dolaylı mücadele yollarına bazen hayatta kalmak için mecbur kalsa da insan, bu yöntemlerin iktidarla ilişkide ezileni bir aktör haline getirmeye yetmediğini düşünüyorum. Sadece ezilen için azınlık için marjinalize edilen için küçük denemeler ya da hayatta kalma, başa çıkma yolları kendini az az var etme, kendi alanını sınama yolları gibi görünüyor. Bu üstü kapalılık, iktidarın ses yükseltme ihtimalinin tehlikesini baştan kabullenmeye neden olabiliyor. Bu kabulleniş benim için hayat kurtarıcı oldu bazen ve aynı şehirde ve sonra aynı ülkede olmadığım için de görece güvenli bir konumdaydım. Ancak bahsettiğim daha ziyade benim bu tehlikeyi kabullenmekle birlikte özümsemiş de olduğum ve bunu sorgulamayacak kadar, bu şiddeti, kurulmuş bu sırça köşkü, nasıl büyük bir şiddetle kurulduğunu göremeyecek kadar kendimi tahrikkar olmama ve savunma pozisyonunda tutmuş olmam.

Ailem odaklı, iktidar odaklı bir politikadan ben odaklı bir politikaya geçiş yapıyorum sanırım bu ara. Birkaç hafta öncesine kadar bunun zaten böyle olduğunu söylerdim, ve mülkiyet ilişkilerinin ailemle yaşadıklarımı belirlediğini, babamın ve annemin, ailenin nasıl bir devlet gibi işlediğini, annemin nasıl susturulduğunu, hayallerinden vazgeçmek zorunda kaldığını, şiddetin nasıl tedavül ettiğini vs. anlatabilirdim. Ama bu son haftalar yaşadığım epifani bunu bilmek ve hatırlamanın ötesinde bunun ne anlama geldiğini idrak etmemi sağladı, bana neler yaptığını ve bize, hepimize. İçime zehir akıtan bir kanal bulmuş gibi hissediyorum.

Şubat 2019

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.