Toplumun beni bir kuyruk sallayıcı olarak görme düşüncesi bile utanmamı tetiklerken özellikle lisede belli bir grup içinde “yeteri kadar feminen” olamama halinden ötürü öteki olduğumu hissedip durdum.

Jean Béraud, “Tacizden Sonra”, 1885-90. National Gallery, Londra.

Toplum içinde gündelik işlerimi gerçekleştirirken, çeşitli şekillerde utandırıldığımı hissediyorum. Mesela, toplu taşımada alanımı işgal eden birini uyardığımda, “huysuzluğum” ve “feministliğim” için utanmalıymışım gibi bakan insanlara denk geliyorum. Böyle anlarda “öteki” olduğumu hissediyorum; daha birçok alanda cinsiyetim ve görüşlerim için öteki olarak damgalanıp utandırıldığım anlar geliyor aklıma. Açıkçası hayatımdaki utandırılma anlarını düşünürken, belli bir topluluğun davranışlarına, düşüncelerine dair hareket etmediğim zamanlarda gerçekleştiğini fark ettim. O anları düşünürken ne kadar özel olduklarını hatırlıyorum. Bu yüzden bahsederken bile rahat hissetmiyorum, ama artık utanmamam gerektiğini de biliyorum. Mesela küçüklüğümü hatırlarken normlara uyup uymama ikileminde olduğum anlar aklıma geliyor. En basitinden etek giymek, atanmış cinsiyetimin giyim kodlarına uygun bir şey olsa da farklı modellerinden dolayı toplumun beni damgalamasını ve ötekileştirmesini de kolaylaştıracak bir şey olarak karşıma çıkıyordu. Çocukken etek giymeyi çok istediğim zamanlarda “Ya başıma bir şey gelirse?” diye pantolon giymeyi tercih ediyordum. Toplumun beni bir kuyruk sallayıcı olarak görme düşüncesi bile utanmamı tetiklerken özellikle lisede belli bir grup için de “yeteri kadar feminen” olamama halinden ötürü öteki olduğumu hissedip duruyordum.

Öncelikle öteki kelimesinin kulağa, kolay ve hızlı bir şekilde negatif çağrışımlar yaptığını söylemeliyim. Birileri hakkında öteki denildiğinde, “öteki olmayanların normlarına uymayan” bir gruptan söz edildiği açık. Zaten kelimenin “mevcut kültürün içinde dışlanmış olan” tanımı oldukça açıklayıcı. Öteki olmayanla ötekinin arasındaki eşitsizlik, hayatın her alanına yayılmış durumda. Öteki olmayan meşru olanı, normu ve otoriteyi, hatta eril olanı; bunların aksi ise öteki olanı temsil ediyor. Otorite veya iktidar, kısacası güçlü olana ne dersek diyelim, meşruluğunu korumak için öteki olanı birçok şekilde kontrol altına almaya çalışıyor. “Sosyal kontrol, yani toplum düzeninin korunması kaygısı, yabancılara ve toplumun kiri olarak tanımlanabilecek her şeye karşı oluşu getirmektedir. Çünkü, düzeni bozan her şey toplumun kiri, düzene karşı gelen ve tehdit olarak görülen herkes de ‘yabancı’ olarak görülmektedir. Egemen anlayış, her alanda gerçekleşen dönüşümlerle birlikte artan hareketliliği biraz olsun engelleyebilmek ve tüm tehditlere karşı güvende olan bir düzenin kurulmasını sağlamak eğilimidir.”1.

Bugüne baktığımızda egemen anlayış için toplumun kiri cinsiyet, etnik köken, din-mezhep ve siyasi görüş farklıları etrafında şekilleniyor. Utancın toplumsal ve politik yayılımı sadece toplumsal cinsiyete dayalı da ilerlemiyor, tüm kesişimselliklerde de vücut buluyor. Onlar normlara uymayanlar olarak, sosyal kontrol mekanizmaları sayesinde fiziksel ve psikolojik olarak damgalanıyor ve utandırılıyor. Heteronormatif patriyarka da normlarını ve cinsiyet eşitsizliklerini bu sayede keskinleştirip, derinleştirirken hem meşruluğunu, hem de utanç mekanizmalarını sürekli inşa ediyor.

“Türkiye’deki baskın ahlak utanca dayalı bir ahlaktır.”2 Bu şekilde sosyal kontrol, günlük yaşamda daha fazla kemikleşiyor. Alnı ak, başı dik bireyler olmak için egemen olanın ahlaki normlarına uymak gerekiyor ve bunun denetlemesini de “elalem” yapıyor. Elalem, patriyarkanın kadim dostu. Cinsiyete dayalı tüm tanımları ve konumlandırmaları, birey üzerinde sosyal bir yaptırım olarak kullanan elalem, bunu ahlakla da birleştirince patriyarka için bir şölen yaratıyor. Cinsiyetlere atanmış toplumsal ödevler, gelenek ve görenekler, utancın önemli sebepleri; ahlaklı bir birey onları ne ölçüde yerine getirirse toplum da onu o derece ahlaklı kabul ediyor. Patriyarkaya ters düştüğümüzde elalem bizi, ötekileştiriyor, damgalıyor ve utandırmaya çalışıyor. Örneğin kadınlara belli toplumsal ödevleri tanımlanıyor ve bu ödevlerden biri de kadının anne olmak zorunluluğu. Çünkü topluma göre kadın, doğası gereği anaç ruhlu. Bu yüzden anne olup, topluma, vatana hayırlı bir evlat yetiştirmeli. Anne ünvanıyla kutsanan kadının cinsiyeti de ikinci plana atılıyor. Artık o anne, cinsiyetten de öte bir varlık, tüm hayatını çocuğuna adayan ve çocuğunun iyi, kötü tüm davranışlarından sorumlu olan. Bunun aksi bir durum olduğunda “O kadın nasıl bir anne?” diye soruluyor, hayasız ve yollu gibi bir sürü etiketle damgalanıp, utandırılıyor. Erkeğin ve erkekliğin ödevleri ise tamamen güç üzerine kuruluyor, çünkü o patriyarkanın toplumsal yüzü, ete kemiğe bürünmüş hali. O “erkek gibi” durmalı ve bundan taviz vermemeli. Ömür boyu ailesine bakmalı, aile içi nizamı sağlamalı ve bir baba olmalı. Anneliğin aksine babalık fazla kutsanmıyor, en azından cennet ayaklarına serilmiyor ama babanın gölgesi bile güç ve güven temsili olarak yansıtılıyor. Bunun sonucu olarak da evlenmemiş, iş bulamayan, erkeksi durmayan erkekler de “iskele babası”, şeref yoksunu ve “karı gibi” vb. etiketlerle damgalanarak utandırılıyor. Böylece patriyarka utanç sayesinde cinsiyetleri hizaya sokmaya çalışıyor. Yoksa elalemin yüzüne nasıl bakabilir insan değil mi?

“Utanç belirli ideal veya standartlara ulaşılmamasından kaynaklanmaktadır.”2 Fiziksel ideal ve standartlar da kişiler için bir yük. “Sosyal ve kültürel ‘güzellik’ zorunlulukları, kadınların utanç deneyimlerini ve bunun sorunlu yeme ve kendine zarar verme ile somatizasyonunu şekillendirmiştir. Utanç, kadınlığı denetlemek ve kadınların cinselliğini kısıtlamak için kadınlığın hormonal, biyolojik ve fiziksel materyalleri etrafında konuşlandırılır.”3 Medya, moda endüstrisi, din ve siyaset gibi kurum ve alanlar kadınlığı bu şekilde denetlemenin en önemli araçları. Patriyarka kürtaj hakkından neler giyip, kaç kilo olmamız gerektiğine kadar birçok konuda kararı bizim vermemize engel olarak denetliyor ve bunun için yine utanca bel bağlıyor. Bedene dayalı bir utanç inşa etmeye çalışan patriyarkanın imdadına elalem koşuyor. Her halükârda bizleri ayıplayıcı bakışlara hapseden elalem, “Kalın bacaklı biri şort ve etek giyemez! Kürtaj yaptıran kadın katildir!” gibi söylemler ve yargılarla yılmamızı ve teslim olmamızı arzuluyor.

Patriyarkanın utançla yarattığı bu sosyal kontrol, varlığını eğitim, arkadaşlık gibi güvende hissettiğimiz ilişkiler ve alanlarda bile devam ettiriyor. Özellikle ikili ilişkilerimizde utancın bir nevi şiddet biçimine dönüştüğünü düşünüyorum. Partnerlerimizle yaşadığımız bir tartışma sonrasında, yaşanan olayları gidip bir başkasına “dertleşmek” amacıyla anlatıp bizi küçük düşürmesi ve başkasının gözünde utandırması da konuya örnek olabilir. Özellikle bu olayın, annenin sözünden çıkan çocuğun yaptıklarını tüm konu komşuya şikayet etmek ve yakınmakla benzerlik taşıdığını düşünüyorum.

Bence utanç, Havva’nın yasağı çiğnemesi ile başlamış. Çıplak ve utançtan yoksun yaratılan çift, Havva yüzünden derin bir utanca boğulur. Zaten Adem’in başına gelen şeylerin tek sorumlusunun da bir kadın oluşu pek tesadüf değil gibi 🙂 Yaşamımıza kasteden yasalara karşı direnirken, toplumsal olarak bizi kısıtlamaya çalışan patriyarkanın yüzünü, yerden kaldıramayacak hale getirmenin önemli olduğunu düşünmekteyim. Onların elalemi varsa bizim de kız kardeşliğimiz var.

Kaynaklar

1-Rahşan Balamir Bektaş, Ayça Gelgeç Bakacak – Modernitenin Sosyal Kontrol Söyleminin Değişen Görünümleri

2-Murat Önderman – Utanç: Sosyo-Kültürel Bir Fenomen

3-Tamara Shefer, Sally RMunt – A feminist politics of shame: Shame and its contested possibilities

Bir cevap yazın

Please enter your comment!
Please enter your name here

fifteen − 11 =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.